Ana içeriğe atla

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu.

Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu.

Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi.

Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu.

Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim.

Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı.

“Bu senin” dedi.

Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne.

Çevirmen ise Mete Tunçay’dı. 

"İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi:

“Senin için bir de not yazdım” dedi.

Teşekkür edip çıktım.

Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki dayanamayıp merakla kitabın kapağını çevirdim. 

Sarsılmıştım.

“İmanına mukayyet ol!” yazıyordu.

***

Mete Hoca’nın imzalayıp hediye ettiği kitap ve ilk sayfadaki bu cümle sonraki yıllarda aklımdan hiç çıkmadı. Hoca ironi mi yapmıştı yoksa imanımdan şüphe mi etmişti kestiremiyordum.

Üzerinde fazla durmaya gerek yoktu, neticede bir ithaf cümlesiydi sadece.

Ancak etkilendiğim muhakkaktı.

 Tanışıklığımız ilerleyen zaman içinde daha da arttı. 

Bazen Beylerbeyindeki evinde bazen Bilgi üniversitesindeki odasında bazen de çeşitli vesileler ile ulusal ve uluslararası toplantılar nedeniyle yurt dışına birlikte gidip geldik.

Yakından tanıdıkça daha da sevdim.

İlahiyat eğitimi almış, dindar çevrelerde bulunmuş biri için Mete Tunçay ismi tek başına bulunmaz bir laboratuvardı.

Gözlem yapacak ne çok yönü vardı.

Her şeyden önce bu ülkenin çocuklarına solun tarihini o öğretmişti.

Agnostik kime denir, anlamı nedir onunla popüler oldu.

Tanrıyla başı beladaydı, bu çok belliydi.

Ancak bu onun Tanrı’yı inkâr ettiği anlamına kesinlikle gelmiyordu.

Sadece bilinemeyeceğini söylüyordu.

Acaba bu nedenle mi bana o cümleyi yazmıştı?

“İmanına mukayyet ol!”

 ***

Davranışlarındaki sahicilik daha ilk görüşmede muhatabına büyük bir güven duygusu veriyordu.

Bende de öyle oldu.

Sempatik, şakacı ve biraz da muzipti.

Ama karşısındaki kişiyi illaki düşündürürdü. Asla boş konuşmaz, gereksiz laf kalabalığından da pek hazzetmezdi.

İlahiyatçı olduğumu biliyordu. Yayınladığı onlarca kitap arasından seçip bir kenara ayırdığı ve özenle yazdığı anlaşılan o cümle aslında kendisinin düşünsel serüvenini ele verdiği gibi kim bilir belki de beni dogmatik uykumdan uyandırmak gibi bir işlevi de hesaba katmış olmalıydı.

Hangisiydi, kestirmek zor.

David Hume’u daha önce okumamıştım. Din hakkında pek de olumlu şeyler düşünmediğini biliyordum.

Kitabı okumaya başladım.

Daha girişte altını çizdiğim şu satırlara şaşırmıştım:

“Dinle ilişkili her soruşturma son derece önemli olmakla birlikte, üstünde durmamız gereken özellikle iki soru vardır: dinin akıldaki temeli ve insanın doğal yapısındaki kökeni. Ne mutlu ki, en önemli soru olan birincisi, besbelli, hiç değilse apaçık bir çözüme bağlanır. Doğanın bütün çatısı, zeki bir yaratana tanıklık eder ve akıllı hiçbir araştırıcı, ciddi bir ölçünmeden sonra gerçek Tanrıcılık ve Dinin birincil ilkelerine inanmaktan bir an bile uzak kalamaz.” (s. 33)

Kitabı bitirmiş hatta bazı notlar da almıştım. Ancak yine de pek etkilendiğim söylenemezdi.

İmanımdan hiçbir endişem yoktu. Yarım yamalak değil, tastamam inanıyordum. Sıradan bir müminin imanı gibi.

Belki de Hume’un "dinin doğal tarihi" hakkında söylemek istediklerini pek fazla ciddiye almamıştım. 

Neticede ussal teoloji yapıyordu.

Oysa benim için din vahiy ürünüydü ve bir filozof ne denli derin analizler yaparsa yapsın Cebrail tarafından inzal edilen vahyi doğru ve sağlıklı tasvir edemezdi.

Ancak kitabı çeviren ve hediye eden Mete hoca olunca onu kütüphanemin en mutena yerlerinden birine kaldırdım ve özenle hep sakladım.


Aradan hayli zaman geçmişti.

Hoca’nın Gordon Childe’dan yaptığı Tarihte Ne Oldu isimli çevirisini okuyup bitirdiğimde kelimenin tam anlamıyla çarpılmıştım. Yalan Söyleyen Tarih Utansın safsataları ile beslenmiş kuşaktan biri olarak bu başyapıt karşısında mahcup olmaktan, başımı öne eğmekten başka ne yapabilirdim ki.

Kesin karar vermiştim.

Hoca’nın telif ve tercüme tüm eserlerini mutlaka okumalıydım.

Ancak hangi birisini okuyacaksın. Telif kitaplarının yanında bir çevirmen olarak sayısız kitap yayınlamıştı.

Türkiye’de Sol Akımlar ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi gibi onun uzmanlık alanını oluşturan telif eserleri, kütüphanemde okumak için sırasını bekliyordu.

Onlar biraz daha beklesindi. Çevirilerden devam edecektim.

Kaderin garip bir cilvesi olmalıydı. Din Üstüne'yi raftan tekrar indirdiğimde 2016 yılının sıcak bir Temmuz ayıydı.

Canım çok sıkkındı. Ülkede olup bitenler herkes gibi beni de kaygılandırıyor büyük bir handikabın içine çekilmiş hissediyordum.

Göz gözü görmüyordu. Ancak asıl kıyamet dışarda değildi. 

İç dünyamdaydı. 

İnançlarımda hiçbir problem yoktu bana göre. Yıllarca Kuran ve tefsir üzerine ihtisas yapmıştım. Okuduğum diğer dini metinler benim için fazlasıyla yeterliydi.

Nursi’nin dediği gibi “elde Kuran gibi muhkem bir metin varken başka hakikatler aramak zaitti” diye düşünüyordum.

Çapraz okumalar yapmaya hiç gerek duymamıştım.

Ne var ki yanlış giden bir şeyler olduğunu sezinlemiyor da değildim.

Kuran ve Sünnet merkezli okumalarımda inandığım hakikat, mutlak ve tek idiyse bu iki ana kaynaktan beslenenlerin ülkeyi getirdikleri kaos ortada bir ceset gibi öylece duruyordu ve ben şaşakalmştım.

Din Üstüne’yi yeniden okumalı ve yeniden düşünmeliydim.

Bir daha, bir daha, yeniden bir daha…

Kendimi kandırmaksızın inançlarımı gözden geçirmeliydim bu defa.

Kitabı tekrar okumaya başlamıştım. Ancak içimi kemiren, her satırda bir hayalet gibi karşıma çıkan o söz sürekli zihnimi meşgul ediyordu.

“İmanına mukayyet ol!”

Niçin bu kitap ve neden bu cümle?

Bir agnostik benim imanımla niçin ilgilensin ki.

İmanımın sağlam olması ya da sarsılmasından ona neydi.  

Kesin ironi yapmıştı.

Kitap boyunca karşımda hep Mete hoca vardı. Sürekli onu düşünüyordum. Yaşamını, yaşamı anlamlandırma biçimini, yetiştiği ortamı ve geldiği noktayı.

Satır aralarında dolaşan bir hayalet gibiydi.

Kitab bittiğinde okuduğum metin sanki Hume’un değil, Mete Tunçay’ın din algısıydı.

Anlatılanları hep onunla özdeşleştiriyor, onun perspektifiyle anlamaya çalışıyordum.

Din üzerine bu denli yoğunluklu bir metinle hemhal olmuş daha da önemlisi çevirisini yapmış biri olarak benim yeni yeni üzerinde düşünmeye başladığım şeylere o yıllar önce kafa patlatmış ve neticede agnostizm’de karar kılmıştı.

Kararında haklı mıydı emin değildim, ama bildiğim tek şey hocayı hala çok seviyordum.

Tanrının bilinemeyeceğini söylüyordu ama bu dünyada bitki, hayvan ve insan adına bilinebilecek ne varsa biliyordu, bilmek istiyordu.

Benimse bildiğim tek şey ise önümde çok meşakkatli bir yolculuk olduğuydu.

Bu yolculukta tek başınaydım.

Bıkmadan, usanmadan okuyarak ilerleyebilirdim ancak.

Hoca’nın diğer çevirilerini birbiri ardına okumaya başladım.

Aristotales’in Politika’sı, Karl Popper’ın Açık Toplum’u, G. L. Seidler’in Bizans Siyasal Düşüncesi’ni, Martin Lipset’in Siyasi İnsan’ı, Peter Burke’nin Tarih ve Toplumsal Kuram’ı, Barbara Stollberg-Rilinger’in Kutsal Roma İmparatorluğu….

Ama hocayı tüketmek bir türlü mümkün olmuyordu.

Marx Weber, Bernart Russel ve Ernest Barker’den de çevirileri vardı.

Ve onlarca bilimsel makale. 

Tüketilemesi zor bir deryaydı.

***

İlahiyat fakültesi yıllarında bir öğrenci iken hepsi değilse de hocalarımızdan bir kısmı idollerimizdi.

Bazı isimleri örnek almaya çalışır, onlar gibi olmak isterdik.

Sonraki yıllarda kendimce bir kısım nedenlerle bu hocalardan bazıları ile Mete hocayı buluşturmak, bir araya getirmek,  belki bir etkileşim zemini oluşturmak istemiş olmalıydım.

Gerçi hoca ilahiyatçı camiaya yabancı sayılmazdı. Az sayıda da olsa bazılarını tanıyordu. Mesela Hayreddin Karaman ve İsmail Kara’yı önemsiyordu.

Aralarında Süleyman Uludağ, Şerafettin Gölcük, Hüseyin Elmalılı gibi bazı tanınmış ilahiyat hocaları ile buluşmasına vesile olduğum temas en azından benim için tam bir hayal kırıklığıyla son bulmuştu.

Ancak daha büyük hayal kırıklığını Hayreddin Karaman hoca ile yaşayacaktım.

Karaman hoca, fakülte yıllarındaki idollerimdendi. Hocam olmuştu, ondan ders almış ve kendisinden çok da yararlanmıştım. 

Hoca talebe ilişkisinin ardından bir süre sonra o'nun da evine gidip gelmeye başlamıştım.

Onun da tıpkı Mete hoca gibi, yaşamını, ailesini, düşünme biçimini yakından gözlemlemiştim.

Mete hocayla yakınlaşmalarını dahası yakın dost olmalarını çok önemsiyordum.

Ne var ki, Karaman hocanın dost olmak gibi bir derdi yoktu. O,  hocanın imana gelmesini arzuluyordu. Bir gün “onu mutlaka hacca götürmelisin” dediğinde çok şaşırmış, böyle bir teklifi tuhaf bulmuştum.

***

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçildiği ikinci seneydi. Mete hoca telefonla arayarak kendisine uğramamı rica etmişti.

Hemen gittim. Cumhurbaşkanına yönelik bir metin hazırladıklarını ve buna Hayreddin Karaman’ın imza vermesi halinde daha çok etkili olacağını, bu nedenle nezaketen onu zorlamış olmak istemediği için aramadığını, teklifi benim iletmemi istiyordu.

Hocanın evine gittim.

Hayrettin Karaman’ın verdiği cevap karşısında yine büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım.

Mete hoca ne denli zarif ve ince düşünceli idiyse Hayrettin Karaman değildi.

Mete hoca incinmişti muhtemelen.

***

Sonraki yıllarda “İslam ve Demokrasi” başlığı altında bu iki ismin konuşmacı olduğu bir dizi kapalı devre seminerler düzenlenmiş ve uzun bir süre neredeyse her ay bir araya geliyorlardı.

Hoş-beş kısmı gayet iyiydi.

Ve fakat toplantıya geçilince kekremsi bir hava biraz dikkatlice dinleyen herkes tarafından hemen fark ediliyordu.

Hayreddin hoca toplantılarda sürekli üstenci bir dil kullanıyor, üstünü de maharetle kapadığını sanıyordu.

Ancak hiç öyle olmuyordu.

Mete hocanın pek çok kere incindiğinin birinci elden tanığıydım.

Konuşmalardan, üslup ve içerikten anlaşılan Karaman hoca bir nevi tebliğ yapıyordu sadece. Ve bu dil Mete hocayı hayli çok rahatsız ediyordu.

Karaman hoca İslamcı demokrattı. Mete hoca ise solcu demokrat.

Mete hocanın demokratlığı müsellemdi.

Hayrettin hoca için ise demokratlığın sadece bir geçiş dönemi aparatı olduğu sonraki dönemde daha iyi anlaşıldı.

Hoca hakkındaki hayal kırıklığım daha da derinleşmişti.

Aslında sırf ülkenin ve toplumun yararına düzenlenen bu seminerlerde bir tarafta hakkı huzur almakta bir an tereddüt etmeyen Hayreddin Karaman diğer tarafta tüm ısrarlara rağmen bunu şiddetle reddeden bir Mete Tunçay portresi her şeyi özetliyordu.

Mete hocanın, kendi mahallesinin yoğun baskılarına rağmen inatla ve ısrarla dindar insanlarla ve ilahiyatçılarla temas etmeyi göze alması çok büyük bir cesaretti. 

Ama bu durum arkadaşları ve dostlarını hep rahatsız etti..

Bu olumsuzluklara karşı o ısrarla direndi ve geri adım atmadı.

Onun attığı adımı İslami çevrelerden hiç kimse atmazdı, atamazdı.

Şimdi geriye doğru dönüp bakınca, değer miydi, emin değilim.

***

O, sadece kendi arkadaş ve dostlarınca incitilmemişti, çok daha fazlasını kabalık ölçülerine varacak denli dindar çevrelerden de görmüştü.

Bir tanesi var ki çok can yakıcıydı.

Abant Toplantılarının düzenleyicileri tarafından kendisine zaman zaman yapılan bazı davranışlardan duyduğu rahatsızlıkları zarif bir şekilde dile getiriyordu.

Ama nafile bir çaba olduğunu nerden bilecekti ki!

Kendisine inatla ve ısrarla üstü örtük yapılan tebliğ faaliyetlerini görüyor ve bundan hiç de hoşnut olmuyordu.

Önceleri dışa kapalı toplantılarda dile getirilen bu tür söylemler zamanla aleniyete de döküldü.

Hikayenin özü, bir yurt dışı gezisi sırasında meydana gelmişti.

Bir Orta Asya gezisinde hocayı tanımayan yerel halktan biri, onun uzun ve görkemli sakalı karşısında kendisini dini bütün bir Müslüman olarak görmüş ve “hacı abi” diye hitap etmişti. Orada bulunanlar birbirinin yüzüne bir süre sessizce baktıktan sonra büyük bir kahkaha tufanı kopmuştu.

Ancak doğal bir ortamda, spontane gelişen bu olay sonrasında, gidilen her yerde ballandıra ballandıra bu hikaye anlatılmaya başlandı.

Anlatılar çift taraflı bir gönderi içeriyordu.

Bir yanda Mete hocanın agnostikliği aşağılanıyor, diğer yandan kendileri ile beraber görünmesinin ne denli değerli olduğu vurgulanmak isteniyordu.

İş bu “hacı abi” hikayesi artık o denli popüler hale gelmişti ki üniversite kürsülerinde bile dile getiriliyordu.

Güya hocanın onuruna üniversitede düzenlenen bir etkinlikte onun hakkında konuşmak için kürsüye çıkanlardan biri nihayet sözü dolandırdıktan sonra bu hikayeyi orada da anlattı.

Hoca yine çok incinmişti.

Toplantı bitmiş, birlikte eve dönüyorduk.

Arabada patlayıverdi. Konuşmayı yapan kişiyi kastederek;

“bu nasıl bir görgüsüzlük, bu nasıl bir aymazlık, ısrarla rahatsız olduğumu dile getirmeme rağmen neden bu tür şeylere tenezzül ediyorlar.”

“Lütfen iletir misin bunlara, yeter artık, bu saçmalıkları bir daha duymak istemiyorum!”

***

Güle güle sevgili hocam!

Nur içinde yat!

Yattığın yer seni incitmesin!

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Kuran’da “zenim” kelimesinin anlamı üzerine

Kur’an’da 23 sene Velid bin Mugire aşağı As bin Vail yukarı deyip bütün kadrajını Hicaz-Taif-Medine’ye sıkıştırmış ve insanlığa son söyleyeceği sözün çapı oradaki 3-5 lavuk müşrik. Ve o müşrike Kur’an’da öyle küfürler var ki. Bir tanesini okuyayım mı size Kalem Suresi… Hem kel hem fodul ve üstüne üstük piç… Ama tabii meale öyle yazamazsınız. ‘Soysuz’ yazacaksınız. Aç. Adres de vereyim. Ferrâ’nın ‘Meâni’l-Kur’ân’ını aç, İbn-i Kuteybe’yi aç, nereyi açarsan aç. Nesebi bilinmeyen, onun bunun çocuğuna ‘zenîm’ denir Arapça‘da. İlahiyatçı yazar, Prof. Dr. Mustafa Öztürk tarafından ilk kez 2020 yılında bir konuşmada dile getirilen bu ifadeler geçtiğimiz günlerde bir kısım farklı muhatapların konuya dahil olmasıyla tartışmayı daha da alevlendirmiş ve bu tartışmalar boyunca Kuran sadece bir dolgu malzemesi olarak kullanılmaktan başka bir işe yaramamıştır. Tartışmanın odak noktası, Kalem suresi 13. Ayette geçen zenim ifadesinin piç anlamına gelip gelmemesidir. Öncelikle Öztürk gibi velut b...

Mekke'nin karanlık yılları

İslam ve Kuran’ın Mekke dönemi hem dinin ve kutsal metnin oluşum ve inşa evresinin hem de her ikisini tebliğ eden Hz. Peygamberin yaşamının çok büyük bir bölümünün geçtiği en uzun dönem olmasına rağmen hala bilinmeyenlerinin bilinenlerden çok olduğu bir  dönemdir. Bunu anlamanın en kestirme iki yolu vardır: biri Mekke kronolojisine bakmak, diğeri de Medine dönemi ile karşılaştırmaktadır.  Önce Mekke kronolojisini yansıtan şu tabloya bakalım: Sene MEKKE DÖNEMI KRONOLOJİSİ 570 Hz. Peygamberin doğumu ve Süt anneye verilmesi 571   572   573   574 Annesi Amine’ye iade edilmesi 575 Amine’nin ölümü ve Dedesinin himayesine verilmesi 576   577 Dedesinin ölümü 578 Ebu Talib ile Şama gidiş 579   580 ...

Büyük İskender’in Kuran’da ne işi var?

Başlıktaki ifadeden, meseleyi egzajere etmek ya da kutsal kitabımızı sorgulamak için kullanılmadığı sadece onu anlamak ve açıklamak gibi bir halis niyet taşıdığından emin olunmalı ve konuya yaklaşımımız belli bir müsamaha ile hoş görülmelidir. Aslında başlıktaki sorunun cevabı hiç de zor değildir. Zira Kuran’ın zamansal olarak tarihi şahsiyetlerden bahsetmesine ilişkin yakın ve uzak pek çok örnek bulunmaktadır. Örneğin Kuran’dan 30 yıl önce yaşamış Ebrehe’den bahsedilmesi, daha önce ashab-ı uhdut ’tan ya da 6 asır önce Hz. İsa’dan bahsetmesi nasıl mümkünse 9 asır önce MÖ. 356-325 yılları arasında yaşamış dünya tarihinin en istisnai isimlerinden İskender’den bahsetmesi de ilkesel olarak pekâlâ mümkündür. Ancak konumuz tarihi bir şahsiyet olarak Büyük İskender’in bizatihi kendisi olmadığından, özellikle Kuran’da anlatılan Zülkarneyn’in kimliği bağlamında ondan dolayısıyla bahsedilecektir. Kehf suresinde 83-98 ayetleri arasında adı üç defa geçen Zülkarneyn’den doğuya ve batıya seferle...