Ana içeriğe atla

Kur'an'da Kölelik -I-

Erken dönem kaynaklarından Ezraki (ö. 250/864), Ahbaru Mekke isimli eserinde, muhtemelen halifelik döneminde meydana geldiği anlaşılan bir hadise aktarmaktadır. Buna göre, Hac mevsimi geldiğinde Hz. Ömer, Mekke'de bulunan köleleri şehir dışına çıkartmaktadır. Ancak asıl sorun kölelerin oradan çıkarılması değildir; köleler ile birlikte hayvanlar da çıkarılmakta ve köleler hayvanlar ile aynı kategoride ele alınmaktadır. Ezraki'nin naklettiği bu rivayette yer alan ifadelere en küçük bir yorum yapmadan aynen nakledelim: 

        • "Ömer b. Hattab (hac zamanı) köleleri ve hayvanları Mekke'den çıkarır, Mekke'de evinin kapısını kapayacak kimse bırakmazdı."
        • (ان عمر بن الخطاب اخرج الرقيق والدواب من مكة، ولم يكن يدع احدا يبوب داره بمكة). (Ezraki, Ahbaru Mekke, 752)

"Köleler ve Hayvanlar!".

Kategorik olarak eşitlenen bu iki sınıf, aslında tüm kadim zamanların bakış açısının bir yansımasıdır ve Müslümanlar da bundan azade değildir.

Bu yaklaşım tekil bir örnek de değildir. Köleler karşısındaki tutumunda benzer başka uygulamalar da kaynaklarda dile getirilen Hz. Ömer’in halifeliği döneminde cariye kadınların hakları söz konusu olduğunda oldukça sert, tutucu ve bugünden bakıldığında pek de insaflı olmayan bir tavır takındığı bilinmektedir. Zira mesela tesettür Kur'an'ın emri olmasına rağmen bunu yerine getirmek isteyen köle bir kadını feci şekilde dövmüş ve nedenini de köle bir kadının hür bir kadına benzeyemeyeceği gerekçesi ile açıklamıştır. Kur'an'ın ruhunu en iyi bilenlerden birisi olarak Hz. Ömer'in bu tutumunu İbn Sa'd (ö. 230/845) şöyle dile getirmektedir:

        • "(Ömer b. Hattab) elindeki kamçıyla bir cariyeye öyle vuruyordu ki kadının başındaki örtü yere düştü. (Nedeni sorulunca) şöyle dedi: "bir cariye neden bir özgür kadına benzesin ki" 
        • (فضرب راس امة حتي سقط القناع عن راسها، قال فيم الأمة تشبه بالحرة؟).  (İbn Sa'd, et-Tabakât, 9/125).

  ….

Kölelik konusunda sürekli İslam'ın onlara tanıdığı hakları anlatmak, ya da sahabeden köle kimliğiyle bilinen belli isimlerin efsanevi menkıbelerini sürekli dile getirmek, meselenin özünü ıskalamak gibi feci bir neticeye yol açmıştır. Yaşını başını almış, yıllarını ilahiyat eğitime adamış, koca koca profesörlerin, "Kölesiz bir toplum oluşturmak için 23 yıllık bir zaman dilimi yeterli olmayacağı için, tedricilik (yavaş yavaş) gereği ancak belli bu süreye sığabilecek değişim sağlanabilirdi" türünden açıklamaları, 1400 yıl boyunca hiçbir zaman gerçekleşmemiş sağlam temeli olmayan bir iddiadır. Zira İslam uygarlığının hakim olduğu tüm coğrafyada "kölesiz toplum" hiçbir zaman olmamış ve köle pazarları (suku'r-rakik) tüm Müslüman şehirlerde olmazsa olmazlardan biri olmuştur. Antik dönemde, Roma ve Bizans ya da Sasanilerde görülen esir almak, haraç bedeli, doğuştan kölelik ve satın alma yoluyla gerçekleştirilen uygulamalar Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde de aynıyla sürdürülmüş; Roma ve Bizans'ta olanlar, İslam imparatorluklarında olanlar ile temelde mahiyet açısından hiçbir farklılık göstermemiştir. Belki olsa olsa bir derece farkından söz edilebilirse de bu bakış açısı nesnel olmaktan ziyade özneldir ve asla genelleştirilemez.

Kölelerin en temel hakları, İslam uygarlığı genelinde de tanınmamıştır: Şahitlikleri kabul edilmemiş, sözleşme yapamamış, mülk edinememiş ve miras da bırakamamışlardır. Dahası İslam uygarlığının en ihtişamlı döneminde bile kölelerin bataklıkların kurutulması için malzeme yapılması, büyük zenci ayaklanmalarında insafsızca katledilmeleri gibi acımasız uygulamalar açıkçası Batı barbarlığını hiç de aratmamıştır. Erkek kölelerin iğdiş edilme (hadımlık) uygulamasının ilerleyen dönemlerde devlet politikası haline gelmesi ise söylendiği gibi zamanla "kölesiz bir toplum" hayalinin hiçbir zaman gerçekleşmediğinin kanıtı olmuştur. İslam toplumunda kölelerle ilgili ahkam, fıkıh müktesebatının çok büyük bir bölümünü oluşturması ise meselenin ironik yanlarından biridir.

……

Ahlaki ve ilmi tutarlığı olan hiç kimse "Kur'an'da kölelik yoktur!" diyemez.

Kur'an ve Kölelik üzerinde yazılıp-çizilenler genelde savunmacı bir dil ile kaleme alındığından meselenin gerçekliği bir türlü açığa çıkmamakta ve bu ilişki bir kör düğüme dönüşmektedir. Oysa yapılması gereken tarihi veriler eşliğinde Kur'an'ın ilgili ayetlerini, eğip-bükmeden, olduğu gibi ortaya koymak ve çözümlemektir.

Lafı eğip bükmenin anlamı yok. Kuran köleliği olumluyor mu olumlamıyor mu? Temel soru budur. Bu konunun tüm yönleriyle çözümlenmesi, analiz edilmesi ve tüm yönleriyle açığa çıkarılması yapılmadan siyasal, toplumsal, psikolojik nedenlerine götürülmeden bu mesele anlaşılamaz. Anlaşılamadığı için de klişe halinde dile getirilen "aslında Kur'an köleliği tamamen yasaklamak istemiştir, ama…" türünden gerçeği hiçbir şekilde ifade etmeyen mazeretler ile mesele perdelenmiş, sürüncemede bırakılmış, daha açıkçası engellenmiştir.

Meselenin retorik düzeyinde alımlanması nedeniyledir ki konu üzerinde sağlıklı bilgiler de bir türlü inşa edilememiştir.

Müslümanların kölelik karşısındaki ikircikli davranmalarının örneklerinden biri olarak, önce Diyanet'in hazırladığı İslam Ansiklopedisi'nde yer alan ilgili madde başlığı altında dile getirilen şu satırlara bir göz atalım:

        • "Ele geçirilecek savaş esirlerinden köle olarak faydalanılacağını bilmek savaş esnasında gereksiz kan dökme işini belirli ölçüde önlemekte, ayrıca bu durum savaşın sona ermesinden sonraki esir katliamına da mâni olmaktadır. Çünkü galip askerin bu sırada esir öldürmesi hissesine düşecek ganimet payını azaltmaktan başka bir sonuç doğurmaz."

Neymiş? Yani savaşlarda daha fazla sayıda insan öldürülmesine engel olmak için kölelik devam ettirilmiş (miş)! İkna düzeyi düşük bu açıklamadaki başlıca sorun, gerçeklikten bağının kopuk olması ve savunmak istediği şeyi yamultma isteği değil, "evet İslam ve dolayısıyla Kur'an köleliği olumlamaktadır" deme cesareti gösterememesidir.

Bugün için, kim ne derse desin, daha bir asırlık geçmişe sahip olan köleliğin kaldırılması, Batı bilincinin eseridir ve büyük bir mahcubiyetin sahibi olarak Müslümanların bunda en ufak bir katkıları yoktur. Asırlarca insan onuruna kökten aykırı köleliğin İslam dünyasında ki varlığı hakkında çok şey söylenebilirse de şimdilik sadece İslam'ın ortaya çıkışından asırlarca önce, Yunan ve Roma’da bazı düşünce guruplarının (Kinikler ve Stoacılar en bilinenleridir) adalete aykırı olduğu gerekçesiyle köleliği kökten reddettiklerini belirtmekle yetinelim.

….

?Peki Kur'an köleliği nasıl ve niçin olumlu sunuyor

Kur'an'ın yapısal bütünlüğü içinde köleliğin etimolojisi, morfolojisi, toplumsal ve siyasal nedenleri çok uzun ve derinlikli tetkikleri gerektirmektedir.  Bu tetkiklere ilişkin şimdilik sadece bir umut olarak işaret edip konuya genel bir giriş kabilinden, meselenin tarihi seyri üzerinde bazı anekdotlara dikkat çekeceğiz.

Bugün antropologların söylediklerine göre, avcı-toplayıcılık dönemi insanlık tarihinin belki de en eşitlikçi toplumlarıydı ve bu dönemde kölelik bulunmuyordu. Yüzbinlerce yıl boyunca insanlar doğada özgürce yaşamaktaydılar. En küçük yerleşim birimi olarak oba ve köy ortaya çıktığında da kölelik yoktu. Kölelik, devletin ve şehrin ortaya çıktığı dönemle birlikte insanlığın gündemine girdi. İlkel topluluktan uygar topluma geçişte, tarım dışı alanlarda uzmanlaşacak kimselerin beslenebilmesi için gerekli toplumsal artı’nın o zamanki biçimiyle artı ürünün üretilmesiyle gerçekleşmişti. Artan büyük ölçekli üretim ihtiyacını karşılamak üzere daha çok sayıda insanın istihdamı zorunlu olarak köleliği getirmiştir. 

Kölelik, bir daha hiç kesintiye uğramaksızın modern döneme kadar sürdü. Ancak şaşılacak olan, uygarlık tarihinde apayrı bir yere sahip olan Antik Yunanlıların bile "köleci bir toplum" olmalarıydı. Çok erken bir tarihte demokrasi deneyimini yaşamasına rağmen Yunanlılar da diğer yerlerde olduğu gibi köleyi insan olarak görmüyordu: Köle kelimesi Yunancada, "dört ayaklı sığır" anlamına gelen tetrapoda sözcüğünden türemiş, andrapodon sözcüğü "taşınabilir köle" anlamı taşımaktaydı.

Köleliğin en vahşi görünür alanlarından birisi kuşkusuz Roma dönemine aitti. Genellikle savaş esirleri ve kölelerden oluşan gladyatörler, halkı eğlendirmek için bazen kendi aralarında bazen de vahşi hayvanlarla dövüşmek zorunda bırakılıyordu.

Ve nihayet dünyanın pek çok başka yerinde olduğu gibi Arap yarımadasında da kölelik farklı görünüm biçimleriyle kesintisiz devam etti.

Araplar, özellikle de Kureyşliler daima Hz. İbrahim ve oğlu İsmail ile ilişkileri üzerinden kendilerini tanımladılar. Bu iki isme dayanmak onlar açısından hayati önem taşıyordu. Hz. İbrahim'in, karısı Sara ile cariyesi (kölesi) Hacer arasındaki kıskançlık ve geçimsizliği sonucu yaşadığı Kenan topraklarından uzak bir yerdeki Mekke'ye gelip bir bebek ve yalnız bir kadını bırakmak zorunda kalmıştı. Hacer'in bir cariye ve köle oluşunun Arapların köleliği içselleştirmesinde ne derece rol aldığı bir yana, Kur'an'da sıklıkla bir köleden doğan İsmail ve babası İbrahim'e atıf yapması boşuna değildir: İbrahim'in diğer eşi Sara'dan doğma İshak üzerinden nesebi devam eden Yahudilere karşı Araplar bir eziklik hissetmiş olmalıydılar.

Araplarda kölelik çok yaygındı. Köleliğin kaynağı dıştan olduğu gibi, kabileler arasında iç savaşlardan da önemli ölçüde esir ve köle pazarı vardı. Her ne kadar fidye usulü ile esirlikten kurtulma söz konusu olsa da bu sayıca az ve yeterli bir düzey değildi. Medine’ye göç eden muhacirler arasında çocukken esir edildiklerine ya da köle olarak doğduklarına yönelik kayıtlar bulunmaktadır. Ancak kölelerin çoğu yabancı olmayıp yine Arapların kendi ırkındandı. Kölelerin özgürlüğüne kavuşturulması uygulaması İslam öncesi dönemde de vardı.

Kur'an vahyinin başlaması ile Mekke'deki kölelerin ona ilk inananlardan olması tesadüfi olmamalıdır: Zeyd, Bilal, Süheyb gibi isimler en bilinir olanlardı.

Kur’an’ın kölelik konusundaki genel tutumu aslında en temelde vahiy dönemi ve vahiy sonrası olmak üzere iki döneme ayrılabilir. Ancak bize göre bu ayırım daha ince bir ayırımı gerekli kılmaktadır. Buna göre kölelik bağlamında vahiy süreci de iki dönemde ele alınmalıdır: Mekke dönemi ve Medine dönemi. Mekke'de ilk Müslümanların ağırlıklı olarak köle olmaları nedeniyle kazandıkları statünün Kur'an yansıması farklı olmuş, hicretten sonra Medine dönemi ayetlerine yansıması ise daha farklı olmuştur. Ancak yine de genel bir tespit olarak belirtmek gerekir ki tüm İslam tarihi boyunca, kölelerin Kur'an vahyinin sürdüğü dönemdeki kazanımları bir daha bu dönemde gerçekleştirilen reform ölçeğine hiçbir zaman ulaşamamıştır. Dolayısıyla bu iki dönem gelişmeleri; algılama, uygulama biçimi birbirinden tamamen bağımsız olarak gelişmiş ve vahiy öncesi ve vahiy sonrası Arapların kölelik uygulamalarında peygamber dönemi sadece bir "ara dönem" olarak kalmıştır.

Ancak yine de, bu "ara dönem"in tahliline, ayrıntılandırılmasına ihtiyaç vardır. Zira Mekke döneminde bizzat Hz. Peygamberin kölelerle ilişkisindeki yoğunluk, Zeyd'i hürriyetine kavuşturma teşebbüsü yanında özellikle Hz. Ebubekir'in sahiplerine ücretlerini ödeyerek onlarca köleyi özgürlüğüne kavuşturma uygulamaları sürekli artan bir ivme ile Kur'an'a yansırken, doğrusu Medine dönemiyle birlikte bu süreç bir yavaşlama eğilimine girmiştir. Dahası bu yavaşlama köklü bir değişim ve dönüşüm sürecini beraberinde getirmiştir. Mesela Mekke döneminin başlarında nazil olan Beled suresinde (90/13) yer alan fekku rakabe ifadesi, Kureyşlilerin kölelere uyguladıkları insafsız muameleler karşısında "kölelere özgürlük!" anlamıyla tam bir manifesto özelliği taşır. Köle anlamına gelen rakabe kelimesi sıklıkla geçmekle birlikte, fekk kelimesi ile isim tamlaması formunda tek bir kez kullanılmakta ve "kölelere özgürlük!" ifadesi Mekki dönemi Kur'an'daki en radikal yansımasıdır. Ayette köleleri özgürlüğüne kavuşturmak "sarp yokuş" (akabe) olarak nitelenmesi bu nedenledir. Çünkü köleyi özgürlüğüne kavuşturmak ekonomik olarak büyük bir maliyet gerektirdiğinden bu çıktıyı göze almak, 7. Yüzyıl dünyasında sanıldığı kadar kolay değildir.

İlk dönemde İslam'ı benimseyenlerin toplumun alt kesiminden ve kölelerden oluştuğu dikkate alındığında bu ifadenin anlamı daha bir önem kazanır. Ancak Mekke döneminin hemen başında görülen bu devrimci söylem, Medine döneminde devam etmemiş ve dahası şartlar köleler aleyhine işlemiştir. Mekki dönemde fekku rakabe ifadesi, Medine dönemiyle birlikte yerini ma meleket eymanukum (sağ elinin sahib olduğu) ya da meleket mefatihahu (anahtarlarına sahip olduğun) ifadelerine terk etmiştir. Dikkat edilirse bu kullanımda geçen mülk ifadesi tıpkı, 7 yüzyıl dünyasında olduğu gibi Arap coğrafyasında da köle ve cariyeye yüklenen doğal anlamı (kullanılabilir bir mal ve meta) ima etmektedir.

Kavramsal bu karşılaştırma, Medine dönemi ayetlerine yansıyan muhtevada çok daha açıktır. Medine döneminde köleliği olumlayan, bir kısım yeni düzenlemeler içerse de onu kökten reddetmeyen ve fakat kurallara bağlayan çok sayıda ayet bulunmaktadır: Efendilerin cariyeleriyle ilişkilerinin haram edilmediği (4/24, 36) cariyelerin hür kişilerle evlendirilebileceği (4/25), cariyelerin sahipleri tarafından fuhşa zorlanamayacakları (24/33), kölelere iyi muamele edilmesi gerektiği (4/36), kendi bedelini çalışarak ödeyip hürriyetine kavuşmak isteyenlere bu fırsatın tanınacağı (24/33), sahiplerinin odalarına giriş çıkışlarında köle ve cariyelerin, uymaları gereken davranış kuralları (24/58), eş seçmede mümin bir erkek ve kadın için mümin bir cariye ve kölenin hür de olsa putperest bir kadın ve erkekten daha hayırlı (2/221) olduğunu belirten hükümler hep Medine döneminde nazil olan ayetlerde dile getirilmektedir.

Bununla birlikte Medine döneminde de bir kısım iyileştirme teşebbüsleri olmamış değildir. Özellikle bu dönemle ilgili iki önemli adımdan söz edilebilir: Birincisi artık bir Müslümanın kendi dininden olanı köleleştirmesi, ümmet bilincinin sonucu olarak, bir hayli zorlaşmıştı. Diğer adım ise Kur'an tarafından dile getirilen "tüm Müslümanlar kardeştir" anlayışıydı. Bu kardeşlik duygusu köleliği belli ölçüde azaltmış ve fakat ne yazık ki tümden yok saymamıştır.

Öte yandan bu dönemle ilgili olarak Hz. Peygamberin kölelerle ilişkisi bağlamında iki büyük adımdan söz edilebilir. Bunlardan birincisi, Hz. Hatice'nin kendisine hediye ettiği Zeyd b. Harise’yi özgürlüğüne kavuşturması, kabul etmeyince onu evlatlık edinmesi Mekke’de gerçekleşse de onu halasının kızı Zeynep ile evlendirmesi ve sonrasında bu evlilik sürmeyince bir köleden ayrılan kadınla evlenmesi -meselenin farklı yönleri bir yana- hiç de yabana atılamayacak büyük bir adımdır. İkincisi ise ölümüne yakın bir zamanda Bizans tarafına yapılacak bir sefer için aralarında Hz. Ebubekir ve Ömer gibi önemli isimlerin olduğu bir ordunun kumandanlığına Üsame’yi getirmesidir. Hiç kuşku yok ki köleci bir toplumda bir köle olarak Zeyd ve ailesine verilen bu yüksek itibar ileri bir seviyeyi temsil etmektedir.

Yine Medine döneminde, Kur'an’a da yansıyan Bedir savaşında alınan esirlerin, Müslüman çocuklara okuma yazma öğretilmesi şartı ile serbest bırakılmaları önemli olsa da bu, şartsız ve koşulsuz bir özgürlük olmayıp, Yahudiler karşısında kendilerini kötü (ümmi) hisseden Müslümanların psikolojilerini bir nebze de olsa onarma amacına yönelik olmalıdır. Oysa Bedir ile mukayese edildiğinde Hayber savaşında alınan esirlere böyle bir hak tanınmadığı gibi köle ticareti yapılmasına da izin verilmiştir. Şayet Bedir savaşı sonrasında tüm kölelere genel bir af ya da özgürlük söz konusu olsaydı, bizzat Bedir'de Müslüman saflarında savaşa katılan muhacirler arasında yer alan köleler de bundan yararlanabilirdi. Mesela bunlardan biri de Hz. Peygamberin kölelerinden Salih Şükran'dı. Savaşa katılmasına rağmen köle statüsü devam etmiş ve özgürlüğüne kavuşturulmamıştır. Yani inanç, teşvik edici bir unsur olarak görülse de kölelikten kurtulmanın gerekli bir şartı olarak kabul görmemiştir.

Bedir’de ki esirler konusu başta olmak üzere Medine dönemindeki kölelik konusundaki tutumun anlaşılmasında, bazı sorular sorarak ilerlemek meselenin anlaşılmasını daha kolaylaştıracaktır:

Kuşkusuz Medine döneminin ortalarına gelindiğinde, Kureyş'in pek çok ileri gelen soylu ve asillerinin yavaş yavaş Müslümanlığı kabul etmeye başlamalarıyla bu durumun bir ilişkisi var mıydı? Zira neticede Bedirdeki esirler Kureyşliydi, Hayber'de alınan esirler ise Yahudiydi.

Kureyşli asillerin daha dünkü köleleriyle aynı seviyede kabul edilmelerinin toplumsal ve siyasal dengelerle ilişkili olabilir miydi?

Yoksa meselenin farklı açılardan ekonomik boyutu mu göz önüne alınmıştı? Zira Ebu Süfyan başta olmak üzere Kureyşli soyluların servetlerinin önemli bir bölümü hala kölelerden meydana geliyordu.

Ya da başka nedenler mi söz konusuydu. Bu soruların tek tek ayrıntılı olarak ele alınması gerekmektedir. Ancak biz yine sormaya devam edelim:

Hz. Peygamber dönemi, istemli ya da istemsiz bir karartmaya uğratılmış mıdır? Medine döneminde alınan esirlerin köle olarak satılmasına ilişkin kaynaklara yansıyan bazı bilgiler bundan pay almış mıdır? Mesela Hz. Peygamber savaş sonucunda bazı ihtiyar esirleri Hz. Osman’a sattığı, Abdurrahman b. Avf’ın ise özellikle gençleri satın alıp tekrar yeniden sattığı (Vakıdî, Meğazi, 2/523-524) yönündeki bilgiler yerine geniş kitlelere sıcağın alnında işkence gören Habeşli Bilal'in "ehad, ehad!" diye inlemeleri ya da Zeyd'in özgür bırakılmasına rağmen Peygamber'i tercih etmesi türündeki anlatımların öne çıkarılması bu karartmanın bir sonucu olabilir mi?

Özetle; Kur'an ve Kölelik konusu, ondaki kavramların yapı sökümü yapılmadan, ayrıca Hz. Peygamberin yaşamı ile ilişkilendirilmeden ve o’nun yaşadığı dönemin reel-politiği ile olan bağıntıları gösterilmeden, çok yönlü bu ilişkinin sosyal, kültürel, siyasal ve toplumsal girdi ve çıktıları birlikte ele alınmadan, Kur'an’ın “kölesiz bir toplum” öngördüğü savı bir iddiadan öteye geçmeyecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...