Kur’an ve şehir üzerine yazmak, her iki alana dair en azından belli bir birikimi gerektirmektedir. Örneğin bir mimarın ilahiyat nosyonuna sahip olmadan Kur’an hakkında konuşması neyse, bir ilahiyatçının da şehir üzerine konuşması aynı şeydir. Ülkemizde mesleki etik pek dikkate alınmadığından her iki kesim, en hafif tabirle, çok ciddi alan ihlalleri yapmaktadırlar.
***
“Kur’an’da Şehir Tasarımının Nitelikleri (Mekke Örneği)” başlıklı bilimsel (!) içerikli bir makalede; 7. Yüzyıl Mekkesi öyle betimlenmektedir ki sıradan bir okur, buranın çölün ortasında bulunan bir şehir olduğunu unutur ve neredeyse bugünkü Londra, New York, Paris ya da Tokyo gibi modern bir kent olduğu zehabına kapılabilir. İki bölüm halinde yayınlanan makalenin tamamını okumak yerine içindeki ara başlıklar bile bakmak bu intibaı uyandırmaktadır: İşte bu başlıklardan bazıları: "Güvenli Kent", "Özgür Kent", "Güzel Şehir", "Bağımsız Şehir", "Müreffeh Kent", "Adil Yönetilen Kent" ve "Barışçıl Kent". Bu alt başlıklar altında dile getirilenler, kurak ve çorak iklimiyle şehir yaşamına hiç de elverişli olmayan Mekke’yi değil de sanki Batılıların sıklıkla dile getirdiği “Mutlu Arabistan” (Felix Arabia)'ı betimlemektedir. Oysa ünlü Yunan coğrafyacı Batlamyus (ö. 168), bu ismi tarım yapmaya bile elverişli olmayan Mekke için değil, yeşil doğa yapısıyla bilinen Arabistan'ın güney kesimi, Yemen bölgesi için uygun görmektedir.
Yazar makalesine şöyle başlamaktadır:
Yazar, makalesinde Mekke ve Medine’yi kutsal bir kent olma vasfı ile örnek bir model olarak sunsaydı, buna hiçbir itirazımız olmazdı. Ancak o Mekke ve Medine'yi şehircilik açısından bir model kent örneği olarak sunmaktadır ve bu iki kentin evrenselliğinden söz etmektedir. İşte aşağıda sunacağımız itirazlar daha ziyade buna yönelik olacaktır. Yazar şöyle demektedir:
Mekke’nin taşıdığı evrensel ve tarihsel mesajın Kur’an’dan delillerini göstermeye girişen Yazar, 7. yüzyıl Mekke'sinin bir metropol olduğunu söylemekte ve görüşlerini buradan hareketle temellendirmektedir. En önemli argümanlarından biri, metropolis'in Kur'an’da geçen ümmü’l-kura ifadesinin tam karşılığı (s. 43) olduğu tezi üzerine oturmaktadır. Akıllara zarar bu anakronik benzetmenin yapılabilmesi, iki kavramdan en az birini bilmemesi halinde mümkün olabilir. Oysa yazar her ikisini de bilmemektedir.
Öncelikle Mekke iki açıdan metropolis değildir ve olamaz. Birincisi dilsel olarak başkent, ana kent ya da metropol gibi ifadeler modern dönemi betimleyen terimler olup, uygarlığın gelişmesine, toplumsal bilincin ilerlemesine paralel dolaşıma girmiş kavramlardır. Bunun 7. Yüzyıl Arap coğrafyasında reel bir karşılığı gösterilemez. Aslında sadece Kur'an'ın nazil olduğu dönem değil, bugün bile İslam dünyası şehirlerinin metropol ölçeğinde herhangi bir şehrin varlığı kuşkuludur. Olgusal olarak da denemez; zira Antik Yunan'ın ileri düzeydeki şehir bilincinin ürünü metropolis ile onların büyük rakibi İranlıların persapolisi, iki büyük uygarlığın hem bilincini hem de bilinç dışını yansıtmaktadır. Oysa 7. Yüzyıl Araplarının ne bilincinde ne de bilinçdışında böyle bir düzeyin varlığından söz edilemez.
Ümmü’l-kura’ya gelince; Kur’an’da iki yerde (6/92, 42/7) geçen bu ifade, klasik müfessirlerin neredeyse tamamına yakını tarafından "Mekke ve içinde yaşayanlar" şeklinde yorumlanmıştır. Bu nedenle dünya ölçeğinde bir şehir söz konusu değildir. Hele ki ayette, evrensel kimliğe dönük bir vurgu asla yapılmamaktadır. Müfessirlerin “havlehu” kelimesinden hareketle ayetin şumülünü alabildiğine genişletmeleri ise neticede bir yorumdur ve şehre dönük olmaktan çok kutsal metnin mesajına yöneliktir.
Kur’an’da Kabe’nin ilk ev (اول بيت) olarak vurgulandığı (3/96) doğrudur ancak bundan Mekke şehrinin de ilk şehir olduğu anlamı çıkar mı? Müfessirler zımnen çıkarmış görünmektedirler. Yazar da böyle anlamış olmalı ki yorumlarını bu çıkarıma göre yapmaktadır. Oysa bu konuda nakledilen rivayetlerin içinde güvenilir olmayan onlarca kayıt bulunmaktadır. Modern dönemde yaşayan birinden beklenen, bu rivayet yığınları arasında en azından makul bir çözümleme becerisi ortaya koymaktır.
Mesela erken dönem alimlerinden Ezraki (ö. 250/864)’nin Ahbaru Mekke adlı eserinde Mekke ve Kabe’ye dair öyle bilgiler nakledilmektedir ki, bunların çoğu mitolojik içeriklidir ve yorumlanması gerekir. Bir kısmı tarihsel hatalar içermektedir ki modern dönem imkanlarına sahip biri için bunların gerçek olup olmadıklarını ayırt etmek hiç de zor değildir.
Bu kayıtlardan bazısına göre, Mekke'yi meleklerin inşa ettiği, ya da Hz. Adem, Nuh, Musa, İsa da dahil, neredeyse tüm peygamberlerin Mekke’yi ziyaret ettiği söylenmekte, Kabe’nin gökyüzünde izdüşümünün fiziksel bir anlama geldiği, Hacerül esved’in niteliklerine yönelik doğa üstü betimlemeler yapılmaktadır. Ezraki, yaşadığı dönemde duyduğu neredeyse tüm rivayetleri, doğru yanlış ayırt etmeden nakletmiştir. O kadar ki bunlardan birine göre Hz. Peygamberin şöyle dediği aktarılır:
Bu anlatımların müfessirlerin yorumlarına yansıma biçimleri de benzer şekilde olmuştur. Yine erken dönem müfessirlerinden Mücahit (ö. 103/721), meseleyi iyice abartarak Kabe’nin inşasını, dünyanın yaradılışından 2000 yıl öncesine kadar geri götürmektedir. (خلق الله موضع هذا البيت قبل ان يخلق شيئا من الارض بالفي سنة) (Kurtubi, 5/207). Bu nihayetinde bir yorumdur ve anlamı gerçeği resmetmekten ziyade semboliktir. Ancak yazar, bu sembolizmin çözümlemesini yapmak yerine ayetleri literal bir okuma ile yorumlama kolaycılığını seçmekte, Ezraki'den devşirdiği bazı bilgileri ise gelişi güzel kullanmaktadır.
Kısaca, Kabe ve Hacerül-esved merkezli anlatımların, şehir kimliği açısından ne anlama geldiği izah edilmeden, bu konudaki rivayetlerin anlamlarını sadece lengüistik tahlillerle açıklamağa çalışmak ve ardından arkeolojik verilerin bu anlatımları desteklediğini söylemek ilginç olduğu kadar kendi içinde çelişiktir de. Ancak Yazar bu çelişkinin pek farkında görünmemektedir; modern arkeolojinin verilerinin Kabe ve Mekke şehrinin 4000 sene kadar önce kurulduğunu gösterdiğini söylemek ve önümüze prototip bir şehir koymak bu kadar kolay olmamalıdır.
Yazar zaman zaman bu rivayetlerden bazılarına da gönderide bulunup bunların hurafeliğinden şikayet etmektedir. Oysa şikayet ettiği bu hurafeciliğin ilginç bir örnekliğini ise bizzat kendisi vermektedir: “Cahiliye döneminde Mekke’nin bir medeniyet merkezi olduğu tartışmasız kabul edilmektedir” (s. 49) sözü "modern bir hurafe" değil midir? Şehrin kimliğine ilişkin ilahi vurgunun orayı önemli ve değerli kılmadığı aksine taşı toprağı değil “fonksiyonelliği”nden (ne demekse) kaynaklandığını söylemesi de böyledir. Mekke kutsal bir kent olduğu kesindir ancak değil 7. Yüzyıl’da bugün bile uygarlık ve medeniyetin Mekke ile ilişkilendirilmesi ancak "modern bir hurafe" ile açıklanabilir.
Yazar "Adil Yönetim" başlığı altında, Darunnedve’ye temas etmekte, M. Hamidullah'ın buraya "Mekke Şehir Devletinin Parlamentosu" ifadesini kullanmasını delil getirerek kendi iddialarını temellendirirken "yok artık bu kadar da olmaz!" dedirten, adeta saç-baş yolduracak cümleler sarfetmektedir::
Mekke'de, şehir kimliğiyle, Kabe dışında bir yapıdan söz etmek hayli zordur. Darunnedve denen bir yapının varlığı bilinmekteyse bu konuda dile getirilen aşırı abartmalar bir yana buranın bir kamu binası olmadığı çok açıktır. Bu konudaki abartmaların önemli bir kısmını Hamidullah Hoca nakletmektedir ki mesela "Mekke Şehir Devletinin Parlamentosu" ifadesi ona aittir. (Bk. Hamidullah, İslam Müesseselerine Giriş, 46). Ancak onun ilmi ciddiyet ile bağdaşmayan bu tür abartmaları yaptığı çok yaygındır ve ehlince bilinmektedir. Ne var ki bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Zira 6. ve 7. Yüzyıllarda ne Mekke bir şehir devletidir ne de Darunnedve bir parlamentodur. Bunun sadece bugünkü modern algımızla değil, dönemsel şartları içinde doğru olmadığı biliniyor.
Aslında Mekke, sadece 7. Yüzyıl şartlarında değil bugün bile gerek Devlet gerekse Şehir kavramlarının ifade ettiği anlamdan oldukça uzaktır. Dolayısıyla Darunnedve, bir kısım küçük çaplı sosyal ve kültürel etkinliklerin konuşulduğu, hikayelerin anlatılıp şiirlerin okunduğu, genç kızların nikah merasimlerinin yapıldığı ve gece sohbetleri yapılan büyük bir “köy evi”nden fazlası değildi. Bu münasebetle bizdeki “ihtiyarlar heyeti”ni hatırlatır tarzda Mekke şehrinin yönetiminde söz sahibi olan "İleri gelenler topluluğu"nun oturup konuştukları ve karar aldıkları bir yerdi. Zaten Kur’an’da sıkça geçen kavramlardan biri olan Mele ifadesi tam da bunu karşılamaktadır. Mekke ve Kureyş'in ileri gelenleri anlamına gelen mele, kabileyi topluca yönetenler olmanın yanında Mekke sisteminin yürütücüleri anlamında söz sahibi kimselere deniliyordu.
Yazar, Kur'ân'da geçen "beled" kavramı üzerinden, bir yandan "Güvenli Kent"i yorumlarken diğer yandan örneğin "Beled-i Tayyib" ve "Beldetün tayyibetün" ifadelerini "Güzel Şehir" olarak tercüme etmekte (I/53); ancak bu süslü ifadelerin altında, içeriğe yönelik güçlü deliller ortaya koyamamaktadır. Söylediği sadece bu ifadenin, şehrin güzelliği yanında çevre düzenlemesine de işaret ettiği(imiş). Kur'an'ın bakımlı, düzenli, yeşil bir çevreye, hatta avcılığa sınır getirerek (5/95-96), doğal hayatı korumaya ne kadar önem verdiğini söyleyen yazar yine aynı hataya düşerek kutsal kent ile normal kent arasındaki ayırımı yapamadığını, kutsal ve ilahi alana ait olanla profan ve seküler alana ait olanı birbirine karıştırmaktadır.
"Çevreci kent" vurgusu nihayetinde, bir model olarak sunulamaz. Mekke özelinde çevre düzenlemesi, ağaçların kesilmemesi, hayvanların avlanmaması, buna mukabil ağaç dikmenin ve yeşilliğin teşvik edilmesi, korunması gibi önlemler orayı “çevreci bir kent” yapmaz. Hz. Peygamber'in sahabeyi ziraate teşvik ettiği, onu kazanç kaynaklarının en üstünü olarak niteleyen sözleri ya da sığırın ardından çift sürüp, ziraate razı olup cihadı terk eden kavmi Allah'ın zillete düşüreceğine dair hadisler bulunsa da bunlar Hz. Peygamberin Medine dönemine ait sözleri olmalıdır. Ayrıca Mekke'nin çevre koşulları ziraate hiç elverişli değildi ve uygulamada orada tarımın olduğuna dair elimizde hiçbiri veri de bulunmamaktadır. Hem ayrıca bazı Kur'an pasajlarında, yerleşik hayata geçip ziraatle uğraşmayı, toprağı işleyen bağ ve bahçe sahibi kimseleri yerdiği bilinmektedir. Buna karşın, malları ve canları ile cihat etmenin yüceltildiği, gerektiğinde beldelerini (şehirlerini) bırakıp hicret etmeyi teşvik ettiği ise unutulmamalıdır.
“Özgür Kent”, “bağımsız kent” alt başlığında dile getirilenler daha da ilginç bir hal almaktadır. Mesela "Mekke kentinin Kur'an'da bildirilen temel niteliklerinden birisi de özgürlüktür" denilmekte (s. I/54), Kâbe'nin isimlerinden biri olarak nitelenen beytü'l-atîk ifadesinin "özgür ev" olarak tercüme edilmektedir. Oysa bu hem filolojik açıdan hem tarihsel açıdan doğru değildir. Gerçi yazar atîk kelimesine "eski, kıymetli, hür, soylu ve şerefli" anlamlarını zikretmekteyse de buradan "özgür ev" anlamına nasıl ulaştığı meçhuldür. "Bize göre atik ifadesi Kâbe'nin özgürlüğüyle ilgilidir" dedikten sonra tarihsel gelişmelerin bunu gösterdiğini, bu defa da Taberi (ö.310/923)'nin tanıklığına sığınarak göstermektedir. Tarihi gelişmelerden kastettiği ise Bizans, İran ve Habeş imparatorlarının Mekke'yi ele geçirmek istemelerine rağmen, oranın hiçbir zaman bir yabancı hakimiyeti altına girmemiş olduğuna kanıt saymaktadır. Bu doğru bir bilgi olmakla beraber eksik ve yanlış bir yorumdur; zira özgürlük sadece bir şehir ya da ülkenin işgal edilmesiyle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir kavramdır. Yazar özgürlük tanımı vermediği için özgürlük anlayışı hakkında fazla bilgi sahibi olamıyoruz. Ancak Fil Vakası ve Ebrehe ordularının Kâbe'yi işgal girişimini tarihi bir veri olarak kullanması da özgürlük ile bağımsızlık arasındaki ayrımı yapamadığını göstermektedir.
"Müreffeh Kent" başlığı altında yazılanlar ise karşımızda bir sanayi kenti olduğu izlenimi uyandırmakta, toz pembe bir tablo çizilerek, ekonomik gelişmişliğin şehir yaşamı için olmazsa olmazlardan olduğu söylenmektedir. Şehrin ekonomik açıdan refahının Hz. İbrahim'den başladığı, onun verimsiz bu topraklar için yaptığı duayla bu şehrin bereketlendiği ve müreffeh hale geldiği dile getirilmektedir. Kur'an’da Hz. İbrahim’in duası dünyevi bir refahtan ziyade oranın maneviyatına, bereketli bir yer olmasına ve dolayısıyla kutsala yöneliktir. Mekke'nin ticari yönden çevre şehirlere göre bir adım önde olması başka bir şeydir, tüm şehrin refah içinde olması başka bir şeydir. Bir avuç Kureyşli’nin yaşadığı müreffeh hayatın tüm şehir halkı tarafından paylaşıldığının sanılması bir yanılsamadır. Mekke'nin müreffeh bir kent olduğu tespiti ağır eleştirileri haketse de sadece aşırı bir yorum olduğunu belirtmekle yetinelim.
"Barış Kenti" tanımlamasını özellikle Haram aylar özelinde dile getiren yazar, Mekkelilerin bu kurala titizlikle uyduğunu belirttikten birkaç satır sonra Müslümanlardan küçük bir gurubun müşriklerden birini öldürdüğünden bahisle haram ayların da pekala ihlal edilebilir olduğunu, kendisiyle çelişme pahasına, zımnen kabul etmiş gözükmektedir.
Mekke için söz konusu dile getirilen nitelemeler içinde ciddiye alınabilecek olan belki sadece "Güvenli Kent" vurgusudur. Zira bu ifade Kur'an'da bizzat dile getirilmektedir. Ancak ümmü'l-kurâ'dan "büyük bir metropol şehir çıkarmak" ya da Beled suresinden belediyecilik (!) çıkarmak gibi garabetler dikkate alındığında, yazarın bu başlık altında dile getirdikleri de ihtiyatlı ele almayı gerektirmektedir. Bir defa Beled ve Tin surelerinde "güvenli kent"e yapılan vurgu şehircilik açısından olmayıp buranın kutsal kent oluşu ile ilgilidir. Zaten ilk surede şehrin üzerine edilen yeminin hemen ardından baba ve oğula, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'e yemin edilmesi bunu gösterdiği gibi, Tin suresinde kutsal Sina Dağı ile birlikte anılması da bunu desteklemektedir. Talan ve yağmacılığın milli bir spor (!) olarak algılandığı bir yerleşim bölgesinde "emin" (güvenli) vurgusu kuşkusuz çok önemlidir. Kur'an, Ankebut (29/67), Kasas (28/57) ve Kureyş (106/4) surelerinde de "güvenli şehir" vurgusunu hissettirir. İslam vahyinin temel bir ilke olarak şehrin güvenli oluşuna yaptığı vurgu, İslam toplumunun büyümesinde büyük bir itici güç kazandırmıştır. Bu yönüyle de emniyet içinde yaşamanın bir imkânı tanınmış olabilir. Zira güvenlik olmadığı takdirde ticaret gelişemez. Dolayısıyla ekonomik, sosyal ve siyasal yaşam sürdürülebilir bir yaşam olmaktan çıkar. Tüm bölgede can güvenliğini sağlayıcı hiçbir kriterin bulunmadığı, gasp ve talanın tek kriter olduğu bir coğrafyada Mekke'ye duyulan güven, istisnaidir ve bu da daha ziyade Kur'an'ın sağladığı, sağlamak istediği bir imkandır. Kur'an açısından bu imkânın olabilirliği Kabe'nin kutsallığıyla doğrudan ilişkilidir. Çevre halkı tarafından Kâbe ve Mekke'ye duyulan engin saygının da bunda etkisi büyük olmalıdır. Ancak yine de belirtmek gerekir ki bu güvenlik, ebedi ve kalıcı değildir. Zira gerek peygamber öncesi gerekse peygamber sonrası dönemde yaşanan olumsuz pek çok örnek bilinmektedir.
Hülasa Yazarın Mekke için dile getirdiği tüm bu betimlemeleri çeşitli açılardan uzun uzun eleştiri konusu yapmak ve tek tek öyle olmadığını ayrıntılı göstermek mümkünse de bu kadarla yetinmek istiyoruz. Ancak biz Cevad Ali'nin kitabında, İslam geldiğinde Mekke de yol (Mufassal, 7/331), sokak (Mufassal, 7/365) ve ev (Mufassal, 5/5) konusunda yer alan bilgilere havale ederek, yazarın söylemek istediklerine yönelik son bir hususa işaret ederek bitirmek istiyoruz.
Mekkelilerin ataları Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'in kurup inşa ettikleri, Kur'an tarafından "güvenli kent" vurgusuyla nitelenen Mekke'nin başına gelenler can yakıcıdır. Hz. Peygamberin vefatından çok kısa bir süre sonra yaşanan karışıklıklarda Husayn b. Nümeyr (ö. 67/686) kumandasındaki Halife ordusu, Mekke önlerine gelerek şehri önce kuşatmış (63/683), sonra da tarumar etmiştir. Yanlış anlaşılmasın bir düşman işgali söz konusu değildir. Halife ordusu dediğimiz, Mekke'nin kendi çocuklarıdır. Bu kuşatma neticesinde kutsal kent mancınıklarla tahrip edilmiş, atılan taşlarla Kâbe neredeyse yok olmakla yüz yüze gelmiş ve şehir tamamen mahvolmuştur. Benzer şekilde Medine'nin başına gelenler de Mekke'de olanları aratmamış; Harre Savaşı'ında (63/683), Hz. Peygamberin mirasının korunması bir yana şehir tümüyle yağmalanmıştır. Bunu yapanlar da düşman ordusunun askerleri değil yine Medine'nin kendi çocuklarıdır.
Kısaca, değil sıradan bir şehir, bizzat Kur’an tarafından güvenilirliğine vurgu yapılan bir şehri dikkate almayan bir bilincin; şehir, mimari, estetik gibi ince duyguları dikkate alması beklenemez. Öyle güzel kent, müreffeh kent, özgür kent, barışcıl kent güzellemeleri ile olacak işler değil bunlar.
***
“Kur’an’da Şehir Tasarımının Nitelikleri (Mekke Örneği)” başlıklı bilimsel (!) içerikli bir makalede; 7. Yüzyıl Mekkesi öyle betimlenmektedir ki sıradan bir okur, buranın çölün ortasında bulunan bir şehir olduğunu unutur ve neredeyse bugünkü Londra, New York, Paris ya da Tokyo gibi modern bir kent olduğu zehabına kapılabilir. İki bölüm halinde yayınlanan makalenin tamamını okumak yerine içindeki ara başlıklar bile bakmak bu intibaı uyandırmaktadır: İşte bu başlıklardan bazıları: "Güvenli Kent", "Özgür Kent", "Güzel Şehir", "Bağımsız Şehir", "Müreffeh Kent", "Adil Yönetilen Kent" ve "Barışçıl Kent". Bu alt başlıklar altında dile getirilenler, kurak ve çorak iklimiyle şehir yaşamına hiç de elverişli olmayan Mekke’yi değil de sanki Batılıların sıklıkla dile getirdiği “Mutlu Arabistan” (Felix Arabia)'ı betimlemektedir. Oysa ünlü Yunan coğrafyacı Batlamyus (ö. 168), bu ismi tarım yapmaya bile elverişli olmayan Mekke için değil, yeşil doğa yapısıyla bilinen Arabistan'ın güney kesimi, Yemen bölgesi için uygun görmektedir.
Yazar makalesine şöyle başlamaktadır:
- “Bu yönüyle şehir, bir medeniyet ve kültürün tezahürüdür; örneğin Kudüs, Mekke, Roma denildiği zaman akla hemen oralardaki medeniyetler gelmektedir. Bütün toplumlar şehirlerine bakılarak değerlendirmeye tabi tutulurlar. Çünkü şehirler, toplumlarının yüzüne vurulmuş bir mühürdür.” (s. 40).
- · “Çünkü şehir bir kurumlar mekanıdır. Kurumlarsa insanların iş bölümünü, yardımlaşmasını ve hayatı kolaylaştırmayı sağlar.”. (s. 40).
- “Kur'an'ın surelerinden birinin "Şehir = Beled" Suresi olması ve Allah'ın şehre yemin etmesi de şehrin önemini göstermektedir.” (s. 41)
Yazar, makalesinde Mekke ve Medine’yi kutsal bir kent olma vasfı ile örnek bir model olarak sunsaydı, buna hiçbir itirazımız olmazdı. Ancak o Mekke ve Medine'yi şehircilik açısından bir model kent örneği olarak sunmaktadır ve bu iki kentin evrenselliğinden söz etmektedir. İşte aşağıda sunacağımız itirazlar daha ziyade buna yönelik olacaktır. Yazar şöyle demektedir:
- “Burada bizi Mekke ve Kabe'nin özel bir mekan olarak özellik ve kutsallığından ziyade kadim bir kentin ve bir medeniyetin başşehrinin taşınabilir ve örnek alınabilir evrensel özellikleri varsayımı ilgilendirmektedir. Acaba vahye eşlik etmiş bir kentin özellikleri de vahiy gibi evrensel midir, yoksa tarihsel midir?” (s. 42)
Mekke’nin taşıdığı evrensel ve tarihsel mesajın Kur’an’dan delillerini göstermeye girişen Yazar, 7. yüzyıl Mekke'sinin bir metropol olduğunu söylemekte ve görüşlerini buradan hareketle temellendirmektedir. En önemli argümanlarından biri, metropolis'in Kur'an’da geçen ümmü’l-kura ifadesinin tam karşılığı (s. 43) olduğu tezi üzerine oturmaktadır. Akıllara zarar bu anakronik benzetmenin yapılabilmesi, iki kavramdan en az birini bilmemesi halinde mümkün olabilir. Oysa yazar her ikisini de bilmemektedir.
Öncelikle Mekke iki açıdan metropolis değildir ve olamaz. Birincisi dilsel olarak başkent, ana kent ya da metropol gibi ifadeler modern dönemi betimleyen terimler olup, uygarlığın gelişmesine, toplumsal bilincin ilerlemesine paralel dolaşıma girmiş kavramlardır. Bunun 7. Yüzyıl Arap coğrafyasında reel bir karşılığı gösterilemez. Aslında sadece Kur'an'ın nazil olduğu dönem değil, bugün bile İslam dünyası şehirlerinin metropol ölçeğinde herhangi bir şehrin varlığı kuşkuludur. Olgusal olarak da denemez; zira Antik Yunan'ın ileri düzeydeki şehir bilincinin ürünü metropolis ile onların büyük rakibi İranlıların persapolisi, iki büyük uygarlığın hem bilincini hem de bilinç dışını yansıtmaktadır. Oysa 7. Yüzyıl Araplarının ne bilincinde ne de bilinçdışında böyle bir düzeyin varlığından söz edilemez.
Ümmü’l-kura’ya gelince; Kur’an’da iki yerde (6/92, 42/7) geçen bu ifade, klasik müfessirlerin neredeyse tamamına yakını tarafından "Mekke ve içinde yaşayanlar" şeklinde yorumlanmıştır. Bu nedenle dünya ölçeğinde bir şehir söz konusu değildir. Hele ki ayette, evrensel kimliğe dönük bir vurgu asla yapılmamaktadır. Müfessirlerin “havlehu” kelimesinden hareketle ayetin şumülünü alabildiğine genişletmeleri ise neticede bir yorumdur ve şehre dönük olmaktan çok kutsal metnin mesajına yöneliktir.
Kur’an’da Kabe’nin ilk ev (اول بيت) olarak vurgulandığı (3/96) doğrudur ancak bundan Mekke şehrinin de ilk şehir olduğu anlamı çıkar mı? Müfessirler zımnen çıkarmış görünmektedirler. Yazar da böyle anlamış olmalı ki yorumlarını bu çıkarıma göre yapmaktadır. Oysa bu konuda nakledilen rivayetlerin içinde güvenilir olmayan onlarca kayıt bulunmaktadır. Modern dönemde yaşayan birinden beklenen, bu rivayet yığınları arasında en azından makul bir çözümleme becerisi ortaya koymaktır.
Mesela erken dönem alimlerinden Ezraki (ö. 250/864)’nin Ahbaru Mekke adlı eserinde Mekke ve Kabe’ye dair öyle bilgiler nakledilmektedir ki, bunların çoğu mitolojik içeriklidir ve yorumlanması gerekir. Bir kısmı tarihsel hatalar içermektedir ki modern dönem imkanlarına sahip biri için bunların gerçek olup olmadıklarını ayırt etmek hiç de zor değildir.
Bu kayıtlardan bazısına göre, Mekke'yi meleklerin inşa ettiği, ya da Hz. Adem, Nuh, Musa, İsa da dahil, neredeyse tüm peygamberlerin Mekke’yi ziyaret ettiği söylenmekte, Kabe’nin gökyüzünde izdüşümünün fiziksel bir anlama geldiği, Hacerül esved’in niteliklerine yönelik doğa üstü betimlemeler yapılmaktadır. Ezraki, yaşadığı dönemde duyduğu neredeyse tüm rivayetleri, doğru yanlış ayırt etmeden nakletmiştir. O kadar ki bunlardan birine göre Hz. Peygamberin şöyle dediği aktarılır:
- “Allah Harem’i tesis edince Taif’i Şam’dan buraya nakletmiştir.” (لما وضع الله تعالي الحرام نقل له الطائف من الشام) (Ahbaru Mekke, s. 134)
- “Kureyş, Kabe’yi yıkıp İbrahim’in temellerini buldukları zaman, temeldeki taşlardan birinde bir yazı buldular, bu yazıyı okutmak için Yemen’den bir rahip getirttiler. Yazının metni şöyle idi: “Ben Bekke’nin sahibi olan Allah’ım. Gökleri ve yeri, güneş, ay ve şu iki dağı yarattığı zaman onu Harem yaptı ve Hanif yedi hükümdarla onu korudum” (Ahbaru Mekke, s. 137)
- (وجدوا في حجر من الاساس كتابا فدعوا رجلا من اهل اليمن واخر من الرهبان؛ فاذا فيه "انا الله ذو بكة حرمتها يوم خلفت السماوات والارض والشمس والقمر و يوم صغت هذين الجبلين وخففتها بسبعة املاك حنفاء.)
Bu anlatımların müfessirlerin yorumlarına yansıma biçimleri de benzer şekilde olmuştur. Yine erken dönem müfessirlerinden Mücahit (ö. 103/721), meseleyi iyice abartarak Kabe’nin inşasını, dünyanın yaradılışından 2000 yıl öncesine kadar geri götürmektedir. (خلق الله موضع هذا البيت قبل ان يخلق شيئا من الارض بالفي سنة) (Kurtubi, 5/207). Bu nihayetinde bir yorumdur ve anlamı gerçeği resmetmekten ziyade semboliktir. Ancak yazar, bu sembolizmin çözümlemesini yapmak yerine ayetleri literal bir okuma ile yorumlama kolaycılığını seçmekte, Ezraki'den devşirdiği bazı bilgileri ise gelişi güzel kullanmaktadır.
Kısaca, Kabe ve Hacerül-esved merkezli anlatımların, şehir kimliği açısından ne anlama geldiği izah edilmeden, bu konudaki rivayetlerin anlamlarını sadece lengüistik tahlillerle açıklamağa çalışmak ve ardından arkeolojik verilerin bu anlatımları desteklediğini söylemek ilginç olduğu kadar kendi içinde çelişiktir de. Ancak Yazar bu çelişkinin pek farkında görünmemektedir; modern arkeolojinin verilerinin Kabe ve Mekke şehrinin 4000 sene kadar önce kurulduğunu gösterdiğini söylemek ve önümüze prototip bir şehir koymak bu kadar kolay olmamalıdır.
Yazar zaman zaman bu rivayetlerden bazılarına da gönderide bulunup bunların hurafeliğinden şikayet etmektedir. Oysa şikayet ettiği bu hurafeciliğin ilginç bir örnekliğini ise bizzat kendisi vermektedir: “Cahiliye döneminde Mekke’nin bir medeniyet merkezi olduğu tartışmasız kabul edilmektedir” (s. 49) sözü "modern bir hurafe" değil midir? Şehrin kimliğine ilişkin ilahi vurgunun orayı önemli ve değerli kılmadığı aksine taşı toprağı değil “fonksiyonelliği”nden (ne demekse) kaynaklandığını söylemesi de böyledir. Mekke kutsal bir kent olduğu kesindir ancak değil 7. Yüzyıl’da bugün bile uygarlık ve medeniyetin Mekke ile ilişkilendirilmesi ancak "modern bir hurafe" ile açıklanabilir.
Yazar "Adil Yönetim" başlığı altında, Darunnedve’ye temas etmekte, M. Hamidullah'ın buraya "Mekke Şehir Devletinin Parlamentosu" ifadesini kullanmasını delil getirerek kendi iddialarını temellendirirken "yok artık bu kadar da olmaz!" dedirten, adeta saç-baş yolduracak cümleler sarfetmektedir::
- "Darunnedve bir parlamento olduğu gibi, aynı zamanda bugünkü şehir kulüpleri ve tiyatrolar gibi bir fonksiyon da icra ediyordu". (s. 54)
Mekke'de, şehir kimliğiyle, Kabe dışında bir yapıdan söz etmek hayli zordur. Darunnedve denen bir yapının varlığı bilinmekteyse bu konuda dile getirilen aşırı abartmalar bir yana buranın bir kamu binası olmadığı çok açıktır. Bu konudaki abartmaların önemli bir kısmını Hamidullah Hoca nakletmektedir ki mesela "Mekke Şehir Devletinin Parlamentosu" ifadesi ona aittir. (Bk. Hamidullah, İslam Müesseselerine Giriş, 46). Ancak onun ilmi ciddiyet ile bağdaşmayan bu tür abartmaları yaptığı çok yaygındır ve ehlince bilinmektedir. Ne var ki bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Zira 6. ve 7. Yüzyıllarda ne Mekke bir şehir devletidir ne de Darunnedve bir parlamentodur. Bunun sadece bugünkü modern algımızla değil, dönemsel şartları içinde doğru olmadığı biliniyor.
Aslında Mekke, sadece 7. Yüzyıl şartlarında değil bugün bile gerek Devlet gerekse Şehir kavramlarının ifade ettiği anlamdan oldukça uzaktır. Dolayısıyla Darunnedve, bir kısım küçük çaplı sosyal ve kültürel etkinliklerin konuşulduğu, hikayelerin anlatılıp şiirlerin okunduğu, genç kızların nikah merasimlerinin yapıldığı ve gece sohbetleri yapılan büyük bir “köy evi”nden fazlası değildi. Bu münasebetle bizdeki “ihtiyarlar heyeti”ni hatırlatır tarzda Mekke şehrinin yönetiminde söz sahibi olan "İleri gelenler topluluğu"nun oturup konuştukları ve karar aldıkları bir yerdi. Zaten Kur’an’da sıkça geçen kavramlardan biri olan Mele ifadesi tam da bunu karşılamaktadır. Mekke ve Kureyş'in ileri gelenleri anlamına gelen mele, kabileyi topluca yönetenler olmanın yanında Mekke sisteminin yürütücüleri anlamında söz sahibi kimselere deniliyordu.
Yazar, Kur'ân'da geçen "beled" kavramı üzerinden, bir yandan "Güvenli Kent"i yorumlarken diğer yandan örneğin "Beled-i Tayyib" ve "Beldetün tayyibetün" ifadelerini "Güzel Şehir" olarak tercüme etmekte (I/53); ancak bu süslü ifadelerin altında, içeriğe yönelik güçlü deliller ortaya koyamamaktadır. Söylediği sadece bu ifadenin, şehrin güzelliği yanında çevre düzenlemesine de işaret ettiği(imiş). Kur'an'ın bakımlı, düzenli, yeşil bir çevreye, hatta avcılığa sınır getirerek (5/95-96), doğal hayatı korumaya ne kadar önem verdiğini söyleyen yazar yine aynı hataya düşerek kutsal kent ile normal kent arasındaki ayırımı yapamadığını, kutsal ve ilahi alana ait olanla profan ve seküler alana ait olanı birbirine karıştırmaktadır.
"Çevreci kent" vurgusu nihayetinde, bir model olarak sunulamaz. Mekke özelinde çevre düzenlemesi, ağaçların kesilmemesi, hayvanların avlanmaması, buna mukabil ağaç dikmenin ve yeşilliğin teşvik edilmesi, korunması gibi önlemler orayı “çevreci bir kent” yapmaz. Hz. Peygamber'in sahabeyi ziraate teşvik ettiği, onu kazanç kaynaklarının en üstünü olarak niteleyen sözleri ya da sığırın ardından çift sürüp, ziraate razı olup cihadı terk eden kavmi Allah'ın zillete düşüreceğine dair hadisler bulunsa da bunlar Hz. Peygamberin Medine dönemine ait sözleri olmalıdır. Ayrıca Mekke'nin çevre koşulları ziraate hiç elverişli değildi ve uygulamada orada tarımın olduğuna dair elimizde hiçbiri veri de bulunmamaktadır. Hem ayrıca bazı Kur'an pasajlarında, yerleşik hayata geçip ziraatle uğraşmayı, toprağı işleyen bağ ve bahçe sahibi kimseleri yerdiği bilinmektedir. Buna karşın, malları ve canları ile cihat etmenin yüceltildiği, gerektiğinde beldelerini (şehirlerini) bırakıp hicret etmeyi teşvik ettiği ise unutulmamalıdır.
“Özgür Kent”, “bağımsız kent” alt başlığında dile getirilenler daha da ilginç bir hal almaktadır. Mesela "Mekke kentinin Kur'an'da bildirilen temel niteliklerinden birisi de özgürlüktür" denilmekte (s. I/54), Kâbe'nin isimlerinden biri olarak nitelenen beytü'l-atîk ifadesinin "özgür ev" olarak tercüme edilmektedir. Oysa bu hem filolojik açıdan hem tarihsel açıdan doğru değildir. Gerçi yazar atîk kelimesine "eski, kıymetli, hür, soylu ve şerefli" anlamlarını zikretmekteyse de buradan "özgür ev" anlamına nasıl ulaştığı meçhuldür. "Bize göre atik ifadesi Kâbe'nin özgürlüğüyle ilgilidir" dedikten sonra tarihsel gelişmelerin bunu gösterdiğini, bu defa da Taberi (ö.310/923)'nin tanıklığına sığınarak göstermektedir. Tarihi gelişmelerden kastettiği ise Bizans, İran ve Habeş imparatorlarının Mekke'yi ele geçirmek istemelerine rağmen, oranın hiçbir zaman bir yabancı hakimiyeti altına girmemiş olduğuna kanıt saymaktadır. Bu doğru bir bilgi olmakla beraber eksik ve yanlış bir yorumdur; zira özgürlük sadece bir şehir ya da ülkenin işgal edilmesiyle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir kavramdır. Yazar özgürlük tanımı vermediği için özgürlük anlayışı hakkında fazla bilgi sahibi olamıyoruz. Ancak Fil Vakası ve Ebrehe ordularının Kâbe'yi işgal girişimini tarihi bir veri olarak kullanması da özgürlük ile bağımsızlık arasındaki ayrımı yapamadığını göstermektedir.
"Müreffeh Kent" başlığı altında yazılanlar ise karşımızda bir sanayi kenti olduğu izlenimi uyandırmakta, toz pembe bir tablo çizilerek, ekonomik gelişmişliğin şehir yaşamı için olmazsa olmazlardan olduğu söylenmektedir. Şehrin ekonomik açıdan refahının Hz. İbrahim'den başladığı, onun verimsiz bu topraklar için yaptığı duayla bu şehrin bereketlendiği ve müreffeh hale geldiği dile getirilmektedir. Kur'an’da Hz. İbrahim’in duası dünyevi bir refahtan ziyade oranın maneviyatına, bereketli bir yer olmasına ve dolayısıyla kutsala yöneliktir. Mekke'nin ticari yönden çevre şehirlere göre bir adım önde olması başka bir şeydir, tüm şehrin refah içinde olması başka bir şeydir. Bir avuç Kureyşli’nin yaşadığı müreffeh hayatın tüm şehir halkı tarafından paylaşıldığının sanılması bir yanılsamadır. Mekke'nin müreffeh bir kent olduğu tespiti ağır eleştirileri haketse de sadece aşırı bir yorum olduğunu belirtmekle yetinelim.
"Barış Kenti" tanımlamasını özellikle Haram aylar özelinde dile getiren yazar, Mekkelilerin bu kurala titizlikle uyduğunu belirttikten birkaç satır sonra Müslümanlardan küçük bir gurubun müşriklerden birini öldürdüğünden bahisle haram ayların da pekala ihlal edilebilir olduğunu, kendisiyle çelişme pahasına, zımnen kabul etmiş gözükmektedir.
Mekke için söz konusu dile getirilen nitelemeler içinde ciddiye alınabilecek olan belki sadece "Güvenli Kent" vurgusudur. Zira bu ifade Kur'an'da bizzat dile getirilmektedir. Ancak ümmü'l-kurâ'dan "büyük bir metropol şehir çıkarmak" ya da Beled suresinden belediyecilik (!) çıkarmak gibi garabetler dikkate alındığında, yazarın bu başlık altında dile getirdikleri de ihtiyatlı ele almayı gerektirmektedir. Bir defa Beled ve Tin surelerinde "güvenli kent"e yapılan vurgu şehircilik açısından olmayıp buranın kutsal kent oluşu ile ilgilidir. Zaten ilk surede şehrin üzerine edilen yeminin hemen ardından baba ve oğula, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'e yemin edilmesi bunu gösterdiği gibi, Tin suresinde kutsal Sina Dağı ile birlikte anılması da bunu desteklemektedir. Talan ve yağmacılığın milli bir spor (!) olarak algılandığı bir yerleşim bölgesinde "emin" (güvenli) vurgusu kuşkusuz çok önemlidir. Kur'an, Ankebut (29/67), Kasas (28/57) ve Kureyş (106/4) surelerinde de "güvenli şehir" vurgusunu hissettirir. İslam vahyinin temel bir ilke olarak şehrin güvenli oluşuna yaptığı vurgu, İslam toplumunun büyümesinde büyük bir itici güç kazandırmıştır. Bu yönüyle de emniyet içinde yaşamanın bir imkânı tanınmış olabilir. Zira güvenlik olmadığı takdirde ticaret gelişemez. Dolayısıyla ekonomik, sosyal ve siyasal yaşam sürdürülebilir bir yaşam olmaktan çıkar. Tüm bölgede can güvenliğini sağlayıcı hiçbir kriterin bulunmadığı, gasp ve talanın tek kriter olduğu bir coğrafyada Mekke'ye duyulan güven, istisnaidir ve bu da daha ziyade Kur'an'ın sağladığı, sağlamak istediği bir imkandır. Kur'an açısından bu imkânın olabilirliği Kabe'nin kutsallığıyla doğrudan ilişkilidir. Çevre halkı tarafından Kâbe ve Mekke'ye duyulan engin saygının da bunda etkisi büyük olmalıdır. Ancak yine de belirtmek gerekir ki bu güvenlik, ebedi ve kalıcı değildir. Zira gerek peygamber öncesi gerekse peygamber sonrası dönemde yaşanan olumsuz pek çok örnek bilinmektedir.
Hülasa Yazarın Mekke için dile getirdiği tüm bu betimlemeleri çeşitli açılardan uzun uzun eleştiri konusu yapmak ve tek tek öyle olmadığını ayrıntılı göstermek mümkünse de bu kadarla yetinmek istiyoruz. Ancak biz Cevad Ali'nin kitabında, İslam geldiğinde Mekke de yol (Mufassal, 7/331), sokak (Mufassal, 7/365) ve ev (Mufassal, 5/5) konusunda yer alan bilgilere havale ederek, yazarın söylemek istediklerine yönelik son bir hususa işaret ederek bitirmek istiyoruz.
Mekkelilerin ataları Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'in kurup inşa ettikleri, Kur'an tarafından "güvenli kent" vurgusuyla nitelenen Mekke'nin başına gelenler can yakıcıdır. Hz. Peygamberin vefatından çok kısa bir süre sonra yaşanan karışıklıklarda Husayn b. Nümeyr (ö. 67/686) kumandasındaki Halife ordusu, Mekke önlerine gelerek şehri önce kuşatmış (63/683), sonra da tarumar etmiştir. Yanlış anlaşılmasın bir düşman işgali söz konusu değildir. Halife ordusu dediğimiz, Mekke'nin kendi çocuklarıdır. Bu kuşatma neticesinde kutsal kent mancınıklarla tahrip edilmiş, atılan taşlarla Kâbe neredeyse yok olmakla yüz yüze gelmiş ve şehir tamamen mahvolmuştur. Benzer şekilde Medine'nin başına gelenler de Mekke'de olanları aratmamış; Harre Savaşı'ında (63/683), Hz. Peygamberin mirasının korunması bir yana şehir tümüyle yağmalanmıştır. Bunu yapanlar da düşman ordusunun askerleri değil yine Medine'nin kendi çocuklarıdır.
Kısaca, değil sıradan bir şehir, bizzat Kur’an tarafından güvenilirliğine vurgu yapılan bir şehri dikkate almayan bir bilincin; şehir, mimari, estetik gibi ince duyguları dikkate alması beklenemez. Öyle güzel kent, müreffeh kent, özgür kent, barışcıl kent güzellemeleri ile olacak işler değil bunlar.
Yorumlar
Yorum Gönder