Ana içeriğe atla

Kur'an ve Devlet -II-

Devlet denen aygıtın tanımı farklı açılardan yapılabilirse de özsel olarak "yasa" ve "yasalılık" onun en temel karakteridir. Devlet, belli bir toprak parçasında yasa ve kanuna göre insanların ortak çıkarlarını koruyan, kamusal hizmetler sunan ve toplumsal düzeni sağlayan bir organizasyondur. Kadim dönemden beri kullanılagelen devlet, modern dönem insanın bilincinde farklı çağrışımlarda bulunmaktadır. Bugün devlet başkanı dendiğinde zihne gelenle, kadim dönemde, kral, imparator, sultan, halife ve kağan dendiğinde algılanan şey, işlevsel olarak benzerlik sergilese de mahiyetleri örtüşmemektedir. Devlet insan bilincinin ortaya çıkardığı bir organizasyon olduğundan o, bir kişi tarafından kurulmaz, onu ortak bilinç kurar. Devlet bir halkın örgütlenme yeteneğidir. Türkler, tarih boyunca örgütlenme yeteneği olduğu için çok sayıda devlet kurmuşken aynı durum, Araplar için söylenemez. İbn Haldun (ö. 808/1406), kendisi bir Arap olmasına rağmen,  Arapların devlet kurma yeteneklerinin olmadığını, Mukaddime’de sayfalar dolusu örneklerle kanıtlamaya çalışır.

Tarihte ilk kez Nil, Dicle-Fırat ve İndus nehirlerinin etrafında yaşayan toplumlar, insan eliyle işlenmemiş doğanın esiri olmaktan kurtulduklarında, bu toprakların örgütlü bir biçimde işletilmesi daha önce görülmeyen bir artı ürün (tahıl, balık ve başka yiyecekler) meydana getirmişti. Doğal su yollarının düzeltilmesi ile yiyecek maddelerinin büyük ambarlarda toplanması, çok geniş bir coğrafyaya dağıtılmasını olanaklı kılmıştı. Bu durum kabile içi sorunları ortadan kaldırarak onun yerine devlet örgütlerini tesis etmişti. Aslında bu, Arap coğrafyasında olmayan bir durumdu. Zira bu topraklar çölle kaplıydı. Kendi zamanına göre uygarlığın ölçütü olan ne varsa (yazı, şehir bilinci, devlet vb.) bu bölgeye henüz ulaşmamıştı. Belki belli ölçüde ticaretten söz edilebilirse de bu, zamanın koşulları dikkate alındığında ileri bir seviyeyi göstermemektedir. Zira yazının olmadığı, hesap kitap işlemlerinin yapılamadığı bir ticaret olamayacağı gibi, denizi kullanamayan bir toplumun ticareti de sınırlı olacaktır.

7. yüzyıl itibariyle Bizans ve Sasani devleti arasında sıkışıp kalmış çok sayıda devlet ve krallık varsa da bunların içinde Hicaz bölgesinde kurulmuş bir devlet bulunmamaktadır. Mekke ve Medineliler, insanlığın ilkel dönemlerinin ürünü sayılabilecek kabileler halinde yaşıyordu. Yasasız, devletsiz olan bu kabilelerin kendi kuralları vardı ve bu kabileler yerleşik olmaktan ziyade çoğu itibariyle göçebeydiler. Devlet için gelişmiş bir şehir, şehir için ise çok uzun zamandan beri o bölgede yaşamaya devam eden yerleşik halkların olması gerekiyordu.

Oysa ne Mekke ne de Medine'de yaşayanlar bu kurala pek uymuyordu. Hicaz, coğrafi ve iklimsel olarak uygarlığın uzak bir bölgesindeydi, arazileri de sulak değildi. Çöl, burada yaşayanların tüm siyasal ve toplumsal gelişmelerini belirleyen yegâne unsurdu. Onların göçebe olmaları coğrafi olarak bir nevi yazgılarıydı. Aslında Mekke ve Medine için nispeten bir yerleşiklikten söz edilse de burada da başka problemler vardı. Bunlardan biri, tartıştığı ya da anlaşmazlığa düştüğü bir kabileyi şehirden çıkarmak için ölümüne mücadele ediliyor ve her türlü yol deneniyordu. Mesela Mekke'ye önce Yemenden gelen Cürhümlüler hâkim olmuş, daha sonra Huzaa ve Kinane kabileleri Cürhüm'ü yenerek onları tamamen şehirden çıkarmış, sonra Kureyş'in atası Kusay b. Kilap (ö. 480) Huzaalıları Mekke'nin dışına çıkarmıştı. Kusay ile Hz. Peygamber arasında yaklaşık bir asırlık çok da uzun olmayan bir zaman dilimi dikkate alındığında, bu süre bir şehir kültürünün oluşması için yeterli değildi; zira şehrin (dolayısıyla devletin) en önemli özelliklerinden biri süreklilik arz etmesiydi. Benzer bir durum Medine için de söylenebilir. Tarihi kayıtlar burada yaşayan Yahudilerin, Evs ve Hazrec kabilelerinin de buraya sonradan geldiğini göstermektedir.

Hicaz'da durum böyleyken kuzey ve güney Arabistan, tarihsel olarak uygarlığa hep daha yakındı. Buralarda kurulan şehirler ve bu şehirlerin yönetiminde örnek devlet yapılanmalarına ilişkin belli bir gelişmişlik düzeyinden söz edilebilirdi. Kuzeyde Gassani ve Hirelilerin kurduğu devletler, uygar dünyanın gerisinde değildi. Güney'de ise Main, Sebe ve Himyer krallıkları, Yemen’nin ciddi bir devlet tecrübesine sahip olduğunu göstermekte, ancak Kur’an geldiği dönemde bölge, iç karışıklıklar nedeniyle eski geçmişinden uzaktı.

Tarihi kayıtlar, Hicaz bölgesi ve buranın en önemli şehirleri olan Mekke, Medine ve Taif'in Bizans ve Sasaniler gibi bölgenin iki büyük imparatorluğunun işgaline uğramadığını söylemektedir. Bunun nedeni, bölgenin çöl ve dağlık yapısı sebebiyle buraya asker sevkiyatının zor olduğuna bağlanmaktadır. İşgalci bir devletin elde edeceği ganimet geliri, orduya yapılacak masrafı karşılamıyordu. Zira Hicaz’ın ekonomik anlamda yabancıların ilgisini çekecek bir zenginliği yoktu. Bu nedenle İslâm’ın doğduğu asra kadar Hicaz, Arap Yarımadası’nın bakir ve bağımsız bölgesi olma özelliğini sürdürmüştü. Aslında bölgenin nesiller boyu hiçbir devletin egemenliğine girmeden özgür bir ortamda yaşaması, bazı kaynaklarda artı bir değer olarak ele alınsa da uygarlığın bu bölgeye ulaşmasını ertelediği gibi Peygamberin vefatından sonra sahabe arasında korkunç cinayetlere neden olmuştur. Bu nedenle olsa gerek dünyadan izole yaşayan Araplarda devletin ortaya çıkışı için İslam'ın gelmesi ve geldikten sonra da içselleştirilmesi için üzerinden belli bir zaman geçmesi gerekiyordu. 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, kabileden Devlete geçmeden önce bir ara dönem söz konusudur. Bu ara dönem yaşanmadan kabile yapıları ne denli yetenekli olursa olsun büyük bir sıçrama gerçekleştirilemez. Kabile yapıları üzerinde çalışmalarıyla bilinen Henry Morgan (ö. 1688) şöyle demektedir:

·        "Dünyanın hiçbir yerinde, soy örgütlenmesine dayanan toplumsal kuramlarla ve doğal gelişmeyle bir krallık kurulabilmiş değildir." (Morgan, Eski Toplum, 1/222).

Benzer yerlerde olduğu gibi soy ve kabile örgütlenmesine dayanan Arap toplumunun toplumsal yapısında gerçekte bir devletten değil; sadece kabile şefi, klan üyeleri, aşiret ve aileler etrafında şekillenen bir halktan söz edilebilirdi. Araplar, kabile ve aşiret dışında bir toplum fikrine aşina olmamışlardır.

Coğrafi olarak Hicaz, Şam ve Yemen’i birbirine bağlayan ana ticaret yolunun merkezindeydi. İç kesimlerde, bir devlet yapılanmasının gelişebileceği bir yer yoktur. Ancak Mekke ve Kureyş'in hükmü altında bulunan ve eski hac merkezlerinin koku, deri ve diğer ticari mal pazarlarını koruduğu uzak bir bölge olarak, burası için belli bir gelişmişlikten söz edilebilirse de eğer Hz. Peygamber buradan çıkmasaydı ileride Hicaz Araplarının bir devlet organizasyonu kurabileceği kuşkuludur.

Kusay ile birlikte Mekke'nin büyümesinde en temelde iki gelişmeye vurgu yapılmaktadır: Biri yönetim merkezi olarak Dârunnedve, diğeri ise Kabe merkezli dini ritüellerdir. Bu iki uygulama, Kusay'ı "Mekke şehir devletinin kurucusu" yapar mı emin değiliz; ancak emin olduğumuz Mekke'yi bir "site devleti" yapmaz. Dârunnedve, Kabe'den sonra Mekke'de ilk inşa edilen kamusal bir yerden fazlası değildir. Dolayısıyla ne danışma meclisi olarak çağdaşları ile mukayese edilebilir bir konumdadır ne de yönetim merkezi olabilecek bir donanıma sahiptir. Doğrusu Kusay'dan sonra Mekke'nin fethine kadar burada idari ve yönetim anlamında fazla bir değişiklik olmadığı gibi, Mekke'de, sosyo-politik bir yapılanma olarak kabileciliğin eşlik ettiği yönetim anlayışı dışında devleti hatırlatan bir yapı da bulunmamaktadır. Buna göre, Kureyş çatı yapısı altında üç ana siyasal gurup bulunmakta ve Mekke, bu gurupların aldıkları pozisyonlara göre yönetilmekteydi. İşin ilginci, Hz. Peygamber ve dört halife dönemi de dahil Emevi ve Abbasilere gelinceye kadar tüm bu siyasi gurupların aldıkları pozisyonlar siyasal ve toplumsal gelişmelerde birinci dereceden belirleyici olmuştur. Müslümanların bir devlet olarak ortaya çıkışına kadar yönetimsel tüm ilişkiler bu kabilelerin pozisyonlarına göre belirlenmişti.

Mekke ve Medine'de krallık için bazı isimlerden söz edilmesi orada bir devlet yapılanmasının varlığını göstermez. Mesela Bizans imparatoru adına Mekke hükümdarı olarak Osman b. Huveyris'in taçlandırılması girişiminin oldukça kurgusal olması yanında; bu kişinin Mekke halkının kendi mallarını Suriye pazarlarında satmak için müsaade edilmesi karşılığında onlar adına vergi toplama gibi menfaat devşirmeye yöneliktir..

Benzer şekilde Abdullah b. Ubey b. Selül için de Hz. Peygamber'in oraya hicret etmeden hemen önce Medine kralı olarak taçlandırılması girişiminden söz edilmesi de abartılı yorumlardır ve fazla anlam yüklemeyi gerektirecek bir durum değildir. Zira en azından bir yere kral atamakla devlet kurulmuş olamayacağı gibi bu tür rivayetlerin güvenilirliği de kuşkuludur.

***

Hz. Peygamberin vefatıyla Müslümanlar yönetim anlamında ne yapacağını bilememişti. Ali ve Muaviye arasında yaşananlar en temelde Müslüman toplumu idare etmek ve yönetmek amacı taşıyordu. Sorun şu ki, Müslümanlar dünya ile temas ettikçe bir yönetim biçimini kendi başlarına bulmak zorundaydılar. Nübüvvet tamamlandığına ve artık vahiy gelmeyeceğine göre önlerinde iki seçenek vardı ve ikisi de kabile sistemiyle  ilgiliydi: Müslümanlar ya Ümeyye oğullarından, Muaviye önderliğinde Bizans devlet modelini alıp uygulayacak ya da Haşim oğullarından peygamberin dizi dibinde büyümüş Ali ve oğullarını takip edeceklerdi. Bu gelişmeler ikincil derecededir ve asl olan, Hz. Peygamberden sonra, büyük bir medeniyet projesine dönüşen, kabile ve aşiret yapılanmasından bir devlet organizasyonu çıkaran itici gücün ne olduğudur. Bize göre bu itici gücün iki nedeni bulunmaktadır. Biri Hz. Peygamberin varlığı diğeri ise Kur'an'ın ve dolayısıyla vahyin statik olmayan mesajıdır.

Medine dönemi ile birlikte ortaya çıkan konjonktür, Hz. Peygamberin uzak görüşlülüğü ve yeteneği bu itici gücün tetikleyicisi olmuş, özellikle Huneyn savaşı bu noktada bir kırılma noktası oluşturmuştur. Siyer kaynaklarının işaret ettiği üzere, Hz. Peygamber bu tarihten sonra, sürekli olarak kuzeye doğru yönelme politikası izlemeye başlamış, Medine döneminin sonlarına doğru, peygamberin güneye doğru hiçbir seferi olmamıştır. Taif seferi başta olmak üzere sürekli kuzeye doğru seferler düzenlenmiştir. Hz. Peygamber yaşadığı çağda, büyümenin, gelişmenin, daha güncel ifadeyle uygarlığın kuzeyde olduğunu sezmişti. Bu nedenle kendisine inananları sürekli kuzeye doğru yönlendirmişti. Zira devlet ve şehir kuzeydeydi. Yemen gibi güney bölgesinde de bu iki olgu vardı ancak en azından Kuran’ın geldiği yüzyılda Yemen şanlı geçmişinden çok uzak bir noktadaydı.

Burada Hz. Peygamberin kişisel pozisyonunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Çünkü o'nun hem bir "devlet adamı" hem bir "başkomutan" olarak nitelenmesi sıklıkla dile getirilmekte ve fakat bu durumun onun risalet görevi ile herhangi bir ayırımı gerekli kılıp kılmadığı belirgin olmamaktadır. Oysa böyle bir ayırım gereklidir. Huneyn savaşından sonra onun tartışmasız liderliği, hayatının son dönemine geldiğinde Arabistan'ın neredeyse tek yöneticisi olması onu bir devlet başkanı yapmayacağı gibi bir başkomutan da yapmaz.

Aslında Peygambere yönelik bu nitelemelerin en temelinde Medine vesikasına yüklenen aşırı anlam yatmaktadır. Zira Medine vesikası bir "anayasa" olarak nitelenince doğal olarak bir devlet yapılanmasını çağrıştıracağı açıktır. Hz. Peygamberi bir devlet başkanı olarak gören ve bunun da ittifakla kabul edilen bir olgu olarak sunan yerli ve yabancı kimi kaynaklar, Medine vesikasını bir anayasa olarak kabul etmenin yanında Hz. Peygamberin oluşturduğu siyasal düzenin yarı teokratik bir devlet olarak nitelemektedirler. Ancak bize göre Medine Vesikası bağlamında dile getirilenler söz konusu nitelemeleri çağrıştırsa bile gerçeği bütünü ile resmetmemektedir. Özellikle Montgomery Watt ve Muhammed Hamidullah'ın Medine Vesikası bağlamında yazdıkları, konunun yaygınlaşmasında hayli belirleyici olsa da biz bu tür yorumların aşırı abartmalar içerdiğini belirtme ihtiyacı duyuyoruz. 

Hicaz bölgesinde devlet biçiminde bir organizasyonun olmadığını söylemek, peygamberin hiçbir siyasal öngörüsü olmadığını söylemek değildir. Onun bir siyasası elbette vardı ve bu siyasal hedefi tamamen dini bir muhtevaya sahipti. Çünkü Kuran ona bu görevi bir zorunluluk olarak yüklüyordu, bir tercih olarak değil. Bu görev dnin tebliğ edilmesiydi.

Hz. Peygamber'den devlet yönetimine ilişkin çok sayıda rivayet nakledilmekte ve fakat bunların en meşhur olanlarının bile ciddi güvenilirlik sorunu bulunmaktadır. Örneğin "halifenin Kureyş'ten olması" (Buhari, "Menâkıb", 2 (3050-3051); Müslim, "İmaret", 2) yönündeki meşhur rivayet asırlarca Müslümanların devlet yönetme biçimini tek başına belirlese bile bu sözün peygamberden sadır olmadığı biliniyor. Yine ona atfedilen "hilafet benden sonra otuz yıl sürecek ve daha sonra saltanata dönüşecektir" hadisi (Ebu Davud, "Sünnet", 8; Tirmizi, "Fiten", 48; Beyhaki, Delail, 7/413) ise sadece güvenilirlik sorunu olmayıp Hz. Peygamberin zihninde devlet yönetim biçiminin mevcudiyetiyle uyumlu görünmemektedir. Oysa bizzat onun ağzından Hz. Peygamberin; bir bedeviye karşı söylediği "Ben bir kral değilim, Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum" sözü (İbn Sa'd, Tabakat, 1/7) onun risalet görevi ile fevkalade uyumludur.

Aslında "Medine site devleti" yönündeki ifadeler de beyhude bir öykünmenin dışında hakikat değeri olmayan, retorik söylemlerdir. Peygamber vefat ettiğinde Medine'de bulanan yapı, bir devlet modeli değildir, bir site devleti de değildir. Zira peygamber döneminin adı hilafet değil, risâlet'tir. Peygamber ise devlet başkanı değil, Allah'ın elçisidir, Resulullah’dır. Kendisinden sonra devletin başına kimin geçeceği meselesine Kur'an tarafından hiç temas edilmediği gibi, Peygamberin de bu konuda herhangi bir görüş beyanında bulunmadığı bilinmektedir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...