Ana içeriğe atla

Kur’an ve Özgürlük -I-

Başlıktaki ifade bir oksimoron örneğidir.

Niçin mi?
 
Kur’an ve özgürlük, aynı bağlamda yan yana gelip anlamlı bir terkip oluşturmayacak kavramlar olduğundan,

Oκsýmõron Yunanca (όξύμωρον)’dan batı dillerine girmiş ve bizim de artık sık kullandığımız bir kelimedir. Kelimenin köküne bileşen moron (aptal) ifadesi bugün daha yaygın olarak bilinse de aslında iki zıt, birbiriyle çatışan ve çelişen kavramı bir araya getiren retorik bir söylemdir. Tek kelimelik olabildiği gibi iki kelimeden de meydana gelebilir. Mesela "yalnızız" ifadesi tek kelimelik oksimoron’a örnek iken (yalnızlık çoğul ekini kaldırmaz) bir tamlama halinde; mesela sessiz çığlık, deliksiz boru, tadımlık ziyafet, tek seçenek, özel halk otobüsü vs. gibi çok sayıda kullanımı vardır.
 
İşte Kur’an ve Özgürlük derken bu yazıda, hem yapısal olarak birbirinden farklı iki şeyden hem de birbirine zıt, mantıksal bir çelişkinin mahiyetinden söz edilecektir.

….

İlahiyat ve dini çevrelerde “Kur’an ve Özgürlük” bağlamında yazılanlar sadece içerik açısından sorunlu değil aynı zamanda karmaşıktır da. Zira bunların çoğu; kadim olan ile modern arasındaki ayırımı yapamazken, ayetlerin bağlamını da özensiz ve önemsemez bir tavırla, isteyenin istediği gibi yorumlama serbestisi tanıdığı bir "atış poligonu"na çevirmiştir. Büyük çoğunluğu itibariyle anakronik ve apolojik illet ile malûl bu tür yorum denemeleri, meselenin özüne (mahiyetine) ilişkin hiçbir şey söylememekte; bazıları ise konuyu “dini plüralizm” ya da "inanç özgürlüğü" bağlamında ele almakta ve Kur’an'da Hristiyanlar ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançta olan kimselere tanıdığı haklardan söz etmektedirler.

Kur’an ve Özgürlük, ontolojik olarak iki farklı varlık düzeyine sahip olduğundan epistemolojik olarak da birlikte temellendirilmesi pek kolay olmayan alanlardır. Bu konuda ilahiyatçı akademisyenlerin yukarıda çerçevesi çizilen alanda söylediklerini dikkate almak zorunda değiliz. Doğrusu bunlar içinde ciddiye alınır bir bakış açısı da bulunmamaktadır.

Önce özgürlük kelimesinden başlayalım.

Özgürlük, dilimizde hürriyet kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılır. Kelimenin art süremli (diyakronik) geçmişi şimdilik bir yana, diğer dillerdeki kullanımları da benzer şekilde "kölenin azat edilmesi" anlamıyla yakından ilgilidir. Arapçada hür, İbranicede hôr/hawr, Yunancada elefterya (ελευθερία), Latince libertas, İngilizcede freedom, Fransızcada liberté, Almancada freheit, Farsçada azadi kelimeleri hemen hemen benzer anlamlara gelmektedir. Bu kullanımlardan Latince kökenden gelen libertas’dan, Fransızcaya geçen liberté sözcüğünün dünyaya Fransız devriminin bir armağanı olması tesadüfi değildir.

"Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" mottosu, ikinci meşrutiyetle birlikte bizde de "hürriyet, müsavat, uhuvvet" şeklinde tam bir adaptasyon ile aynen kopyalanmış ve fakat bu kavramların içeriği üzerinde pek düşünülmemiş, düşünülse bile ciddiye alınır metinler ortaya konulamamıştır.

Peki niçin bu böyledir?

Ne yazık ki İslam tarihi, özgürlük söz konusu olduğunda, bembeyaz boş bir sayfadır. Üzerinde hiçbir işlem yapılmamış, sayfalara dökülmemiş, birkaç sayfa bile olsa sağlam bir metin üretilememiştir. “Kur’an ve Kölelik” başlıklı yazıda temas edildiği gibi, Müslümanların köleliğin kaldırılmasında nasıl ki en ufak bir katkıları olmamışsa, özgürlük konusunda da -en azından- Müslüman düşünürlerin ciddi bir katkısından söz edilemez.

Oysa Avrupa tarihinin neredeyse son beş asırlık geçmişi, bu konunun tartışılması ile geçmiştir. Çok büyük kavgaların, tartışmaların yapıldığı Kutsal Kitap ve Özgürlük ilişkisi binlerce insanın canına mâl olmuş, çok kanlı çatışmalar neticesinde özgürlüklerin önünde en büyük iki engelden kilise ve din adamlarının hakimiyeti yerle bir edilmiştir. Dolayısıyla burada ele almaya çalıştığımız Kur’an ve Özgürlük sorunu onlar açısından da Kutsal Kitap ve Özgürlük sorunu ile mahiyet açısından benzerlikler gösterir. Aradaki fark onların bu meselenin üzerine duygusal değil ussal olarak cesaretle gitme iradesi göstermeleridir.

Peki bunu nasıl yapmışlardır?

Önce düşüncede. Düşünce adamlarının çözümlemeleri bir süre sonra eylem alanına dökülmüş, meşhur Fransız İhtilalinin mottosu olan “özgürlük!” nidaları ile pratik alana intikal etmiş, sonrasında ise dünya artık bir daha eski dünya olmaktan çıkmıştır.

Bu dönüşümü sağlayan düşünce adamları arasında pek çok isim sayılabilirse de bunlar arasında birisi var ki insanlık tarihinde istisnaidir: Bu kişi, aslen bir Yahudi ailenin çocuğu olan Baruch Spinoza (ö. 1677)’dır.

Aslında Spinoza’dan sonra özgürlükler konusunda alınan mesafe inanılmazdı. Aydınlanma çağı tam bir özgürlükler çağıydı. Özellikle Kant (ö. 1804) tarafından bu çağın sembolü haline gelen sapere aude; "ergin olmak, yani anne-baba da dahil başka birinin yol göstericiliği olmadan yürümek” anlamına geliyordu ve bu ise bireyin özgür olmasının biricik şartıydı.

Politik olarak köleliğin tümden kaldırıldığı 19. Asrın sonlarından çok önce özellikle Spinoza tarafından teorik olarak temellendirilen din ve özgürlük konusu kapıyı çoktan aralamıştı. 17 ve 18. Yüzyıllar boyunca insan onurunu zedeleyen her şeye karşı bir bilinç gelişmişti. İşte Spinoza bu bilincin din ile ilişkisi üzerine kafa yoranların en başında geliyordu.

Kutsal Kitap ve Özgürlük sorunu onun en çok kafa yorduğu bir alandı. Spinoza’nın bu konudaki düşüncelerini biraz erteleyerek önce Kur’an ve Özgürlük ilişkisine, Kur’an’da özgürlüğe dair ne olup olmadığına kısa değinilerde bulunulacaktır.

***

Kur’an’dan bir özgürlük manifestosu çıkmayacağı, çıkarılamayacağı için, zorlama teviller yapma yoluna gitmek yerine, daha başlangıçta bu konudaki düşüncenin abartılı bir yorum olduğu özellikle belirtilmelidir. Ancak Kur’an’da özgürlüğe ilişkin gerek kavramsal gerekse olgusal bir çıkarımda bulunulamayacağını söylemek, Kur’an'a bir eksiklik getirmeyeceği gibi ondan böyle bir şey de beklenemez.

Kur’an ve özgürlük, iki farklı dünyanın dilidir. Kur’an vahyin ürünüdür, özgürlük ise aklın. Biri kadim, kutsal ve ilahi alana ait bir terim iken diğeri modern, seküler ve profan bir alana aittir; dolayısıyla ontolojik olarak bir kesişim kümesi bulunmamaktadır. Mahiyetleri dikkate alınmadan aralarında bir korelasyondan söz edilmesi ancak iki türlü mümkün olabilir. Ya metnin söylemediğini ona söyletmekle ya da bilgisizlikle.

Ne demek istediğimizi biraz daha açık hale getirebilmek için bir kısım karşılaştırmalar yaparak ilerlemeyi deneyelim:

Kur’an’ın, içinde nüzul ettiği dünya "düzenli bir evren" öngörüyordu. Bu düzenli evren; ay altı alem ve ay üstü alem ayırımı ile kesin çizgilerle ayrılıyordu, oysa bu ayırımlar artık hiçbir anlam ifade etmiyor.

Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünya hareket etmiyordu, sabit ve yerinde duruyordu. Oysa şimdi böyle mi?

Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dönem "dünya merkezli" idi oysa Kopernik (ö. 1543), De revolutionbus orbium coelestium (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli ünlü kitabıyla bunun yanlış olduğunu ve evrenin "güneş merkezli" olduğunu söylemesi üzerinden beş asır geçti.

Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünyada insanlar monarşi ile yönetiliyordu; krallar ve imparatorlar vardı. Oysa 19. Yüzyıl ile birlikte monarşiler yıkıldı, krallar ve imparatorlar tahtlarından alaşağı edildi.

Kur’an nazil olduğu dönemde tüm dünyada insanların yaşam biçimi itaat ve boyun eğmek üzerineydi. Oysa Aydınlanma ile birlikte Özgürlükler Çağı başlamış oldu.

Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünyada yasalar Tanrısaldı. Oysa modern dönemde anayasaları insanlar yapıyor.

Kur’an’ın nazil olduğu dünyada zaman, mekan ve insan kutsaldı, oysa modern dönemle birlikte tüm kutsallar birer bire ortadan kalktı. Artık aylar, günler ve gecelere herhangi bir kutsallık atfedilmiyor. Mekke, Medine, Kudüs’ün kutsallığı paranteze alınsa bile kimse Bağdat’a, Şam’a ya da İstanbul’a herhangi bir kutsallık atfetmiyor. Zamansal ve mekânsal değil sadece artık insanın (atalar kültü) kutsallığından da söz edilmiyor.

Kuşkusuz bu küçük mukayeseler çok daha genişletilebilir. Dile getirilen bu mukayeseler konunun anlaşılmasında küçük de olsa bir perspektif sunabilir ve meselenin anlaşılmasını kolaylaştırabilir.

Müslümanlar asırlar boyu, köleci bir düzenin sahipleri olarak bugün bile, özgürlük konusundaki tavır ve tutumlarında en ufak bir değişiklik göstermemektedirler. Batıda özgürlükler çağı çok uzun mesafeler alırken, bizde ve İslam dünyasında süreç hiç de aynı olmamıştır. Daha 1842'lerde, İslam coğrafyasında ki bilinç seviyesini göstermesi bakımından, Batıdan gelen yoğun özgürlük talepleri karşısında Sultan'ın verdiği cevap ilginçtir:
      • "Köle ticareti, Adem'in oğullarının zamanından bugüne kadar, üzerinde bütün inanç grupları ve ulusların hemfikir olduğu bir meseledir." (Lewis, Orta Doğuda Irk Kavramı ve Kölelik, 1).
Köleliğin varlığını Hz. Adem (ilk insan) ile ilişkilendiren bu bakış açısı tekil olmayıp genel olarak bir zihniyetin dışa vurumudur. Bu zihinsel tutumun siyasal ve toplumsal kökenlerine inilmeden, cerahate dönüşmüş bu yaraya köklü bir neşter vurmadan meselenin çözümü ve anlaşılır olması da pek mümkün görünmemektedir.

Peki bu bakış açısında Kur’an'ın bir dahli var mıdır?

Müslümanların asırlar boyu köleliği içselleştirmelerinde vahyin belirleyiciliğinin rolü siyasal, toplumsal ve psikolojik yönleri son noktaya kadar götürülmeden, çok derinlikli çalışmalar yapılmadan bu soru cevaplanabilir görülmüyor. Biz bu yazıyla, sadece topoğrafya'yı görmeye ve göstermeye çalışıyoruz.

Bugün bilinen anlamda özgürlüğe ilişkin Kur’an’dan bir ayet bulmak ancak çok zorlama teviller ile mümkün olabilir.

Öte yandan İslam dünyası, özgürlüğü ne olduğu üzerinden değil ne olmadığı üzerinden tanımlamaktadır: Mesela özgürlük, köle olmamaktır.

Peki ama özgürlük sadece köle olmamak mıdır?

Özgürlüğe ilişkin bir tanım olmamasına karşı köleliğe dair Kur’an'dan oldukça malzeme bulmak mümkündür. Ancak burada konumuz kölelik değildir.

Kur’an’da özgürlüğe işaret eden ne vardır?

Hemen söyleyelim. Kur’an'da özgürlük kavramı yer almaz. Sadece kelime düzeyinde birkaç ayette geçen hür, tahrir ve muharrar gibi üçü de aynı kökten türeyen tek bir kullanımdan söz edilebilir.

Hür kelimesi Arapçada özgürlük anlamına gelse de dil alimleri kelimenin soğuğun karşıtı olan harr kelimesiyle ilişkilendirmektedirler. (İbn Manzur, 827; Cevheri, 2/636; Zebidi, 910/570; İsfehani, 111). Kabaca sıcaklık (hararet) anlamına gelen har, Arapların deneysel ve tecrübi geleneklerine dayanır ve coğrafyanın vazgeçilmez niteliklerinden biridir. Kur’an’da cehennemin bu kelime ile nitelenmesi boşuna değildir:
      • ·(وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ). "Sıcakta sefere çıkmayın." dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır!" (Tevbe, 9/81)
Psikolojik olarak, köleleri tanımlayan soğukluk (bürudet) karşısında soylu ve asillerin (hür olanların) sıcaklık (hararet) ile nitelenmeleri ilginçtir. Buna göre hür olan, köleden farklı olarak kendisini soylu nitelikler elde etmeye yönelten sıcak bir coşkuya sahiptir, oysa köle sadece efendisine karşı değil yaşamın kendisine karşı da soğuktur.

Ali İmran 2/35'de geçen kullanımda, Hz. Meryem’in karnındaki bebeği Allah’a adaması, muharrar kelimesi ile anlatılmakta ve şöyle denilmektedir:
      • "Rabbim, karnımda olanı azad edilmek (özgürlüğe kavuşmak) üzere sana adadım, benden kabul buyur." (نذرت لك ما في بطني محررا فتقبل مني)
Müfessirler Kur’an’da bir tek kullanımlık bu ifadeyi kölelik ile ilişkilendirmektedirler. İlk dönem tabiinin ileri gelenlerinden Şabi (ö. 104/722)'ye göre kelime "mabede hizmetçi olmak", "dünya işlerinden uzak olmak" gibi anlamlarda yorumlanmıştır. En erken kayıtlarda yer alan bu yorum sonraki dönem müfessirleri tarafından devam ettirilmiştir:
      • · Taberi kelimeyi "Kilise'ye hizmet eden hizmetçi" (خدمتك وخدمة قُدْسك في الكنيسة حبستُه على) şeklinde yorumlamıştır. (Taberi, 5/331).
      • · Kurtubi ise aynı zamanda köle anlamına gelen ğulam kelimesi (غُلَامًا مُحَرَّرًا) ile ilişkilendirmiştir. Bunun yanında "kiliseye hizmet eden, orada (gönüllü) hapsedilen" (خَادِمًا لِلْكَنِيسَةِ حَبِيسًا عَلَيْهَا) şeklinde değerlendirmiştir. (Kurtubi, 5/100)
      • · İbn Atiyye ve Suyuti muharrar kelimesini benzer şekilde tekrar etmektedirler: "evine hizmet için hapsedilen" (حبيسا على خدمة بيتك) ve (عتيقاً خالصاً من شواغل الدنيا لخدمة بيتك المقدّس). (İbn Atiyye, 1/424; Suyuti, 3/516).
      • Müfessir Razi, muharrar kelimesi üzerinden, Hz. Meryem'in yaşadığı dönemin bir adetinden söz etmektedir: Buna göre özgürlüğüne kavuşturulan kimseler, buluğa erinceye kadar havrada kalıyor, oranın hizmetlerini görüyor, sonra da burada kalıp kalmama hususunda muhayyer bırakıyorlardı. Eğer çocuk burada kalmayı istemeyip gitmek isterse, gidiyordu. Ama kalmayı isterse, artık bundan sonra oradan bir daha ayrılamazdı. Bütün peygamberlerin neslinde, Beytu’l-Makdis’e adanmış bir hizmetçi bulunmaktadır, dedikten sonra aynı ifadeleri tekrar etmektedir: (كان المحرر يجعل في الكنيسة يقوم بخدمتها) (Razi, 8/27).
Görüldüğü üzere en erken dönemden itibaren klasik dönem müfessirlerinin çoğu kelimeyi özgürlük anlamıyla değil, hizmetkârlık ve kölelik ile ilişkilendirmektedirler.

Ama ya bugün?

Bu kelime üzerinden çok derin analizler (!) yapılmakta, önüne gelen istediğimi anlamı vermektedir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...