Başlıktaki ifade bir oksimoron örneğidir.
Niçin mi?
Kur’an ve özgürlük, aynı bağlamda yan yana gelip anlamlı bir terkip oluşturmayacak kavramlar olduğundan,
İşte Kur’an ve Özgürlük derken bu yazıda, hem yapısal olarak birbirinden farklı iki şeyden hem de birbirine zıt, mantıksal bir çelişkinin mahiyetinden söz edilecektir.
….
İlahiyat ve dini çevrelerde “Kur’an ve Özgürlük” bağlamında yazılanlar sadece içerik açısından sorunlu değil aynı zamanda karmaşıktır da. Zira bunların çoğu; kadim olan ile modern arasındaki ayırımı yapamazken, ayetlerin bağlamını da özensiz ve önemsemez bir tavırla, isteyenin istediği gibi yorumlama serbestisi tanıdığı bir "atış poligonu"na çevirmiştir. Büyük çoğunluğu itibariyle anakronik ve apolojik illet ile malûl bu tür yorum denemeleri, meselenin özüne (mahiyetine) ilişkin hiçbir şey söylememekte; bazıları ise konuyu “dini plüralizm” ya da "inanç özgürlüğü" bağlamında ele almakta ve Kur’an'da Hristiyanlar ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançta olan kimselere tanıdığı haklardan söz etmektedirler.
Kur’an ve Özgürlük, ontolojik olarak iki farklı varlık düzeyine sahip olduğundan epistemolojik olarak da birlikte temellendirilmesi pek kolay olmayan alanlardır. Bu konuda ilahiyatçı akademisyenlerin yukarıda çerçevesi çizilen alanda söylediklerini dikkate almak zorunda değiliz. Doğrusu bunlar içinde ciddiye alınır bir bakış açısı da bulunmamaktadır.
Önce özgürlük kelimesinden başlayalım.
Özgürlük, dilimizde hürriyet kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılır. Kelimenin art süremli (diyakronik) geçmişi şimdilik bir yana, diğer dillerdeki kullanımları da benzer şekilde "kölenin azat edilmesi" anlamıyla yakından ilgilidir. Arapçada hür, İbranicede hôr/hawr, Yunancada elefterya (ελευθερία), Latince libertas, İngilizcede freedom, Fransızcada liberté, Almancada freheit, Farsçada azadi kelimeleri hemen hemen benzer anlamlara gelmektedir. Bu kullanımlardan Latince kökenden gelen libertas’dan, Fransızcaya geçen liberté sözcüğünün dünyaya Fransız devriminin bir armağanı olması tesadüfi değildir.
"Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" mottosu, ikinci meşrutiyetle birlikte bizde de "hürriyet, müsavat, uhuvvet" şeklinde tam bir adaptasyon ile aynen kopyalanmış ve fakat bu kavramların içeriği üzerinde pek düşünülmemiş, düşünülse bile ciddiye alınır metinler ortaya konulamamıştır.
Peki niçin bu böyledir?
Ne yazık ki İslam tarihi, özgürlük söz konusu olduğunda, bembeyaz boş bir sayfadır. Üzerinde hiçbir işlem yapılmamış, sayfalara dökülmemiş, birkaç sayfa bile olsa sağlam bir metin üretilememiştir. “Kur’an ve Kölelik” başlıklı yazıda temas edildiği gibi, Müslümanların köleliğin kaldırılmasında nasıl ki en ufak bir katkıları olmamışsa, özgürlük konusunda da -en azından- Müslüman düşünürlerin ciddi bir katkısından söz edilemez.
Oysa Avrupa tarihinin neredeyse son beş asırlık geçmişi, bu konunun tartışılması ile geçmiştir. Çok büyük kavgaların, tartışmaların yapıldığı Kutsal Kitap ve Özgürlük ilişkisi binlerce insanın canına mâl olmuş, çok kanlı çatışmalar neticesinde özgürlüklerin önünde en büyük iki engelden kilise ve din adamlarının hakimiyeti yerle bir edilmiştir. Dolayısıyla burada ele almaya çalıştığımız Kur’an ve Özgürlük sorunu onlar açısından da Kutsal Kitap ve Özgürlük sorunu ile mahiyet açısından benzerlikler gösterir. Aradaki fark onların bu meselenin üzerine duygusal değil ussal olarak cesaretle gitme iradesi göstermeleridir.
Peki bunu nasıl yapmışlardır?
Önce düşüncede. Düşünce adamlarının çözümlemeleri bir süre sonra eylem alanına dökülmüş, meşhur Fransız İhtilalinin mottosu olan “özgürlük!” nidaları ile pratik alana intikal etmiş, sonrasında ise dünya artık bir daha eski dünya olmaktan çıkmıştır.
Bu dönüşümü sağlayan düşünce adamları arasında pek çok isim sayılabilirse de bunlar arasında birisi var ki insanlık tarihinde istisnaidir: Bu kişi, aslen bir Yahudi ailenin çocuğu olan Baruch Spinoza (ö. 1677)’dır.
Aslında Spinoza’dan sonra özgürlükler konusunda alınan mesafe inanılmazdı. Aydınlanma çağı tam bir özgürlükler çağıydı. Özellikle Kant (ö. 1804) tarafından bu çağın sembolü haline gelen sapere aude; "ergin olmak, yani anne-baba da dahil başka birinin yol göstericiliği olmadan yürümek” anlamına geliyordu ve bu ise bireyin özgür olmasının biricik şartıydı.
Politik olarak köleliğin tümden kaldırıldığı 19. Asrın sonlarından çok önce özellikle Spinoza tarafından teorik olarak temellendirilen din ve özgürlük konusu kapıyı çoktan aralamıştı. 17 ve 18. Yüzyıllar boyunca insan onurunu zedeleyen her şeye karşı bir bilinç gelişmişti. İşte Spinoza bu bilincin din ile ilişkisi üzerine kafa yoranların en başında geliyordu.
Kutsal Kitap ve Özgürlük sorunu onun en çok kafa yorduğu bir alandı. Spinoza’nın bu konudaki düşüncelerini biraz erteleyerek önce Kur’an ve Özgürlük ilişkisine, Kur’an’da özgürlüğe dair ne olup olmadığına kısa değinilerde bulunulacaktır.
***
Kur’an’dan bir özgürlük manifestosu çıkmayacağı, çıkarılamayacağı için, zorlama teviller yapma yoluna gitmek yerine, daha başlangıçta bu konudaki düşüncenin abartılı bir yorum olduğu özellikle belirtilmelidir. Ancak Kur’an’da özgürlüğe ilişkin gerek kavramsal gerekse olgusal bir çıkarımda bulunulamayacağını söylemek, Kur’an'a bir eksiklik getirmeyeceği gibi ondan böyle bir şey de beklenemez.
Kur’an ve özgürlük, iki farklı dünyanın dilidir. Kur’an vahyin ürünüdür, özgürlük ise aklın. Biri kadim, kutsal ve ilahi alana ait bir terim iken diğeri modern, seküler ve profan bir alana aittir; dolayısıyla ontolojik olarak bir kesişim kümesi bulunmamaktadır. Mahiyetleri dikkate alınmadan aralarında bir korelasyondan söz edilmesi ancak iki türlü mümkün olabilir. Ya metnin söylemediğini ona söyletmekle ya da bilgisizlikle.
Ne demek istediğimizi biraz daha açık hale getirebilmek için bir kısım karşılaştırmalar yaparak ilerlemeyi deneyelim:
Kur’an’ın, içinde nüzul ettiği dünya "düzenli bir evren" öngörüyordu. Bu düzenli evren; ay altı alem ve ay üstü alem ayırımı ile kesin çizgilerle ayrılıyordu, oysa bu ayırımlar artık hiçbir anlam ifade etmiyor.
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünya hareket etmiyordu, sabit ve yerinde duruyordu. Oysa şimdi böyle mi?
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dönem "dünya merkezli" idi oysa Kopernik (ö. 1543), De revolutionbus orbium coelestium (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli ünlü kitabıyla bunun yanlış olduğunu ve evrenin "güneş merkezli" olduğunu söylemesi üzerinden beş asır geçti.
Müslümanlar asırlar boyu, köleci bir düzenin sahipleri olarak bugün bile, özgürlük konusundaki tavır ve tutumlarında en ufak bir değişiklik göstermemektedirler. Batıda özgürlükler çağı çok uzun mesafeler alırken, bizde ve İslam dünyasında süreç hiç de aynı olmamıştır. Daha 1842'lerde, İslam coğrafyasında ki bilinç seviyesini göstermesi bakımından, Batıdan gelen yoğun özgürlük talepleri karşısında Sultan'ın verdiği cevap ilginçtir:
Bugün bilinen anlamda özgürlüğe ilişkin Kur’an’dan bir ayet bulmak ancak çok zorlama teviller ile mümkün olabilir.
Öte yandan İslam dünyası, özgürlüğü ne olduğu üzerinden değil ne olmadığı üzerinden tanımlamaktadır: Mesela özgürlük, köle olmamaktır.
Peki ama özgürlük sadece köle olmamak mıdır?
Özgürlüğe ilişkin bir tanım olmamasına karşı köleliğe dair Kur’an'dan oldukça malzeme bulmak mümkündür. Ancak burada konumuz kölelik değildir.
Kur’an’da özgürlüğe işaret eden ne vardır?
Hemen söyleyelim. Kur’an'da özgürlük kavramı yer almaz. Sadece kelime düzeyinde birkaç ayette geçen hür, tahrir ve muharrar gibi üçü de aynı kökten türeyen tek bir kullanımdan söz edilebilir.
Hür kelimesi Arapçada özgürlük anlamına gelse de dil alimleri kelimenin soğuğun karşıtı olan harr kelimesiyle ilişkilendirmektedirler. (İbn Manzur, 827; Cevheri, 2/636; Zebidi, 910/570; İsfehani, 111). Kabaca sıcaklık (hararet) anlamına gelen har, Arapların deneysel ve tecrübi geleneklerine dayanır ve coğrafyanın vazgeçilmez niteliklerinden biridir. Kur’an’da cehennemin bu kelime ile nitelenmesi boşuna değildir:
Ali İmran 2/35'de geçen kullanımda, Hz. Meryem’in karnındaki bebeği Allah’a adaması, muharrar kelimesi ile anlatılmakta ve şöyle denilmektedir:
Ama ya bugün?
Bu kelime üzerinden çok derin analizler (!) yapılmakta, önüne gelen istediğimi anlamı vermektedir.
Niçin mi?
Kur’an ve özgürlük, aynı bağlamda yan yana gelip anlamlı bir terkip oluşturmayacak kavramlar olduğundan,
Oκsýmõron Yunanca (όξύμωρον)’dan batı dillerine girmiş ve bizim de artık sık kullandığımız bir kelimedir. Kelimenin köküne bileşen moron (aptal) ifadesi bugün daha yaygın olarak bilinse de aslında iki zıt, birbiriyle çatışan ve çelişen kavramı bir araya getiren retorik bir söylemdir. Tek kelimelik olabildiği gibi iki kelimeden de meydana gelebilir. Mesela "yalnızız" ifadesi tek kelimelik oksimoron’a örnek iken (yalnızlık çoğul ekini kaldırmaz) bir tamlama halinde; mesela sessiz çığlık, deliksiz boru, tadımlık ziyafet, tek seçenek, özel halk otobüsü vs. gibi çok sayıda kullanımı vardır.
İşte Kur’an ve Özgürlük derken bu yazıda, hem yapısal olarak birbirinden farklı iki şeyden hem de birbirine zıt, mantıksal bir çelişkinin mahiyetinden söz edilecektir.
….
İlahiyat ve dini çevrelerde “Kur’an ve Özgürlük” bağlamında yazılanlar sadece içerik açısından sorunlu değil aynı zamanda karmaşıktır da. Zira bunların çoğu; kadim olan ile modern arasındaki ayırımı yapamazken, ayetlerin bağlamını da özensiz ve önemsemez bir tavırla, isteyenin istediği gibi yorumlama serbestisi tanıdığı bir "atış poligonu"na çevirmiştir. Büyük çoğunluğu itibariyle anakronik ve apolojik illet ile malûl bu tür yorum denemeleri, meselenin özüne (mahiyetine) ilişkin hiçbir şey söylememekte; bazıları ise konuyu “dini plüralizm” ya da "inanç özgürlüğü" bağlamında ele almakta ve Kur’an'da Hristiyanlar ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançta olan kimselere tanıdığı haklardan söz etmektedirler.
Kur’an ve Özgürlük, ontolojik olarak iki farklı varlık düzeyine sahip olduğundan epistemolojik olarak da birlikte temellendirilmesi pek kolay olmayan alanlardır. Bu konuda ilahiyatçı akademisyenlerin yukarıda çerçevesi çizilen alanda söylediklerini dikkate almak zorunda değiliz. Doğrusu bunlar içinde ciddiye alınır bir bakış açısı da bulunmamaktadır.
Önce özgürlük kelimesinden başlayalım.
Özgürlük, dilimizde hürriyet kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılır. Kelimenin art süremli (diyakronik) geçmişi şimdilik bir yana, diğer dillerdeki kullanımları da benzer şekilde "kölenin azat edilmesi" anlamıyla yakından ilgilidir. Arapçada hür, İbranicede hôr/hawr, Yunancada elefterya (ελευθερία), Latince libertas, İngilizcede freedom, Fransızcada liberté, Almancada freheit, Farsçada azadi kelimeleri hemen hemen benzer anlamlara gelmektedir. Bu kullanımlardan Latince kökenden gelen libertas’dan, Fransızcaya geçen liberté sözcüğünün dünyaya Fransız devriminin bir armağanı olması tesadüfi değildir.
"Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" mottosu, ikinci meşrutiyetle birlikte bizde de "hürriyet, müsavat, uhuvvet" şeklinde tam bir adaptasyon ile aynen kopyalanmış ve fakat bu kavramların içeriği üzerinde pek düşünülmemiş, düşünülse bile ciddiye alınır metinler ortaya konulamamıştır.
Peki niçin bu böyledir?
Ne yazık ki İslam tarihi, özgürlük söz konusu olduğunda, bembeyaz boş bir sayfadır. Üzerinde hiçbir işlem yapılmamış, sayfalara dökülmemiş, birkaç sayfa bile olsa sağlam bir metin üretilememiştir. “Kur’an ve Kölelik” başlıklı yazıda temas edildiği gibi, Müslümanların köleliğin kaldırılmasında nasıl ki en ufak bir katkıları olmamışsa, özgürlük konusunda da -en azından- Müslüman düşünürlerin ciddi bir katkısından söz edilemez.
Oysa Avrupa tarihinin neredeyse son beş asırlık geçmişi, bu konunun tartışılması ile geçmiştir. Çok büyük kavgaların, tartışmaların yapıldığı Kutsal Kitap ve Özgürlük ilişkisi binlerce insanın canına mâl olmuş, çok kanlı çatışmalar neticesinde özgürlüklerin önünde en büyük iki engelden kilise ve din adamlarının hakimiyeti yerle bir edilmiştir. Dolayısıyla burada ele almaya çalıştığımız Kur’an ve Özgürlük sorunu onlar açısından da Kutsal Kitap ve Özgürlük sorunu ile mahiyet açısından benzerlikler gösterir. Aradaki fark onların bu meselenin üzerine duygusal değil ussal olarak cesaretle gitme iradesi göstermeleridir.
Peki bunu nasıl yapmışlardır?
Önce düşüncede. Düşünce adamlarının çözümlemeleri bir süre sonra eylem alanına dökülmüş, meşhur Fransız İhtilalinin mottosu olan “özgürlük!” nidaları ile pratik alana intikal etmiş, sonrasında ise dünya artık bir daha eski dünya olmaktan çıkmıştır.
Bu dönüşümü sağlayan düşünce adamları arasında pek çok isim sayılabilirse de bunlar arasında birisi var ki insanlık tarihinde istisnaidir: Bu kişi, aslen bir Yahudi ailenin çocuğu olan Baruch Spinoza (ö. 1677)’dır.
Aslında Spinoza’dan sonra özgürlükler konusunda alınan mesafe inanılmazdı. Aydınlanma çağı tam bir özgürlükler çağıydı. Özellikle Kant (ö. 1804) tarafından bu çağın sembolü haline gelen sapere aude; "ergin olmak, yani anne-baba da dahil başka birinin yol göstericiliği olmadan yürümek” anlamına geliyordu ve bu ise bireyin özgür olmasının biricik şartıydı.
Politik olarak köleliğin tümden kaldırıldığı 19. Asrın sonlarından çok önce özellikle Spinoza tarafından teorik olarak temellendirilen din ve özgürlük konusu kapıyı çoktan aralamıştı. 17 ve 18. Yüzyıllar boyunca insan onurunu zedeleyen her şeye karşı bir bilinç gelişmişti. İşte Spinoza bu bilincin din ile ilişkisi üzerine kafa yoranların en başında geliyordu.
Kutsal Kitap ve Özgürlük sorunu onun en çok kafa yorduğu bir alandı. Spinoza’nın bu konudaki düşüncelerini biraz erteleyerek önce Kur’an ve Özgürlük ilişkisine, Kur’an’da özgürlüğe dair ne olup olmadığına kısa değinilerde bulunulacaktır.
***
Kur’an’dan bir özgürlük manifestosu çıkmayacağı, çıkarılamayacağı için, zorlama teviller yapma yoluna gitmek yerine, daha başlangıçta bu konudaki düşüncenin abartılı bir yorum olduğu özellikle belirtilmelidir. Ancak Kur’an’da özgürlüğe ilişkin gerek kavramsal gerekse olgusal bir çıkarımda bulunulamayacağını söylemek, Kur’an'a bir eksiklik getirmeyeceği gibi ondan böyle bir şey de beklenemez.
Kur’an ve özgürlük, iki farklı dünyanın dilidir. Kur’an vahyin ürünüdür, özgürlük ise aklın. Biri kadim, kutsal ve ilahi alana ait bir terim iken diğeri modern, seküler ve profan bir alana aittir; dolayısıyla ontolojik olarak bir kesişim kümesi bulunmamaktadır. Mahiyetleri dikkate alınmadan aralarında bir korelasyondan söz edilmesi ancak iki türlü mümkün olabilir. Ya metnin söylemediğini ona söyletmekle ya da bilgisizlikle.
Ne demek istediğimizi biraz daha açık hale getirebilmek için bir kısım karşılaştırmalar yaparak ilerlemeyi deneyelim:
Kur’an’ın, içinde nüzul ettiği dünya "düzenli bir evren" öngörüyordu. Bu düzenli evren; ay altı alem ve ay üstü alem ayırımı ile kesin çizgilerle ayrılıyordu, oysa bu ayırımlar artık hiçbir anlam ifade etmiyor.
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünya hareket etmiyordu, sabit ve yerinde duruyordu. Oysa şimdi böyle mi?
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dönem "dünya merkezli" idi oysa Kopernik (ö. 1543), De revolutionbus orbium coelestium (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli ünlü kitabıyla bunun yanlış olduğunu ve evrenin "güneş merkezli" olduğunu söylemesi üzerinden beş asır geçti.
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünyada insanlar monarşi ile yönetiliyordu; krallar ve imparatorlar vardı. Oysa 19. Yüzyıl ile birlikte monarşiler yıkıldı, krallar ve imparatorlar tahtlarından alaşağı edildi.
Kur’an nazil olduğu dönemde tüm dünyada insanların yaşam biçimi itaat ve boyun eğmek üzerineydi. Oysa Aydınlanma ile birlikte Özgürlükler Çağı başlamış oldu.
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünyada yasalar Tanrısaldı. Oysa modern dönemde anayasaları insanlar yapıyor.
Kur’an’ın nazil olduğu dünyada zaman, mekan ve insan kutsaldı, oysa modern dönemle birlikte tüm kutsallar birer bire ortadan kalktı. Artık aylar, günler ve gecelere herhangi bir kutsallık atfedilmiyor. Mekke, Medine, Kudüs’ün kutsallığı paranteze alınsa bile kimse Bağdat’a, Şam’a ya da İstanbul’a herhangi bir kutsallık atfetmiyor. Zamansal ve mekânsal değil sadece artık insanın (atalar kültü) kutsallığından da söz edilmiyor.
Kuşkusuz bu küçük mukayeseler çok daha genişletilebilir. Dile getirilen bu mukayeseler konunun anlaşılmasında küçük de olsa bir perspektif sunabilir ve meselenin anlaşılmasını kolaylaştırabilir.
Kur’an nazil olduğu dönemde tüm dünyada insanların yaşam biçimi itaat ve boyun eğmek üzerineydi. Oysa Aydınlanma ile birlikte Özgürlükler Çağı başlamış oldu.
Kur’an’ın içinde nüzul ettiği dünyada yasalar Tanrısaldı. Oysa modern dönemde anayasaları insanlar yapıyor.
Kur’an’ın nazil olduğu dünyada zaman, mekan ve insan kutsaldı, oysa modern dönemle birlikte tüm kutsallar birer bire ortadan kalktı. Artık aylar, günler ve gecelere herhangi bir kutsallık atfedilmiyor. Mekke, Medine, Kudüs’ün kutsallığı paranteze alınsa bile kimse Bağdat’a, Şam’a ya da İstanbul’a herhangi bir kutsallık atfetmiyor. Zamansal ve mekânsal değil sadece artık insanın (atalar kültü) kutsallığından da söz edilmiyor.
Kuşkusuz bu küçük mukayeseler çok daha genişletilebilir. Dile getirilen bu mukayeseler konunun anlaşılmasında küçük de olsa bir perspektif sunabilir ve meselenin anlaşılmasını kolaylaştırabilir.
Müslümanlar asırlar boyu, köleci bir düzenin sahipleri olarak bugün bile, özgürlük konusundaki tavır ve tutumlarında en ufak bir değişiklik göstermemektedirler. Batıda özgürlükler çağı çok uzun mesafeler alırken, bizde ve İslam dünyasında süreç hiç de aynı olmamıştır. Daha 1842'lerde, İslam coğrafyasında ki bilinç seviyesini göstermesi bakımından, Batıdan gelen yoğun özgürlük talepleri karşısında Sultan'ın verdiği cevap ilginçtir:
- "Köle ticareti, Adem'in oğullarının zamanından bugüne kadar, üzerinde bütün inanç grupları ve ulusların hemfikir olduğu bir meseledir." (Lewis, Orta Doğuda Irk Kavramı ve Kölelik, 1).
Köleliğin varlığını Hz. Adem (ilk insan) ile ilişkilendiren bu bakış açısı tekil olmayıp genel olarak bir zihniyetin dışa vurumudur. Bu zihinsel tutumun siyasal ve toplumsal kökenlerine inilmeden, cerahate dönüşmüş bu yaraya köklü bir neşter vurmadan meselenin çözümü ve anlaşılır olması da pek mümkün görünmemektedir.
Peki bu bakış açısında Kur’an'ın bir dahli var mıdır?
Müslümanların asırlar boyu köleliği içselleştirmelerinde vahyin belirleyiciliğinin rolü siyasal, toplumsal ve psikolojik yönleri son noktaya kadar götürülmeden, çok derinlikli çalışmalar yapılmadan bu soru cevaplanabilir görülmüyor. Biz bu yazıyla, sadece topoğrafya'yı görmeye ve göstermeye çalışıyoruz.
Peki bu bakış açısında Kur’an'ın bir dahli var mıdır?
Müslümanların asırlar boyu köleliği içselleştirmelerinde vahyin belirleyiciliğinin rolü siyasal, toplumsal ve psikolojik yönleri son noktaya kadar götürülmeden, çok derinlikli çalışmalar yapılmadan bu soru cevaplanabilir görülmüyor. Biz bu yazıyla, sadece topoğrafya'yı görmeye ve göstermeye çalışıyoruz.
Bugün bilinen anlamda özgürlüğe ilişkin Kur’an’dan bir ayet bulmak ancak çok zorlama teviller ile mümkün olabilir.
Öte yandan İslam dünyası, özgürlüğü ne olduğu üzerinden değil ne olmadığı üzerinden tanımlamaktadır: Mesela özgürlük, köle olmamaktır.
Peki ama özgürlük sadece köle olmamak mıdır?
Özgürlüğe ilişkin bir tanım olmamasına karşı köleliğe dair Kur’an'dan oldukça malzeme bulmak mümkündür. Ancak burada konumuz kölelik değildir.
Kur’an’da özgürlüğe işaret eden ne vardır?
Hemen söyleyelim. Kur’an'da özgürlük kavramı yer almaz. Sadece kelime düzeyinde birkaç ayette geçen hür, tahrir ve muharrar gibi üçü de aynı kökten türeyen tek bir kullanımdan söz edilebilir.
Hür kelimesi Arapçada özgürlük anlamına gelse de dil alimleri kelimenin soğuğun karşıtı olan harr kelimesiyle ilişkilendirmektedirler. (İbn Manzur, 827; Cevheri, 2/636; Zebidi, 910/570; İsfehani, 111). Kabaca sıcaklık (hararet) anlamına gelen har, Arapların deneysel ve tecrübi geleneklerine dayanır ve coğrafyanın vazgeçilmez niteliklerinden biridir. Kur’an’da cehennemin bu kelime ile nitelenmesi boşuna değildir:
- ·(وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّۜ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّاۜ). "Sıcakta sefere çıkmayın." dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır!" (Tevbe, 9/81)
Ali İmran 2/35'de geçen kullanımda, Hz. Meryem’in karnındaki bebeği Allah’a adaması, muharrar kelimesi ile anlatılmakta ve şöyle denilmektedir:
- "Rabbim, karnımda olanı azad edilmek (özgürlüğe kavuşmak) üzere sana adadım, benden kabul buyur." (نذرت لك ما في بطني محررا فتقبل مني)
- · Taberi kelimeyi "Kilise'ye hizmet eden hizmetçi" (خدمتك وخدمة قُدْسك في الكنيسة حبستُه على) şeklinde yorumlamıştır. (Taberi, 5/331).
- · Kurtubi ise aynı zamanda köle anlamına gelen ğulam kelimesi (غُلَامًا مُحَرَّرًا) ile ilişkilendirmiştir. Bunun yanında "kiliseye hizmet eden, orada (gönüllü) hapsedilen" (خَادِمًا لِلْكَنِيسَةِ حَبِيسًا عَلَيْهَا) şeklinde değerlendirmiştir. (Kurtubi, 5/100)
- · İbn Atiyye ve Suyuti muharrar kelimesini benzer şekilde tekrar etmektedirler: "evine hizmet için hapsedilen" (حبيسا على خدمة بيتك) ve (عتيقاً خالصاً من شواغل الدنيا لخدمة بيتك المقدّس). (İbn Atiyye, 1/424; Suyuti, 3/516).
- Müfessir Razi, muharrar kelimesi üzerinden, Hz. Meryem'in yaşadığı dönemin bir adetinden söz etmektedir: Buna göre özgürlüğüne kavuşturulan kimseler, buluğa erinceye kadar havrada kalıyor, oranın hizmetlerini görüyor, sonra da burada kalıp kalmama hususunda muhayyer bırakıyorlardı. Eğer çocuk burada kalmayı istemeyip gitmek isterse, gidiyordu. Ama kalmayı isterse, artık bundan sonra oradan bir daha ayrılamazdı. Bütün peygamberlerin neslinde, Beytu’l-Makdis’e adanmış bir hizmetçi bulunmaktadır, dedikten sonra aynı ifadeleri tekrar etmektedir: (كان المحرر يجعل في الكنيسة يقوم بخدمتها) (Razi, 8/27).
Ama ya bugün?
Bu kelime üzerinden çok derin analizler (!) yapılmakta, önüne gelen istediğimi anlamı vermektedir.
Yorumlar
Yorum Gönder