Ana içeriğe atla

Kutsal Kitap ve Özgürlük (Tractatus)

Başlıktaki ifade, Spinoza’nın ünlü kitabının hem ismini (Tractatus) hem de içeriğini yansıtmaktadır.

Bu ifadeyi “Kur’an ve Özgürlük” diye de düşünmek mümkün. Zira Spinoza, her ne kadar eserini Tevrat merkezli ele alsa da konuya yaklaşımı tüm kutsal metinleri içine alacak bir genişlikte tutmaktadır. O nedenle Kutsal Kitab’ı Tevrat, İncil ve Kuran’ı içine alacak bir mahiyette görmek gerekir.

Peki ama bir başkası değil de niçin Spinoza?

Çünkü İslam dünyasında bu konuda müracaat edilebilecek tek bir isim bile yoktur da ondan.

Çünkü Kutsal kitap ve Özgürlük sorunu sadece İslam dünyasında değil Batı’da da bu yetkinlikte ele alan ikinci bir isim yoktur da ondan. Ne ondan önce ne de ondan sonra bu konuyu dizgesel bir tutarlılıkta orijinal ve özgün temellendiren kimse vardır.

Bu nedenle Spinoza’ya müracaat etmek zorunludur.

45 yıllık kısa bir yaşam süren Spinoza (ö. 1677)’nın, şimdi ele alacağımız kısa adı Tractatus olan Teolojik-Politik İncelemeler (Tractatus Theologico-Politicus) isimli eseri yayınlandığında Avrupa’da yer yerinden oynadı. Bu kitap nedeniyle Spinoza’nın başına gelmeyen kalmadı.

Şeytanlaştırıldı, lanetlendi, ateist olmakla suçlandı ve nihayet öldürülmek istendi. Kısaca yaşadığı dönemde dünyayı ona dar ettiler. Ancak tüm bunlar, eserin kıymetinden hiçbir şey eksiltmedi. Ölümünden yaklaşık bir buçuk asır sonra Hegel (ö. 1831) tarafından “felsefeyle ilgilenen herkes Spinozacı olmak zorundadır” denmek suretiyle kıymeti takdir edildi.

Tractatus’un en önemli yanı, bizim başlıkta dile getirdiğimiz konuyu ele almış olmasıdır. Kitapta dile getirilen düşünceler, sadece Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal metinleri olan Tevrat ve İncil için geçerli olmayıp Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim için de (bir kısım değişkenler olsa bile) geçerlidir ve yaklaşık 300 sene önce yapılan analizler bugün de güncelliğini hala korumaktadır.

Spinoza ve kitabı ile ilgili son bir hususa işaret edip eserin içine girebiliriz: Kutsal kitap  teolojinin, özgürlük ise en genel anlamda felsefenin konusudur. Dolayısıyla Spinoza hem çok iyi bir teoloji (ilahiyat) eğitim almış hem de Kartezyen Felsefenin Descartes’den sonra ikinci kurucu filozofu kimliğiyle bu iki alanda ki yetkinliği onu biricik kılmaktadır.

Tractatus sadece kutsal kitap ve Tanrı kelamının mahiyetine yönelik özgün yorumları ile değil aynı zamanda özgürlüğe ilişkin ortaya koyduğu tespitler ile eşsizdir. Daha kitabın başında kutsal kitap algısını büyük bir samimiyetle şöyle ifade etmektedir:
    • ·      “Kutsal Kitap'ı yeniden, dürüst ve özgür bir kafayla ciddi olarak incelemeye ve ondan açıkça çıkarılamayacak hiçbir şeyi ona atfetmemeye ve öğretisi olarak kabul etmemeye karar verdim. Bu önlemi alarak, kutsal kitapları yorumlamak için bir yöntem oluşturdum. Bu yöntemi izleyerek, öncelikle şu noktaları araştırmaya başladım: Peygamberlik nedir? Tanrı peygamberlere nasıl vahiyde bulundu? Bunlar Tanrı tarafından neden seçildi? Tanrı ve tabiat hakkında yüce düşüncelere sahip oldukları için mi? Yoksa daha çok, dine bağlılıkları yüzünden mi?” (Teolojik-Politik İncelemeler, 48).

Spinoza için kutsal kitapların tümü vahiy eseridir. Ve vahiy aklın karşısında konumlanır. Ona göre, Kutsal kitap aklı bütünüyle özgür bırakır. Çünkü akıl felsefenin aracıdır, teolojinin değil. O felsefeyle teolojiyi kesin çizgilerle birbirinden ayırır:

        • “Şuna kesinlikle emin oldum: Kutsal Kitap aklı bütünüyle özgür bırakır ve onda felsefeyle ortak olan hiçbir şey yoktur. Tersine, Kutsal Kitap da, felsefe de kendilerine özgü temellere dayanırlar.” (TTP, 49)
Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere akıl ile felsefeyi, vahiy ile de kutsal kitapları eşleştirmektedir. O, bu ikisinin Müslüman filozofların iddia ettiği gibi uzlaştığını tümüyle reddeder. Ona göre akıl ile vahiy asla uzlaş(a)maz. Çünkü insan bilincinin iki farklı yönüne temas etmektedirler. Kutsal kitapların hiçbiri aklın ürünü değildir, muhayyilenin ürünüdürler. Dolayısıyla hedefleri bakımından olduğu kadar amaçları ve araçlarıyla da doğal bilgiden tamamen ayrılırlar. Bu nedenle kutsal kitaplarda bilimsel bilgi bulunmaz. Bu noktada Spinoza kesin bir ayırım yapar. Bu ayırım ister teoloji ve felsefe ister din-bilim isterse de akıl ve vahiy densin, fark etmez. Bunlardan her biri, diğerine aykırı düşmeden ve ona hizmet etmek zorunda kalmadan, kendi alanında hüküm sürer. Şöyle demektedir:
        • “İnanç ya da teolojiyle felsefe arasında hiçbir bağ olmadığı gibi, hiçbir yakınlık da yoktur. Bu iki disiplinin hedefini ve temelini bilen hiç kimse, ikisinin arasında gerçekten uçurumlar olduğunu görmezden gelemez. Çünkü felsefenin tek hedefi gerçekliktir. Oysa inancın hedefi, ayrıntılı olarak gösterdiğimiz gibi, itaat ve dine bağlılıktan başka bir şey değildir. Sonra, felsefenin temelleri ortak nosyonlardır ve o yalnızca tabiattan çıkarsanmalıdır. Tersine, inancın temelleri tarihi anlatılar ve dildir.” (TTP, 220)
Görüldüğü üzere Kutsal Kitapların en temelde itaat ve teslimiyeti merkeze aldığı düşüncesi, Spinoza ve eserinin belki de en özgün yanlarından biridir. Ona göre, vahiy bilgisinin dolayısıyla kutsal kitapların itaatten başka bir hedefi yoktur. İşte bu çok yeni, orijinal ve devrimci bir söylemdir.

Tractatus’un neredeyse tamamına serpilmiş bu temel önerme, 13. Bölümde, müstakil bir başlık altında ele alınır. Kutsal kitapların öğretilerinin bilimsel bilgiler olmadığı, geniş kitlelerin ve onun ifadesiyle yığınların ihtiyaç duyduğu bilgilere yer verdiği, bu nedenle de itaatten başka bir şey istemediğini söyler.
        • “Kutsal metinlerin her yerde Tanrı' dan öylesine uygunsuz biçimde söz etmesine ve ona eller, ayaklar, gözler, kulaklar, belli bir zihin ve hareket etme özelliği, ayrıca kıskançlık, bağışlayıcılık, vs. gibi duygular yakıştırmasına şaşırmamalı. Tanrı'nın, İsa'yı sağına alarak, gökyüzündeki krallığın tahtına kurulan bir yargıç gibi canlandırılmasına da ... Bu metinler sıradan insanın kavrama yeteneğine göre bir şeyler anlatır ve Kutsal Kitap da onu bilgin değil, itaatkar yapmaya çalışır.” (TTP, 212).
Tractatus’ta Tevrat daha merkezi bir konumda olsa da gerek Yahudi gerekse Hristiyan kutsal metinlerinin Ahd-i atik (Tevrat) ve Ahd-i cedit (İncil) olarak isimlendirilmeleri bu bağlamda ilginçtir. Zira ahit, antlaşma demektir. Bu yönüyle, en temelde Yahudilerin ve Hristiyanların Tanrı ile antlaşmalarına itaat merkezli bir gönderide bulunmaktadır. Aslında benzer bir durum Kur’an için de geçerlidir. Araf suresi 172. Ayette geçen, ”Hani Rabbin Âdem oğullarının bellerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine şâhit tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştu. Onlar da: “Evet, şâhitlik ederiz ki sen bizim Rabbimizsin” demişlerdi” ifadeleri de dünya yaratılmadan Allah’ın insanla yaptığı bir tür antlaşmayı ima etmektedir.

Kutsal kitapların büyük kitleleri hedef alması yönüyle çok küçük bir azınlığın ilgilendiği felsefeden farklı olarak itaati öncelemesi kaçınılmazdır:
        • “Demek ki yığınlar yalnızca kafalarda itaat ve sofuluğu en fazla uyandırabilecek anlatılan tanımak zorundadırlar. Ne var ki onların da kavrama yetenekleri, bu konuda bir yargıya varabilmelerini sağlayacak kadar güçlü değildi. Çünkü özellikle, anlatıların içerdiği öğretiden çok, anlatının karışık örgüsünden, tuhaf ve beklenmedik olaylardan hoşlanırlar.” (TTP, 116)
        • “Artık bilimleri öğretmenin Kutsal Kitap'ın hedefi olmadığını bildiğimize göre, bunu yapmamız kolay olacak. Çünkü zorlanmadan varacağımız sonuç şu: Kutsal Kitap insanlardan itaatten başka şey istemez ve bilgisizliği değil, yalnızca itaatsizliği mahkum eder.” (TTP, 208)
İnancı tanımlayan Spinoza’ya göre Tanrı vardır ve o’nun tanınmaması durumunda Tanrı’ya itaat ortadan kalkar. Bu nedenle inanç kendiliğinden değil, itaat sayesinde kurtuluşa erdirir. Ona göre itaat varsa mutlak inanç vardır ve eylemsiz inanç ölü inançtır.
        • “Bu nedenle Kutsal Kitap’da, gösterdiğimiz gibi bilgisizlik değil, yalnızca itaatsizlik mahkum edilmiştir. (TTP, 217)
Spinoza’nın itaat ve teslimiyet kavramlarına bu denli merkezi bir terim olarak yer vermesi boşuna değildir. Çünkü itaat ve teslimiyet kavramları özgürlüğün tam karşısında yer almaktadır.

Peki ona göre özgürlük nedir?

Kitabın 20. Bölümü, tamamen özgürlük meselesine ayrılmıştır. Özgürlük Spinoza’ya göre “isteyenin istediği gibi davranması” demek değildir. Eğer böyle olursa bu “başına buyrukluk” olur. Özgürlük akılsal bir edimdir ve insanın kendisi olmasıdır. Dolayısıyla da bireyseldir. Özgürlüğü en temelde “ifade özgürlüğü” olarak tanımlar ve bu hakkın kimseye devredilemez olduğunu söyler:
        • "bir insanın kafasının bütünüyle bir başkasının hakkına tabi olması mümkün değil. Kimse bir başkasına tabii hakkını, yani her konuda özgürce akıl yürütme ve özgürce yargıda bulunma yetisini devredemez. Kimse böyle bir devre zorlanamaz da ..." (TTP, 283)
Özgürlüğün ussal olduğunun altını sürekli çizer. Devleti de ussal bir aygıt olduğundan hareketle onunla eşleştirir. Ona göre devletin asıl amacı güvenliktir. Ama olması gereken özgürlüğü sağlamasıdır. İnsanın kendiliğinin olmazsa olmazı olan üç doğal haktan söz eder: düşünme, konuşma ve ifade etme özgürlüğü. Zaten Devletten istenen şey de bundan başka nedir ki?
        • “her insan, en ufak bir sınırlama olmadan, düşünebilir ve yargıda bulunabilir; dolayısıyla da konuşabilir. Yeter ki yalnızca konuşmak ve öğretmekle yetinsin; kişisel kararının otoritesine dayanıp devlet içinde herhangi bir değişikliğe niyetlenmeden ya da hile, öfke ve kinle değil, yalnızca akıl yoluyla görüşlerini savunsun ...” (TTP, 286)
İnsan hiçbir sınıra takılmadan sınırsızca düşünebilir. Yargıda bulunabilir.
        • "Yeter ki yalnızca konuşmak ve öğretmekle yetinsin; kişisel kararının otoritesine dayanıp devlet içinde herhangi bir değişikliğe niyetlenmeden ya da hile, öfke ve kinle değil, yalnızca akıl yoluyla görüşlerini savunsun ..” (TTP, 286)
Spinoza için aklını kullanan insan özgür, aklını kullanmayan ise özgür değildir. Özgürlük insanın kendi kendisinin efendisi olmasıdır. Bunun için de duyguların kontrol altına alınması lazım geldiğini söyler. İnsan ancak ussal yanı ile kendi kendisinin efendisi olur. Aklın klavuzluğunda yürümeyen insan özgür olamaz. Oysa insanların çoğu aklını kullanmaz.

Ona göre, en ağır köleliğe katlananlar erdemli ve soylu davranışlar sergileyeceklerini sanan ve bu şekilde Tanrı tarafından ulu armağanlarla donatılmayı bekleyen insanlar erdemin hakiki değerinden çok uzaktırlar; oysa erdem ve Tanrı'ya hizmet başlı başına mutluluk ve mutlak özgürlüktür.

Tractatus’ta özet olarak dile getirdiği görüşleri ayrıntılı olarak Etica’da daha da genişletir; 4. Bölümü tamamen köleliğe 5. Bölümü ise tamamen özgürlüğe tahsis eder ve teorik temellendirmelerde bulunur. Buna göre, özgürlüğü akılla ilişkilendirerek insanın ancak “us’un evinde" kendini özgür hissedeceğini söylerken köleliği "insanın duygularını yönetmedeki ya da denetlemedeki acizliği" olarak tanımlar:
        • “İnsanın duygularını yönetmedeki ya da denetlemedeki acizliğine esaret (kölelik) adını veriyorum. Çünkü duygularına boyun egen bir insan kendi denetimi altında değil, daha çok kaderin denetimi altındadır.” (Etica, 237)
        • “Özgür insan, sadece aklın buyruğu doğrultusunda yaşayandır.” (Etica, 307)
        • "salt duygularıyla ya da samlarıyla hareket eden bir insanın aklıyla hareket eden bir insandan ne kadar farklı olduğunu açıkça görürüz. Çünkü ilki ister istemez hiç bilmediği eylemlerde bulunur, oysa ikincisi başkalarının değil de sadece kendi isteklerine göre hareket eder ve yaşamda çok önemli olduğunu bildiği ve bu yüzden de her şeyden çok istedigi şeyi yapar. İşte bu yüzden ilkine köle, ikincisine ise özgür diyorum". (Etica, 306)
İrade özgürlüğüne vurgu yapar. Yapmayı istemekle yapmak arasında ince bir ayırım gözetir.
        • “Sadece eyleme özgürlüğümden, yani yapma hakkımdan vazgeçiyorum ama düşünme ve düşündüğümü ifade etme özgürlüğümden vazgeçmiyorum. İstediğim gibi düşünebilmeliyim. Devlete karşı eylemde bulunmam ama devleti istediğim gibi eleştirebilmeliyim.”
Kutsal kitaplar ile özgürlük arasında yapısal bir fark olduğunu söyler. Kutsal kitaplar, yapıları gereği statik ve stabildir. Oysa özgürlük böyle mi? Özü gereği dinamiktir:
        • “Söz konusu özgürlük bilimlerin ve sanatın gelişmesi açısından çok gereklidir. Çünkü bu alanlarda, sadece yargılarında özgür olanlar ve peşin fikirli olmayanlar başarıyla at koşturabilir.” (TTP, 288)
Spinoza, kitabın sonunu ilginç bir anekdotla bitirir. Devlet ve Kilise baskısından uzak bir kent olarak, içinde yaşadığı Amsterdam’ı örnek bir şehir olarak sunarken aslında Kutsal kitapların sağlayamadığı bir arada özgürce yaşama pratiğini ima eder gibidir:
        • “İnsanların, fikir ayrılıklarına rağmen birbirlerine zarar vermelerini de yalnızca o engelleyebilir. Bunu doğrulayabilecek örnekler hemen elimizin altında. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Amsterdam kentini örnek alalım: O bu özgürlükten çok büyük yarar sağlıyor ve tüm ulusların hayranlığını üstüne çekiyor. Bu dört başı mamur eyalette, bu itibarlı kentte, tüm insanlar, hangi ulustan ve mezhepten olurlarsa olsunlar, uyum içinde yaşıyorlar.” (TTP, 290)
Özetle, Kur’an ve Özgürlük konusu üzerinde yeniden düşünülmeli, ilgili kavramların yapı sökümünün daha derinlikli araştırmalar ile zenginleştirilmeli, Hz. Peygamberin yaşadığı dönemin reel-politiği ile ilişkilendirilmesi, çift yönlü bu ilişkinin sosyal, kültürel, siyasal ve toplumsal göstergelerinin ortaya konulmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...