Aslında 7. Yüzyıl Mekkesi üzerine konuşmadan, onun ekonomi politik belirlenimlerini serimlemeden “Kuran ve Şehir”, “Kuran ve Devlet”, “Kuran ve Ticaret”, “Kuran ve Yazı”, “Kuran ve Kölelik” üzerinde sağlam analizler yapılamaz. Mekke’nin girift ilişkiler bağıntısı tüm yönleriyle açığa çıkarılmadan bu konularda mesafe almak zordur. Bu nedenle Kur’an’ın nazil olduğu Mekke’de olup bitenlerin sosyal, kültürel, siyasal ve toplumsal tüm yönleri derin soruşturmalara konu edilmeli ve buradan çıkan sonuçlarla desteklenmelidir.
Peki niçin Medine değil de Mekke?
Çünkü vahyin muhatabı, 63 senelik yaşamının en az yarım
asırlık büyük bir bölümünü burada geçirmiştir. Vahyin burada başlaması, bir
süre sonra kesintiye uğraması, sonra tekrar başlaması, Kur’an’a verilen ilk
tepkilerin mahiyeti Mekke’de olup bitenlerle yakından ilgilidir. Pek çok açıdan
Kur’an’ın içeriği Mekke’de belirlenmiştir görüşü hiç de boş bir iddia değildir.
Medine daha düzenli bir yaşama geçişin izlenimlerini yansıtır. Bu dönemde
peygamber sürekli hem içeriyle hem de dışarıyla savaş halindedir. Oysa Mekke’de
doğrudan bu ölçüde bir genişleme, bir açılım yoktur; daha ziyade içeriyle
sınırlıdır. Dolayısıyla Kuran’ın içeriğine yönelik teşebbüsler daha
ağırlıktadır ve bu, Mekke’yi daha da önemli hale getirir.
***
Şehir kimliği açısından, Mekke’yi Medine ile ya da diğer
şehirlerle karşılaştırmak ilginç neticeler verebilir. Bir şehir kimliğiyle
Mekke daha önde görülmesine rağmen Kuran’ın geldiği dönemde Medine daha
kozmopolit, daha çoğulcu bir toplum görüntüsü vermektedir. Aslında şehiri, köy
ve kasabadan ayıran en önemli özelliklerden biri bu çoğulcu yapısıdır ve Medine
buna daha uygundur. En azından farklı Arap gurupları (Evs ve Hazrec) yanında
özellikle Nadir, Kaynuka ve Kurayza oğulları denen büyük Yahudi toplulukları
ile uzun yıllar iç içe birlikte yaşamışlardı.
Mekke ise sadece tek bir kabileden, Kureyş’ten meydana
geliyordu. Orada Yahudi yoktu. Hatta birkaç köle dışında Hristiyan da yoktu.
Mesela Mekke’de Hristiyan kimliği ile adı geçen tek isim neredeyse Varaka b.
Nevfel olmasına rağmen, onun Hristiyan olup olmadığı da çok net değildir. Hristiyan
olduğu yönündeki kuşkulu bir kısım rivayetler kabul edilse bile, Hz. Hatice’nin
akrabası olduğu, dahası, soyu Hz. Peygamber’in atalarından Kusay ile birleşmesi
nedeniyle Arap ve Kureyşli olduğu kesindir. Eğer rivayetler doğruysa, bu,
sonradan din değiştirdiği anlamına gelir.
Mekke’nin kozmopolit olmaması ayrıntılandırılması gereken
bir olgudur. Şimdilik sadece şu kadarı ifade edilmelidir ki Töynesci bir
ayırımla, Medine toplum (cemiyet) özelliğini yansıtırken, Mekke toplumdan
ziyade topluluk (cemaat) kriterlerine uygundu. Çünkü Mekke, Medine’ye göre daha
homojendi. Aslında tüm Arapların toplumdan ziyade topluluklar halinde bir yaşam
anlayışları vardı ve Arap ülkesi dendiğinde muhtemelen hiçbir Kureyşli, ya da
Hazrecli üstüne alınmazdı. Onlar için varsa yoksa kabile ve kabilenin yaşadığı
topraklardı.
Haşimilik, Kureyşilik, Emevilik hep birer topluluktur,
toplum değil. Emeviler biraz da bu nedenle kısa sürede yıkıldı ve dağıldı.
Toplum olabilmesi için dışardan farklı etnik ve dini guruplar ile bir arada
yaşayabilme kapasitesine sahip olmak gerekir.
Mekke aynı ailenin farklı kollarından ibaretti.
****
Aslında 7. yüzyıl Mekkesi’nden Kabe ve onunla irtibatlı
kutsal alanlar çekip çıkarıldığında geriye küçük bir köyden başka bir şey
kalmaz.
Peki ama Kur’an oraya için niçin ümmül-kura
demektedir.
Bu sorunun cevabı kuşkusuz yine doğrudan Kabe ile ilgilidir.
Kureyşliler, içinde yaşadıkları dünyada dinin önemini fark
etmiş olmalıydılar. Uygar dünyaya çoktandır entegre olmuş olan kuzey ve güney
Arabistan’ı gezip gören Kureyşliler bir şeyin farkına varmışlardı. Bu
bölgelerde gelişimin en temel dinamiği dindi. Yahudilik gelişimini çoktan
tamamlamıştı. Ondan sonra ortaya çıkan Hristiyanlık yeni bir din olmasına
rağmen o da çok kısa sürede yayılımını tamamlamıştı. Mazdeizm ise Sasaniler’de
devlet dinine dönüşmüştü. Bunlardan başka irili ufaklı daha pek çok dinsel inanç
egemenlik alanını sürekli genişletiyordu.
Dinin siyasal ve toplumsal dönüştürme gücü, işte bu bir avuç
Kureyşli tüccar tarafından fark edilmiş olmalıdır. Mekke’yi bu dönüşüme sokmak
için, tarihi konumu gereği dine müracaat etmek en akıllı yoldu. Hz. İbrahim ve
İsmail’e sırtını dayayan Kureyşliler için Kabe ve onu çevreleyen kutsal alan
algısı bunun için bulunmaz bir fırsat sunuyordu. Bu fırsatı iyi değerlendiren
Kureyşliler, yaklaşık bir asır içinde Mekke’yi, Kuran’ın ifadesiyle, “cazibe
merkezi”ne (ümmü'l-kura) dönüştürmeyi başarmışlardı.
Tarih ve antropolojik kayıtlar, Mekke’nin çok daha eski
tarihten beri varlığına işaret etmekte ve fakat kutsal toprak (arafat, mina,
safa, merve, müzdelife vb.) ve kutsal su (zemzem) dışında kayda
değer mekânsal bir farklılığa temas etmemektedir. Dolayısıyla İslam’ın
gelmesine yakın yaşanan gelişmeler onun tarihinde istisnaidir ve bu istisna
Kuran’ın ortaya çıkmasıyla daha da müstesna bir hal almıştır.
***
İnsanı
kavuran, yaşamaktan bezdiren bir sıcaklık, buna eşlik eden aşırı susuzluk ve
yerden bir bitkinin yeşermesine imkan tanımayan bir toprak.
İbn Battuta, Kabe etrafında yalınayak tavaf için dönmeye başladığında
taşlardan yükselen “alevler” sebebiyle baygınlık geçirdiğinden söz etmektedir.
Su (ma) kelimesinin Kur’an’da çok kullanılmasının nedeni boşuna değildir.
Kuranda
insan, toprak ve tüm canlılık emarelerinin suya bağlı olduğu; karakteristik
kullanımlar arasında emterna kalıbı yanında enzele mines’semai maen
ifadesi onlarca kez tekrar edilmektedir. Susuz kalan (zam’ane) kimsenin
feci durumu (24/39) yanında, “suyun aralarında paylaştırılması” (ونبئهم
ان الماء قسمة بينهم) (53/28) yönündeki ifadeler şiddetli su ihtiyacına
işaret etmektedir.
Doğrusu
suyun olmadığı bir coğrafyada, yaşam da olmaz. Bu nedenle Arapların iklimi
Akdeniz iklimi olsaydı tarihleri de talihleri de farklı olacağı kesindir.
İşte
“her şeyin sudan yaratıldığını” (وجعلنا من الماء كل شئ حي) (31/30) söyleyen Kuran, tüm bu
olumsuzluklar içinde Mekke’yi “ekinsiz bir bölge” (غير
زي زرع) (14/37) olarak tanımlamaktadır.
Bu
nedenle tarımın yapılmadığı bir yerde geçim kaynaklarının yetersizliği ortadadır
ve bu, görmezden gelinemeyecek kadar önemlidir.
Mekke’nin
reel politiğinde su-toprak ve tarım ilişkisi farklı bir biçimde de olsa Kurana
yansımıştır.
Mekke’nin
tarıma elverişsiz olmasının oranın sakinleri üzerinde bir takım psikolojik
etkiler bırakmış olmalıdır. En azından toprakla ve ziraatle uğraşmayı
küçümsedikleri ve hor gördükleri biliniyor.
Dahası
bu durumun Kur’an’da ve bir kısım hadislere yansımış olması ilginçtir.
Mesela
Kalem suresi 17-33 ayetleri arasında yer alan pasaj şöyle başlamaktadır:
·
“Biz bunlara da bela verdik, şu
bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi: Hani onlar, sabah olunca
bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.”
Bu ifadeler, en
azından bağ ve bahçe işleri ile uğraşanları pek olumlu nitelememektedir. Daha
başka örnekler de verilebilir. Ancak, toprağa bağlı olmanın anlamı cihada engel
olması nedeniyle yine Kuran tarafından olumlu bir özellik olarak nitelenmez.
Aynı kategoriye hicret etme olgusu da eklenebilir.
Kuran tarımla uğraşmayı, toprağı işlemeyi
öngörmekten çok malları ve canları ile cihat etmeyi, gerektiğinde yaşadıkları
toprakları bırakıp göç etmeyi (hicret) teşvik etmektedir.
Hz. Peygamber’in her ne kadar zaman zaman
tarımı teşvik ettiği yönünde bilgiler bulunsa da Kütüb-i sitte’de yer
alan bazı hadisler; tarımı, bağ ve bahçe işleriyle ilgilenmeyi açık biçimde "zillet" olarak nitelemektedir. Mesela bunlardan birinde şöyle
denilmektedir:
§ “Sığırların
kuyruğuna yapıştığınız, tarıma razı olduğunuz ve cihadı terk ettiğiniz zaman
Allah size zilleti musallat kılar. Ondan, cihat yapıp dininize dönünceye kadar
da kurtulamazsınız."
(اذا
تبايعتم بالعينة وآخذتم اذناب البقر ورضيتم بالزرع وتركتم الجهاد سلط الله عليكم
ذلا لاينزعه حتي ترجعوا الي دينكم).
(Ebu Davud, Sünen, “Buyu’”, 54. Hadis
no. 3462).
***
Medine ve Taif’in
aksine Mekke’de tarım yoktur. Oysa toprakla, tarımla, çiftçilikle uğraşan
toplumların tabiatları, kültürleri, evreni anlama biçimleri farklıdır.
Geleneksel ayırımda
göçebeler ve yerleşikler, aynı zamanda çobanlar ve çiftçiler
olarak da isimlendirilir. Buna göre çobanlar göçebeliğe, çiftçiler yerleşikliğe
daha yatkındır. Çiftçiler tarımla, çobanlar ise hayvancılıkla uğraşır.
Tarım
toprağa, mekâna,
coğrafyaya bağlı olmayı gerektirirken hayvancılık yeşili ve otlak arazileri
sınırlı olan yerlerde farklı bölgelere göç etmeyi zorunlu kılar. Mekke
ve Mekkeliler, geleneksel bu ayırımda aslında ne çiftçilere ne de çobanlarla
örtüşmektedir. Çiftçililiğe uymamaktadır zira tarım yapmazlardı,
çobanlara da benzememektedir çünkü hayvancılık anlamında deve’den başka hayvan
çeşitliliği de pek fazla yoktu. Deve çobanlığını ise daha çok göçebeler yapmaktaydı,
bunlar da Mekke’nin dış bölgelerinde yaşıyorlardı.
Devenin önemi çok
büyüktür. Özellikle dişi
develerden oluşan bir sürü, bedevî (göçebe) için en büyük servetti; zira onu
sadece yük taşımak ve binek hayvanı olarak kullanmıyor; sütünden, etinden,
derisinden, gübresinden, yününden ve gölgesinden bile yararlanıyordu. Açlığa ve
susuzluğa günlerce dayanabilen bu hayvan sayesinde çölün zorluklarına göğüs
geriyorlardı.
Aslında Çöl
ve Deve, Arap yarımadasında yaşayanları başka kıtalarda yaşayan
göçebelerden ayıran en önemli kıtasal özelliklerden biriydi.
Peki Mekkeliler çiftçi ve çoban olmadıklarına göre, bu iki kategori dışında, onları
niteleyen en temel özellik ne olabilir?
Onlar, daha
çok kurnaz tüccarlardı.
Evet, tüm bu
olumsuz şartlara karşın, çıplak kayalar arasına kurulmuş bu kentin sakinleri,
yaşamda kalmak, yaşamlarını sürdürmek için kurnaz olmak zorundaydılar. Başka
bir seçenekleri yoktu. Çünkü doğal zemin kendilerine bu imkanı vermiyordu.
Şehrin bir ticaret merkezine evrilmesi özel bir zeka gerektiriyordu. Kurnazlık da zaten zekanın farklı bir adıydı ve Mekkeliler, doğal yaşamın olumsuzluklarına bu kurnazlıkla cevap verdiler.
****
Mekke’nin
tarihinde, İslam gelmeden önceki yüz yıllık süreç çok istisnai bir dönemdir. Bu
dönem dikkate alınmadan, çeşitli açılardan analiz edilip yorumlanmadan,
İslam’ın ve Hz. Muhammed’in bu bölgede başlattığı büyük devrim de kolay anlaşılamaz.
O nedenle Hz.
Peygamber’in doğduğu 570 yılından önceki yüzyılda olup bitenlerin yakından
tetkik edilmesi gerekmektedir. Müslüman entelektüellerin pek itibar etmedikleri,
Cahiliye olarak niteledikleri bu dönem, bizce Kur’an’ı ve İslam dininin
anlaşılması bakımından yaşamsal önemdedir.
Bu yönüyle burada
dile getirilecekler, Cahiliye denilen bu dönemde olup bitenlerle ilgilidir.
Bu dönemi yaklaşık
belirlemek istersek, en genel ifadeyle MS. 470-570 yılları arasıdır
diyebiliriz. Ancak başlangıç noktası biraz daha geriye çekilebilir.
Yani beşinci yüzyıl
ile altıncı yüzyıl.
Peki bu yüzyıllık
süreçte ne oldu?
Bu sorunun cevabı
bir makalenin sınırlarına sığmayacak kadar geniştir. Her ne kadar bir asır,
insanlık tarihi için kısa olsa da bu süre de olup bitenleri detaylandırmak
takdir edileceği üzere çok zordur. Ancak bu zor iş, nirengi noktaları bulunup
gösterilebilirse kısmen olanaklı hale gelebilir.
7. ve sonraki yüzyılların
en önemli ismi Hz. Peygamberse, bu yüzyıllık dönemin de çok önemli iki ismi vardır.
Bu iki isim, yüzyılın belirleyicisidirler. Onları ve yaptıklarını dikkate
almadan ne Mekke’nin ekonomi-politiği üzerine ne de İslam’ın evrensel bir din
oluşunun dinamikleri üzerine konuşulabilir.
Kusay
ve Haşim.
Kusay, şehre belirli
bir kimlik kazandırıp, Mekke'yi bir yerleşim alanı olarak düzenlerken, Haşim burayı dış dünyaya açıp, oranın ticari yönden bir “cazibe merkezi”
olmasını sağlamıştır.
Mekke, Kureyş ve Kâbe üçlüsü bir arada düşünüldüğünde; özellikle Haşim’in teşebbüsleri sayesinde ticaret, üçlü bu sörkılın dördüncü ayağını oluşturur. Dört ayaklı bu piramidin en tepesine bir süre sonra Kur'ân yerleşecek ve temelleri daha önce atılan Mekke Hz. Peygamber ile dünya sahnesine çıkacaktır.
Yüzyılın başında, Kusay’ın başlattığı hamleler ile Mekke şehir nosyonunu büyük ölçüde tamamlayınca bir süre sonra torunu Haşim’in ticari ve ekonomik hamleleri şehri neredeyse uçuşa geçirecektir.
Haşim’in bu
hamleleri, Kur’an’a da yansımış. Kureyş suresi özelinde dile getirilmiştir.
Şimdi Kuran’ın tek
bir cümle ile temas ettiği bu devrimci hamlelerin neler olduğunu biraz açmaya
çalışalım.
Abdümenaf'ın dört
oğlundan özellikle Haşim; Bizans, Sasani ve Habeşliler başta olmak üzere o gün
için dünya ticaretini elinde tutan güçlerle diplomatik ilişkiler kurmuş,
dönemin Bizans İmparatoru (I. Leon olmalıdır) ile olmasa da onun vassalı
konumundaki Gassani Kralı ile görüşmeler yapmış, bu görüşmeler neticesinde
yapılan antlaşmalar gereğince Kureyşlilerin bu ülkelerle serbestçe ticari
seyahat yapabilme olanağı sağlamıştır.
Bu teşebbüslerinde Haşim
tek başına hareket etmemiş, kardeşlerini de seferber etmiştir: Muttalip’i
Yemen’e, Abdüşems’i Habeşistan’a ve Nevfel’i Irak bölgesine Sasanilerle
ticari anlaşmalar yapmaya göndermiş, böylece Kureyş'i bir anlamda uluslararası
arenaya taşımıştır.
Haşim sadece
bununla kalmamış; özellikle dış ticareti, diplomatik bir başarı ile
kurguladıktan sonra iç ticarete yönelmiş, Mekke ve çevre ilişkilerini de
dizayn etmiştir. Özellikle civardaki bedevi kabileler ile antlaşmalar yaparak,
onların her türlü kontrol dışılıklarını disiplinize etmiştir.
Pek bunca şey nasıl
başarıldı?
Tüm olup bitenler
tek bir kişinin başarısı olarak görülebilir miydi?
Elbette görülemez. Zira
az önce temas edildiği gibi doğal zeminin zorlamasıyla meydana gelen
sıkışmışlık, Mekkelileri zaten toplumsal olarak bir çıkışa itiyordu.
Bu toplumsal
çıkışın zemini aslında önlerinde hazır olarak duruyordu. Yapılması gereken onu harekete geçirmekti.
Mekke demek tamamen
Kabe demektir. Kabe ise Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'den beri kutsallığıyla
bölgede yaşayan Arapların en büyük ve belki de tek kazanımıydı. Sadece Mekke'de
yaşayanlar değil tüm Araplar orayla iftihar ediyorlardı. Kureyşliler özellikle
Hac mevsimi geldiğinde şehirdeki canlılık sayesinde para kazanıyorlardı.
Haşim ile birlikte
başlayan Şam’a ve Yemen’e yapılan ticari kervan seferleri tam bir kader denk noktasıydı.
Bölgenin iki süper
gücünden Bizans ve Sasanilerin sürekli savaş halinde olmaları Kureyşli ve
Mekkelilere yaramıştı.
Aslında Mekkeliler’in
ticareti bir nevi perakendecilikti. Özellikle baharat, ıtriyat ve
ipeksi ürünlerinin nakliyatından para kazanıyorlardı. Bizans ve Sasani
topraklarına, Habeşistan ve Yemen'e hem mal götürdüler hem mal getirdiler. O
kadar ki Güney Arabistan'dan Akdeniz’e
doğru uzanan güzergaha, götürülen güzel kokulu ıtrıyat nedeniyle "misk yolu" deniyordu.
Bu noktada,
Arapların yaşam biçimi olarak görülen; yol kesen, kervanlara el koyan,
mallarını gasp eden ve canlarını alan barbar çöl bedevilerini, bu saldırılardan
alıkoyacak hiçbir güç ve otorite yoktu; kutsal Kabe ve oranın korunmuşluğu
bunun tek istisnasıydı.
Zira ticaret kafileleri ve yolcular bedevîlere ait topraklardan geçerken
onların saldırılarına uğramamak için ücret ödemek zorundaydılar.
Coğrafyanın insanı korkutan bu ağır şartları bölgede Devlet kurulmasına ve
insanların hukukuna riayeti sağlayan bir sisteminin ortaya çıkmasına da engel
oluyordu. Bölgede sadece çölün yasaları işliyordu.
Çölün ortasında, coğrafi olarak Mekke ticaretini olanaklı kılan belki de
tek avantajlı yanlarından bir diğeri, şehrin kavşak noktasındaki yollar’ın
varlığıydı. Kuran’da onlarca kez tekrar edilen ve üstüne basa basa
vurgulanan sebil, tarik, sırat, şirat, ivec, rihle gibi
terimlerin tamamının “yol” anlamına gelmesi ve bir dilde bu denli eş anlamlı
kelimenin kullanılması tesadüfi olmamalıdır.
****
Haşim’in ölümü üzerinden uzun bir süre geçti.
Artık kuzeye ve güneye çıkarılan ticari kervan geleneği iyice yerleşmişti. Onun kurguladığı, sağlam temele oturttuğu Mekke ticareti kısa sürede bölgenin tüm gözlerinin gıpta ile çevrildiği bir yer olmuştu.
Ancak son bir
vurucu hamleye daha ihtiyaç vardı.
İşte bu hamle, Hz.
Peygamberin doğumuna yakın, Güney bölgesinden geldi.
Tarih boyu,
bölgenin en verimli, devlet geleneğine sahip tek ülkesi olan Yemen, Mekke’nin
bu yeni konumundan oldukça rahatsızdı.
Ülkenin başında Ebrehe
adında biri vardı.
Ebrehe, Mekke’deki
gelişmeleri kendi lehine çevirmek için Sana’da Kalis (muhtemelen kilise) adında, Kabenin benzeri
bir mabet yaptırarak insanların buraya yönelmelerini sağlamak istiyordu.
Ebrehe’nin yaptırdığı
mabet, Kabe’den bile görkemliydi ancak umduğu beklentiyi bulamadı.
Bu defa Kabeyi
yıkmak üzere içinde fillerinde bulunduğu, büyük bir ordu ile Mekke üzerine
yürüdü.
İşte Fil suresinde
anlatılan, Ebrehe'nin Kabe'yi ortadan kaldırma teşebbüsü feci bir
şekilde akamete uğrayınca Mekkeliler, kendilerini kutsal bir korunmuşluk
kalkanı ile kuşatıldıkları düşüncesini hızla etrafa yaymaya başladılar. Bunu da
büyük bir başarıyla becerdiler. Mekke ve orada yaşayan (özellikle)
Kureyşlilerin konumu daha da sağlamlaştı ve saygın hale geldi.
Artık bundan böyle Kureyşliler,
kendilerine ayrıcalıklı bir isim verdiler: Ahmesi. Cesur ve kahramanlık anlamıyla (hamaset) kelime kurumsal bir nitelik kazandı. Humus ehli (Ahmesiler) sadece Kureyşlileri değil
onlarla müttefik olanları da kapsıyordu.
Kureyşliler Ebrehe’nin
bu teşebbüsünü büyük bir beceriyle fırsata dönüştürmeyi bildiler. Fil Olayı’ndan
sonra kendilerini ehlullah olarak tanımlıyorlardı. Aslında bu
tabirle, İsrailoğulları’nın seçilmiş millet telakkisini anımsatan bir statüye
ulaşmanın verdiği büyük bir avantajı tepe tepe kullandılar. Dinî sahada istediği
gibi at koşturma hakkını artık sadece kendilerinindi.
Kureyş ve dostları Humus
ehli olarak anılırken, Kendilerinin dışında kalanlara ise Hille
denildi. Bu süreçte Hille’'ye mensup tüm kabileler tam bir müşteri potansiyeline
dönüşüverdi.
Buna göre Mekke'ye Ahmesiler dışında yiyecek sokulamazdı. Hac esnasında kıyafet zorunluluğu getirildi. Elbette bunlar para demekti. Parası olmayanlar ise Kabe’yi çıplak tavaf etmek zorunda kalıyorlardı. Arafat’ta vakfeden sonra, özellikle Mekke dışından gelenler bu uzun süre boyunca, kalacak yer sorununu ile karşılaşıyorlardı. Dolayısıyla Mekkelilerin evlerini pansiyon olarak kiralama yoluna gidiyorlar ve böylece Kureyşliler artık sürekli kazanıyorlardı.
Etraftaki kabilelere karşı açık ara bir üstünlük sağlanmıştı. Tüm ayrıcalıklarını ticari çıkara tahvil etmeyi büyük bir maharetle başaran Kureyşliler artık şöyle diyorlardı:
· "Bizler İbrahim'in soyundan geliyoruz. Kutlu bölgenin
halkıyız. Kabe'ye hizmet eden, onu koruyan ve burada barınan insanlarız. Hiçbir
Arap kabilesi bu yönüyle bizimle denk değildir ve olamaz. Bu nedenle Harem
bölgesine gösterdiğimiz bu saygıyı başka bir yere göstermeyelim. Aksini
yaparsak Araplar bizi küçümserler."
(نحن
بنوا ابراهيم واهلىالحرمة وولاة البيت وقطان مكة وسكانها فليس لاحد من العرب مثل
حقنا ولا مثل منزلتنا، ولا تعرف له مثل ما تعرف لنا فلا تعظموا شيئا من الحل كما
تعظمون الحرم فانكم ان فعلتم ذلك استخفت العرب بحرمتكم)
(İbn Habib, el-Münemmak,
127).
Hums uygulamasının gerekçesi bu cümlelerde çok açıktır. Kurnaz Kureyşliler, para kazanmanın her türlü yolunu bulmuşlardı. Hac ve kutsallıktan büyük yararlar devşiriyorlar, böylece din ve ticaret böylece bir araya geliyordu.
Kuran'ın ilk
muhataplarının zihinlerinde, Kabe ve harem bölgesiyle ilgili meydana getirdiği
çağrışımlar Mekke'nin bu reel politiği dikkate alınmadan, salt dini
gerekçelerle anlaşılamaz. Mesela Kuran'da haram aylar (eşhuru'l-hurum)
ya da nesi uygulaması, en temelde tüm Arap kabilelerini Mekke'ye çekmek,
orayı yağma, baskın ve talan gibi çölün
güvensiz ortamında en azından senenin önemli bir bölümünde güvenli hale
getirmek ve böylece de ticari faaliyetlerini daha sağlam bir zeminde yapmalarına
yönelikti.
Ukaz,
Zulmecaz, Mecenne başta olmak üzere panayırlar söz konusu haram aylarda
kurulurdu. Adı geçen panayırlarda Hac mevsiminde Müslümanların burada ticaret
yapmayı günah sayması üzerinde Bakara 2/198 ayetinin nazil olduğu yönündeki
kayıtlar tekil örnekler değildir.
Bir
başka ayette (2/217), Hz. Peygamberin Bedir savaşı öncesinde, bir Kureyş
kervanına bu aylar içinde Müslümanların saldırmaları karşısında, Mekkelilerin,
“Muhammed haram ayda adam öldürmeyi helal mi kıldı?!” demeleri üzerine nazil
olduğu bilgisi de böyledir.
Cahiliye
Araplarının ticarî amaçlarla icra ettikleri "haram aylar" uygulaması,
Kur'an tarafından onaylanarak devam ettirilmiş; özellikle Hac ve Umre ibadetiyle
ilişkili olarak "barış ve huzur aylar" anlamına gelen eşhuru'l-hurum
ifadesinin Kuran'da yer alan terimlerin ticaret boyutunu yansıtması bakımından ilginçtir.
Kureyşliler haram
aylarda elde ettikleri karı ikiye katlıyor; ayrıca besl uygulaması
denen, dört haram aya dört ay daha ekleme adeti ticari bu kurnazlıklarının
bir başka yansımasıdır.
Haram aylarda Mekke'ye
gelenlerin aynı zamanda putları ziyaret etme, onları tavaf etme uygulaması vardı
ki put ticari bu bağlamda kayda değer bir başka kurnazlık örneğidir. İslam
öncesinde Ka'be' de bulunan putların ekonomik canlılığa katkıları çok büyüktü
ve Ebu Cehil ailesinin put ticareti yaptığına yönelik kayıtlar, onun İslam’a
karşı çıkma gerekçelerinden birinin de bu olduğunu gösteriyor.
Ne kadar çok put, o
kadar çok gelir demekti.
Kuran'a yansıyan
pek çok put adının (Lat, Menat, Uzza, Hubel,
Bahire, Saibe, Vasile, Hami) (5/103) dile getirilmesi, söz konusu
kutsallığın olumsuz olarak bir başka yansıması olarak da görülebilir.
Zira pagan
kültürünün hakim olduğu Mekke'de 360 kadar putun varlığı her kabilenin kendi
putunu ziyaret için Mekke'ye gelişinin Mekke ekonomisine katkısı inanılmazdır.
Putlara takdim edilen hediyeler başta olmak üzere kesilen kurbanlar, sunulan
adaklar, hatta onların yanına elbise, kılıç, altın ve gümüş bile
bırakılması dikkate alındığında din ve inanç üzerinden ne denli ekonomik bir
canlılık meydan geldiği kendiliğinden anlaşılabilir.
****
İslam gelmeden önceki yüz yıl içinde meydan gelen bu gelişmeler zincirinin son bir halkasına temas ederek bitirelim. Bu halka ile yüzyıl bitmeden ve İslam’ın ortaya çıkmasından önce Mekke’deki kapitalist sistemin son dişlisi tamamlanmıştır.
Adı her ne kadar
masum bir isimle, “erdemliler hareketi” (Hılfü’l-füdul) olarak
anılsa da aslında bu teşebbüs, en temelde Mekke’nin Kabe merkezli ticari
itibarını korumaya yönelik kurnaz Kureyşli tüccarların bir organizasyonuydu.
Şimdi İslam geldiğinde Kureyşlilerin gösterdikleri şiddetli reaksiyonun, tepkinin nedeni bu perspektifle yeniden düşnülmelidir.
Yorumlar
Yorum Gönder