Ana içeriğe atla

Mekke'nin Dış Politikası

Mekke’nin İslam öncesi yüz yıllık tarihinde iki büyük kurucudan Kusay Mekke şehrinin banisi olarak, Haşim ise ticaret ilişkilerini sağlamada önemlidir ve bu iki isim büyük ölçüde Mekke’nin iç ve dış politikasını belirlemişlerdir. Ancak söz konusu yüz yılın anlaşılabilmesi için bir üçüncü ve son ayak olarak Mekke’nin dış dünya ile bağlantıları gösterilmeden bu iki ayak eksik kalacaktır. Bu nedenle 7. Yüzyıl Mekkesinde tüm olup bitenler, büyük oranda Hz. Peygamber'den bir yüz yıl öncesi bu üçlü yapı tarafından belirlenmiştir. İşte bu belirlenimler  Kur’an’da Şehir, Devlet, Yazı, Ticaret ve Kölelik gibi başlıkları daha anlaşılır kılabilecektir..

Bu yazı, Mekke'nin dış dünya ile ilişkilerine odaklanacaktır.

***

Hz. Muhammed, MS. 570'te doğduğu zamanlarda Orta Doğu bölgesi, kendi yerel çok tanrılı dini sistemlerini geride bırakıp Yahudilik, Hristiyanlık ya da Pers İmparatorluğu'nun resmi dini olan Zerdüştlüğü kabul etmişlerdi. Bunun da nedeni bu dinlerin dönemin uygarlığının da ölçütü olmasıdır. Bu dinlerin Arabistan'a kısmen de olsa girişine rağmen yarımada asla bu dinlerin mensupları tarafından yönetilmemiştir. 

Arabistan, Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Afrika arasında stratejik bir konumda yer alır. Bu bölge de değerli yağlar ve altın üretiyor olsa da zorlu iklimi, coğrafi koşulların yaşam alanlarına pek fazla bir imkan tanımaması, yeterli su kaynaklarının eksikliği ve halkının bağımsızlığa olan düşkünlüğü bu bölgenin egemenlik altına alınmasını imkansız hale getiriyordu.

Bölgenin 7. Yüzyıl siyasi haritasında üç oyun kurucu devlet, üç de tampon devlet vardır.

Güçlü Devletler

Tampon Devletler

Bizans

Yemen

İran

Lahmiler

Habeşistan

Gassaniler

Bu devletlerden ikisi, Bizans ve İran dönemin süper gücüdür. Habeşistan her ne kadar Bizans’ın uydusu bir devlet görüntüsü verse de 7. Yüzyıl Arapları için bölgede ağırlığı hissedilen bir devlettir.

 Üç tampon devletten Yemen de kısmen böyledir ancak onun farklılığı, İslam geldiği dönemde eski devlet geleneğini büyük ölçüde kaybetmiş, iç kargaşalar nedeniyle oldukça zayıflamış olmasındadır.

Ancak yine de Yemen’in diğer devletlere ve bölgelere nazaran ne denli hayati bir öneme sahip olduğunu anlamak için, Yaklaşık olarak MS. 2. Yüzyılda yıkıldığı söylenen Merib Barajı (Seddi) sonrasında Yemen’den göç edenlerin kimler olduğuna bakmak yeterlidir. Kur’an’da seylü’l-arim (Sebe’ 34/16) olarak geçen bu olaydan sonra Yemen’de yaşayanlardan bir gurup Şam taraflarına göç etmiş ve Gassaniler devletini kurmuş, bir gurup Irak bölgesine gitmiş ve başkenti Hire olan Lahmiler devletini kurmuştur. Bu kadar da değildir. Hicaz bölgesine göç edenlerden Evs ve Hazrecliler Medine’ye yerleşmiş, Ezdiler Mina bölgesine ve Huzaalılar ise Mekke’ye göç eden bu topluluklardan bazılarıdır.

Dolayısıyla Mekke için bölgesel olarak yaşamsal değerde olan tek yer sadece Yemen'dir denilebilir. 

Habeşistan’ı önemli kılan ise İslam ortaya çıktığında Müslümanlara sağladığı desteğin maddi değerinden daha ziyade büyük bir psikolojik değere sahip olmasıdır. Ancak hemen ifade edilmelidir ki bu noktada Habeşistan'ı önemli kılan, buranın Yemen ile coğrafi ve siyasi yakın ilgisidir.. Habeş-Yemen hattı en hayati konuma sahip bölgedir.

 Yemen, Kur’an’da kendisine bolca atıf yapılan yerlerden biri olarak da ayrıca ele alınmayı gerektirecek kadar önemlidir. Tek başına bu özellik bile Yemen’in önemini göstermeye yeterlidir.

İslam’ın doğuşundan önceki yüz yıllık süreçte, Mekke ve Medine’yi ilgilendiren en derin ve köklü ilişkilerin meydana geldiği güzergah Habeşistan ve Yemen hattıdır.

Bir bölgenin siyasi haritası, coğrafi haritasından bağımsız ele alınamaz. Bu nedenle tarih ve coğrafyayı birlikte ele almak; doğru analizler yapabilmek için bu ikisinin bir ve beraber değerlendirilmesi gerekmektedir.

İslam’ın geldiği yüzyıl önemli olmakla beraber bu dönemde meydana gelen ilişkiler ağı büyük oranda geçmişle ilgili olduğundan temel aldığımız 570 senesinden önceki yüzyıla biraz daha yakından bakacak ve bölgedeki gelişmeleri bu doğrultuda yorumlamaya çalışılacağız..

***

Bizans iç ve dış sorunlar ile hayli yıpranmış, kuzeyde barbarlar ve Slavlara karşı sürekli çatışma ve savaşlar ile mücadele ediyor; güneyde ise daha iç bölgelerde Hz. İsa’nın özel durumundan kaynaklanan tartışmalar tüm sıcaklığıyla devam ediyordu. Kilise içindeki bölünmüşlük en alt tabakalara kadar yayılmış, en cahil çiftçiler ve köylüler bile Trinity (baba-oğul-kutsal ruh)’yi konuşuyordu. Özellikle Araplara yakın bölgelerde yaşayan Monofizitler, Nasturiler ve Yakubiler gibi Hristiyan guruplar merkeze büyük bir sorun teşkil ediyordu.

Bizans’ın Mekke ile ilişkisi ciddiye alınabilecek bir ilişki değildir. Zira Mekke Arabistan’ın orta yerinde jeopolitik açıdan çok da önemli bir konuma sahip olmadığından belki daha ziyade Arabistan’ın kuzey ve güney bölgeleri ve bir de sahil şeridi Bizans için önem taşıyordu.

Zaten kuzeyde, Suriye’de Gassaniler Bizans’ın bir nevi vassalıydı. Sahil şeridinde Habeşistan da öyle. İslam’ın gelmesine yakın Yemen de aynı konumdaydı. Ancak Yemen Hicaz Arapları ile aynı kökten (Adnani ve Kahtani) geldikleri için diğer bölgelere nazaran belli bir ayrıcalığı vardı.

Habeşistan ise İslam’ın zuhur ettiği dönemde yoğun bir iç siyaset çatışmalarına sahne oluyordu. Kardeş kavgaları nedeniyle bir süre sonra oraya hicret eden Müslümanlar endişe edeceklerdir.

İslam geldiğinde Sasaniler Hazar denizinin kuzeyi hariç neredeyse tüm kara yolları ve deniz yollarının hakimiyetine sahipti. İran, bu güzergahlarda ipek ve baharatların nakliyesi için Bizans’a yüklü ücretler ödetiyordu. Sık sık karşı karşıya gelen bu iki süper güç nedeniyle Kızıldeniz yolu Mekkeli tüccarlar için bulunmaz bir fırsata dönmüştü.

Bölgede Gassanilerin ortaya çıkması Bizans kralı I. Justinianus (ö. 565)’un özellikle Suriye bölgesinde göçebe Arapların düzenini sağlamak ve sınırı emniyete almak için kurdurulmuş bir devletti.

Aynı durum Hire ve Lahmiler devleti için de geçerlidir. Onlar da Sasanilerin bölgedeki hakimiyetini tahkim etmeye yönelik tampon bir devlet görevi yürütüyordu.

İki imparatorluk da (Bizans ve İran) Hıristiyanlık dininin iki farklı formuna soktukları kuzeyli Arap kabilelerini kullanıyordu. Buna göre Lahmiler Nasturi, Gassanlılar ise Monofizit idi. Gassaniler de Lahmiler’de Yemen menşeli Arapların, Me'rib seddinin yıkılmasından sonra 3. Yüzyıl civarında gelerek bu bölgeye yerleşmişlerdi.

Lahmileri başkenti olan Hire’nin önemini anlamak için, sadece Lahmilerin yıkılmasından hemen sonra Hz. Ömer döneminde kurulan  Kufe, Basra ve Necef gibi şehirlerin İslam toplumunun sosyal ve kültürel olarak taşıyıcı lokomotif şehirlerine bakmak yeterlidir.

584 yılında Bizans İmparatoru Heraclius, Pers İmparatorluğuna karşı verdikleri savaşta ekonomik önlem olarak Gassanilere yardım yapmayı kesti ve 602 yılında Kral Hüsrev, Lahmilere son vererek Arap hükümdarların yerine Persleri geçirdi.

 ***

Dönemin süper iki gücünün İslam gelmeden önceki yüzyılında tahtta oturan hükümdarlar şöyledir:

BİZANS                                                    

İmparator Justin                           518-527

I. Justinianus                                 527-565               

II. Justinianus                                565-578

II. Tibertius                                    578-582

Mauricius                                       582-602

Phocas                                            602-610

I. Herakleios                                   610-641

 

İRAN                                                            

I.Kubad                                          488-531

Camasb                                          496-498

I.Kubad (Yeniden)                          498 -531

I.Hüsrev (Enuşirvan)                     531-579

IV. Hürmüz                                    579-590

II. Hüsrev                                       590-628 

II. Kubad                                        628-628

Listede görüldüğü üzre Pers imparatorları Bizans imparatorlarına göre çok daha uzun süre tahtta kalmışlardır. İslam gelinceye kadarki yüz yılda sadece iki yıl tahtta oturan Camasb ve saltanatı ile IV. Hürmüz’ü on yıllık saltanatlarını saymazsak diğer üç imparatorun ortalama tahtta oturma süreleri 40 yılı bulmaktadır: I. Kubat 41 yıl, I. Hüsrev 48 yıl, II. Hüsrev ise 38 yıl. Oysa aynı dönem Bizans imparatorları içinde 40 yıl saltanat süren kimse yoktur. En güçlü imparatorlardan I. Herakleios sadece 31 yıl tahtta kalmıştır.

Bir diğer nokta, listede, Hz. Peygamberin çağdaşı olarak, onun mücadelesinde doğrudan muhatap olabilecek iki isim vardır. Bunlardan Bizans Kayzeri Herakleios ve İran Kisrası II. Hüsrev’dir. Diğer isimler birinci dereceden Mekke dış siyasetinin hiçbir zaman doğrudan muhatabı olmamıştır. Zira Mekke ve Medine’nin yer aldığı Hicaz bölgesi bu iki süper gücün ilgi alanına pek girmemiştir. Hatta Hz. Peygamber’in yaşamında da ancak son senelerde bazı teşebbüslerle sınırlıdır. Mute savaşı (629) ve Tebük seferi (630) yanında davet mektupları ve elçiler münasebeti dışında bir ilişkinin varlığına dönük kesin veriler mevcut değildir. İran’a gelince onlar için de benzer bir durum söz konusudur.

Bu nedenle İslam ortaya çıkmadan önceki yüzyıl boyunca kayda değer bir ilişki ve iletişim olduğunu söylemek aşırı bir yorum olur.

***

Bizans’ın 6. Yüzyılı Justinyen hanedanlığı (518 ile 602), 7. Yüzyılı ise Herakleios hanedanlığı yüzyıllarıdır. Justinyen hanedanlığı 518 ile 602 arasında Bizansı yöneten aile olarak, I. Justinianus ile başlayıp Mauricius ile bitmiştir.  Herakleios hanedanlığı ise 610-717 döneminde ülkeyi yönetmiştir. Bu dönem Müslümanların tarih sahnesine çıktıkları bir dönem olması yanı sıra, Bizans’ın batıdan tamamen koparak doğululaşması yönüyle de istisnai bir durum arz eder. Bunun göstergelerinden biri de Herakleios'un devletin resmi dili olan Latinceyi terk edip eski Yunancayı imparatorluğun resmi dili olarak kabul etmesidir.

Bizans açısından İslam’dan önceki yüzyılın önemi, Mekke ve Medine’den daha çok Sasanilerle olan mücadeleleri yönüyle doğrudan değil, dolaylı olarak ilgilidir. Bu dönemin belirleyici isimleri; I. ve II. Justinianus’lardır. I. Justinianus, amansız rakipleri Sasanilere karşı sürekli tavizkar bir siyaset izlemiş, hatta İmparator I. Hüsrev’e rüşvet olarak 400 bin altın vermesine rağmen 532 yılında yapılan barış antlaşmasını bozmuştur. 565 yılında ölünce yerine geçen oğlu II. Justinus (565-578) ise Suriye’deki Bizans topraklarına baskınlar yapmaması için daha önce Arap kabile şeflerine verilen yardımları durdurmuştu. Bu hanedanın son üyesi, Mauricius ise 581 yılında Sasanileri büyük bir yenilgiye uğratmış ve sonraki on yıl boyunca Sasanilerle savaş, kesintisiz devam etmiştir.

Hz. Peygamber’in çağdaşı olan ve büyük Herakleios adıyla anılan imparator ise 610-641 yılları arasında tahtta kalmıştır. 622 senesinde Sasanilerin saldırıları karşısında büyük bir acziyet içinde kalan Bizans, Herakleios’un manevra kabiliyeti ile kuşatma altından çıkmayı başarmıştır. Ardından vakit kaybetmeksizin Karadenize geçerek, Hazarlar ve Türkler ile birlikte İran’a arkadan saldırarak 15 yıl süren savaşlar sonucunda Sasanilere karşı yıkıcı bir zafer kazanmıştır. Söz konusu bu savaş, Kuran’da Rum suresine de yansımıştır. Herakleios 627’de kesin bir galibiyetle, Ninova Savaşının ardından Mezopotamya ve Batı İran üzerine yürümüş ve bu tarihten çok uzun olmayan bir süre sonra Sasaniler tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır.

Bu yüzyılda Bizans’ın Mekke ile doğrudan ilgisi sayılabilecek belki iki olaydan söz edilebilir. Biri Kusay dönemi diğeri ise muhtemelen nübüvvetin hemen öncesinde meydana gelen Osman Huveyris vakasıdır.

Müslüman düşünür İbn Kuteybe (ö. 276/889), Bizans imparatorunun özellikle Mekke’de Huzaalılara karşı verdiği mücadelede Kusay’ı desteklediğini söylemektedir

·  (ثم سارت قصي الي مكة فحارب خذاعة بمن تبعه واعانه قيصرعليها.)

“Kusay Mekke’ye geldi ve Huzaalılarla savaştı ve İmparator (bu savaşta) ona yardım etti.” (İbn Kuteybe, Mearif, 640-641)

Ancak bu iddia pek mümkün görünmemekte belki Gassani prensi üzerinden bir destek ancak söz konusu olabilir. Zira Kusay’ın Suriye bölgesinde bir Hristiyan kabilesi olan Uzre oğulları ile temasının olduğuna dair kayıtlar vardır. Yemen ile Mekke yolu Kusay zamanında ve sonrasında Yemenlilerin hakimindeydi. Zira Hılfül fudul’da (580) bir Yemenli tüccar Mekke’ye mal getirmiş, Sehm kabilesinin bu tüccarın mallarının parasının ödenmesinin yankıları geniş olmuştur. Bunun anlamı Mekkeli bazı zengin sülalelerin Yemenlileri, ticari bu sirkülasyonun dışında tutmak ve tamamıyla kendi ellerine geçirmektir. Haşim oğulları ve Mutayyebundaki bazı kabileler kervanlarını Yemene gönderecek kadar güçlü değildi. Eğer Yemene giden ticari kervanlar tümüyle Abdüşşems ve Mahzum oğullarının kontrolünde olsaydı o zaman küçük sülaleler ticaretlerinin önemli bir bölümünü tamamen kaybedecek ve kuzeye Suriye’ye taşıyacak malları da olmayabilecekti.

İkinci olay ise Osman b. Huveyris adlı bir Kureyşli’nin Bizans imparatoru tarafından Mekke’ye yönetici olarak atandığına ilişkin, içeriği oldukça boş bir iddiadır.

Bu iddiaya erken dönem İslam kaynakları her ne kadar yer vermiş olsa da aslında konuyu güncel hale getiren Muhammed Hamidullah (ö.)’dır. (Ayrıntılı bilgi için, onun gerek senet yönünden gerekse metin yönünden hiç bir kritiğe tabi tutmadığı bu olay özelinde şu makalesine bakılabilir: Two Christians of Pre-Islamic Mecca, Uthman ibn al-Huwairith and Waraqah ibn Naufal, Journal of the Pakistan Historical Society, (Karachi/Pakistan, 1958).

Olay kısaca şöyledir: Kureyşli Esed oğullarından Osman b. Huveyris, güya Bizans İmparatoru (Herakleios) ile görüşmüş ve kendisini Mekke’ye kral yaparsa bunun Bizans’ın işine geleceğine ikna etmiş ve kralda böyle bir mektup yazmıştır. Ancak bu bilgi, Bizans kaynakları tarafından doğrulanmadığı gibi, dönemin şartları ile de pek uyumlu görünmemektedir. Osman b. Huveyris’in aslı astarı olmayan bir kurgulama ile Mekke’yi oldu bittiye getirmek istediği anlaşılmaktadır. O, bir plan yapmış ancak onun planı karşısında Mekkeliler bu oyuna gelmemişlerdir. Rivayetlere bakılırsa, geri döndüğünde sadece Mekkeliler tarafından değil kendi sülalesinden, Eset’den, Esvet b. Muttalip Ebu Zema tarafından da bizzat eleştirilmiştir. Bu eleştirinin can alıcı kısmı,  Bizans ile böyle bir ilişkinin, Mekke’nin  tarafsızlık  politikasına  aykırı olduğudur.

Kısaca bu olay Müslüman kaynaklarının iddia ettiği gibi gerçekleşmiş olsa bile muhtemelen bu, doğrudan Bizans imparatoru ile yapılan bir görüşme değil, belki Bizans'ın uydusu olan Gassan prensi ile yapılan bir görüşme olmalıdır. 

Gerek tarihi şartlar gerek coğrafi şartlar, Bizans imparatorunun Kureyş kabilesinden sıradan bir adamı bu denli muhatap alması pek makul görünmemektedir.

 ***

Bu dönemde Sasanilerin Mekke ile olan ilişkileri de Bizans gibidir. Hz. Peygamber 9-10 yaşlarında iken İran tahtının başında I. Hüsrev oturuyordu. I. Hüsrev bu koltukta yaklaşık 50 yıl oturmuştur. İslam kaynaklarında Hz. Peygamber öncesi döneme ilişkin atıflarda Enuşirvan adıyla kendisinden sıkca bahsedilmektedir. Ancak yine de belirtmek gerekir ki onun başında bulunduğu Sasani yönetiminin, İslam öncesi yüz yıl boyunca Mekke ve Medine ile doğrudan bir ilişkisinden söz edilemez. Sasaniler de Hicaz bölgesi Arapları ile pek ilgilenmemişlerdir. Onlar daha ziyade güneyde Yemen Arapları ile kuzeyde Hire Arapları (Lahmiler) ile yakın temas halindeydiler.

I. Hüsrev genelde halkı tarafından sevilen biri olarak çeşitli reformlar yaptı, ülkenin refah ve gelirini artırmak için vergi sisteminde yeni düzenlemeler gerçekleştirdi. Askeri teşkilatı yeniledi. Ordu ve bürokrasiyi merkeze bağlı hale getirdi. 540 yılında Antakya’yı işgal etti. Ardından Suriye’yi aldı. Pek çok Bizans kentini haraca bağladı. Ayrıca yeni şehirler kurdu, yeni binalar inşa etti. 1. Hüsrev, Zerdüştlüğü devletin resmi dini kabul etmesine rağmen diğer dinlere karşı hoşgörülü davrandı. 570’de Ebrehe’nin Mekkeyi işgal planı büyük bir faciayla bitince yerine geçen Yemen kralı Madıkerb, I. Hüsrev’den yardım talep etmiş o da bir ordu göndermişti. San’a’ya yürüyen İranlılar şehri işgal ettiler. Sonra İranlılar adına Madikerbin oğlu Saif 575-577 arasında Yemeni yönetti. Böylece Sasaniler Güney Arabistan’da stratejik bir üs kurmayı başardılar. Ancak bir süre sonra yönetimin Sasani hakimiyetini tanımamaları üzerine ikinci bir ordu gönderildi. İşte bundan sonra Yemen II. Hüsrev zamanına kadar Sasani topraklarının bir vilayeti olarak kaldı. 1. Hüsrev’in ölümünden sonra on yıllık IV. Hürmüz döneminin ardından, tahta II. Hüsrev çıktı. 590-628 tarihleri arasında tahtta kalan II. Hüsrev ise kısa bir dönem generallerinden biri olan Behram’ın başkaldırısı ile uğraşmak zorunda kalsa da kısa sürede devleti toparlamayı bildi. Onun döneminde Bizansın iç çekişmelerini fırsat bilerek büyük bir saldırı başlattı. Kudüs ve Şam’ı Bizanstan aldı, ardından Mısıra yürüdü. Yaklaşık 15 yıl süren savaşlar sonucu yıpranan Sasaniler büyük güç kaybettiler.

Aslında bu güç kaybının öncüsü olan başka bir gelişme oldu. II. Hüsrev, Hire’nin son hükümdarı Numan b. Münzir’i öldürmüş ve bunun üzerine yaşanan gelişmeler Araplar ile İranlılar arasında bir savaşa neden olmuştur. Onun döneminde Araplarla ilk kez karşı karşıya gelen Sasaniler Bekir b. Vail kabilesi önderliğinde Zükar Savaşı (610) ile tarihlerinde neredeyse İranlılara karşı ilk zaferlerini elde ettiler. Tam bu tarihlerde Mekke’de İslam zuhur etmişti. Taberi (ö. 310/923), Hz. Peygamber’in bu savaşın sonucunu şöyle dediğini nakleder:

·   (Peygamber'den (sav.) nakledildiğine göre) Rebia'nın Kisra ordusunu hezimete uğrattığı haberi kendisine ulaştığında: "Bugün Arapların Acemlerden haklarını aldıkları ilk gündür. Onlar benimle haklarını aldılar."

(انه لما بلغه ما كان من هزيمة ربيعة جيش كسري، قلل: وهذا اول يوم انتصف العرب من العجم، وبي نصروا). (Taberi, Tarih, 2/193)

İran’ın Yemeni almasından sonra özellikle Mekkeli tüccar Arapların tarafsızlık politikası daha da önem kazanmıştı. Ancak İranlılar Yemeni, deniz yoluyla ele geçirdiklerinden gerek Yemen de gerekse Yemen’in Hicaj bölgesiyle olan derin bağları dikkate alındığında İranlıların konumu Bizansa göre bir derece daha ayrıcalıklıdır.

Habeşistan’ın Yemen’de diskalifeye edilmesinden sonra meydana gelen Ficar savaşı da Sasaniler ile Araplar arasında meydana gelen bir savaş olarak dile getirilse de bunun doğru olduğu söylenemez. Montgomery Watt (ö. 2006) gibi bazı araştırmacılar, Ficâr savaşlarının meydana geldiği yıllarda Hîre Krallığı’nın süratle çöküşe doğru sürüklendiğini, buna karşılık Mekke şehrinin giderek nüfuz kazandığını ve bu savaşlara her iki tarafın Hîre, Tâif-Yemen kervan yolunu kontrol altına alma isteklerinin sebep olduğunu söylese de aksine bu savaşların Arapalrın kan davası güttükleri savaşlar olduğu yönünde deliller de vardır.

Bu savaşa Ficar denmesi, savaşın haram aylara denk gelmesi nedeniyledir. Kureyş-Kinane ve Kays b. Aylan arasında olmuştur. Hire hükümdarı Numan b. Münzirin bir kervan hazırladığı duyulmuş bu sırada Kureyş’in reisi olan (!) Harp b. Ümeyye olaya dahil olmuş. Harp, Kureyş ve Kinanenin komutanı olmuş ve Kays b. Aylana karşı savaşılmıştır. Ebu Talip Haşimoğulları’nı bu savaştan Haşimileri geri tutmuş ancak sonrada Zübeyr b. Abdülmuttalip umandasında (Hz. Peygamberin 14-15 yaşlarında bu savaşa katıldığı söylenir.)  savaşa katılmak zorunda kalmıştır. Kureyşliler savaşı kazanmış. Utbe b. Rebia ‘nın gayretleriyle antlaşma sağlanmış.

***

Görüldüğü gibi Bizans ve Sasanilerin Hicaz Arapları ile olan sınırlı ilişkileri ve ilgisizlikleri biraz da bu bölgenin uygar dünyadan kopuk olmasıyla ilgilidir.

Oysa daha güneyde Habeşistan ile Yemen ve bu ikisinin arasındaki ilişkiler Mekke ve Medine merkezli Hicaz bölgesini çok daha yakından ilgilendirdiği gibi büyük ölçüde İslam’ın geleceğini de belirlemiştir. Aslında bölge siyasetinin ana damarı burasıdır.

Habeşistan'a gelince; MS. 4. Yüzyıl, Hristiyanlığın bölgede etkisini iyiden iyiye artırması, Aksum Kralı Ezana'nın 330 yılında Hristiyan dinine geçmesiyle yüzyıl içinde, Hristiyanlık iyiden iyiye kök salmış ve neticede burası, İskenderiye Kilisesine bağlı bir Krallığa dönüşmüştür. Böylece Aksumlular dünyada ilk Hristiyan devletlerden biri olmuş ve krallık 900’lere kadar devam etmiştir. Aksum Krallarının para bastırmalarına bakılırsa uygarlık seviyesi oldukça ileri bir düzeyde olduğu varsayılabilir.

Müslümanların hicret ettikleri dönemde Necaşi (ö.630) adıyla anılan Ashame bir Aksum kralıdır. Ancak İslami kaynaklar ona genelde Necaşi demeyi tercih edeler; oysa bu bir özel isim olmayıp “kral” anlamına gelmektedir. Zaten bazı kaynaklarda melikü’l-Aksum ifadesi geçmektedir.

Habeşlilerin Mekke ile olan ilişkilerin tarihi daha gerilere gider: Ashame’nin babası olan Kral Ebcer, kardeşi tarafından tahttan indirilerek öldürülmüş, onun küçük yaşta olan tek oğlu Ashame köle olarak Arabistana satılmış, Bedir bölgesinde yaşayan Damreoğulları’na verilmişti. Çocukluğunda yaşadığı bu hadisenin üzerinde etkisi mutlaka olmuştur. 628 yılında civar ülkelere gönderilen davet elçileri arasında Habeşistan’a gönderilen Amr b. Ümeyye ed-Damri’nin seçilme nedeni biraz da Necaşi Ashame’nin Damreoğulları yanında kölelik günlerinden tanıması olmalıdır.  Sadece bu da değildir. Abdülmuttalip ile Ebu Süfyan’ın babası Harb b. Ümeyye arasında bir anlaşmazlık çıkmış ve hakem olarak Necaşi araya girmiştir. Necaşi Ashame ile Hz. Peygamberin dostlukları çok derin olduğu kadar uzun da sürmüştür.

Habeşistan’a iki kez gerçekleşen hicret dışında, davet mektubu gönderilmesi, bir süre sonra ondan Ebu Süfyan’ın kzı Ümmü Habibe ile nikah kıyılmasını istemesi, ardından Ümmü Habibe ile birlikte ayrı bir gemiyle oğlu Erha’yı 60 kişilik bir gurupla göndermesi (bu gemi yolda batmış ve tüm yolcular ölmüş), sonrasında İslamı kabul etmesi ve 630 senesinde öldüğünde de bizzat peygamberin gıyabi cenaze namazı kıldırdığı bilinmektedir.

Habeşistan ile Mekke arasında çok sıkı ilişkiler olmasına karşın, her iki taraftan da din değiştirenlerin olmasına bakılırsa, liderlik düzeyinde, karşılıklı bir muhabbet ve hoşgörü beslendiği görülmektedir.

Aksumluların tüm mücadelesi Yemenleydi. Pek çok kez oraya seferler düzenlediler. Kuşkusuz bu sebepsiz değildi. Habeş ile Yemen arasındaki coğrafi yakınlık her iki bölgeyi tarihi olarak fazlasıyla etkilemiştir. Habeşistan’ın Yemenden gelen Sebeliler tarafından (MÖ. 7. Yüzyıl) kurulduğu yönündeki bilgiler, bugün antik kazılar nedeniyle kesine yakın derecede bilinmektedir. Bunun en önemli göstergelerinden biri Sebe dilinin (Ca’ziye) farklı bir biçim kazanarak asırlar boyu varlığını sürdürmesidir. İşte Aksumluların Yemene ilgileri biraz da bu nedenleydi. Neticede Aksumlular, ataları daha önce Yemenden gelenlerin kurduğu bir krallıktı.

Altıncı yüzyılın ikinci yarısına doğru, Yemende Yahudiliğin önemli etkileri belirmeye başlamıştı. Himyer’e hakim olan Zünüvas Hristiyanlığın özellikle Necran’da güç kazanmasından hareketle buradaki Hristiyanları, Museviliği kabule zorladı. Kurana da yansıyan bu olan “Uhdud” adı verilen ve dininden dönmeyen Hristiyanları, içi ateşle dolu kuyularda diri diri yakarak bir katliam gerçekleştirdi. Bu kıyım 523’de meydana geldi. Bunun üzerine Habeşistan Kralı olan Ela-Esbaha (514-554), Bizans imparaatoru I. Justin (518-527)’den yardım istedi. Necaşi, Eryat isimli bir komutanını orduyla Yemene gönderdi. Savaş, Zünüvas’ın öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu tarihten sonra Yemen Habeşistan’a bağlandı. Eryat orayı kral adına yönetti. Birkaç yıl sonra yine bir başka Habeşli komutan olan Ebrehe, Eryatı öldürerek bağımsızlığını ilan etti. 

Fil Ordusu ile Mekke ve Kabeyi yıkmak üzere harekete geçen Ebrehe en temelde Hristiyanlığı yaymak istiyordu. Kulleys adında yaptırdığı kilise sıradan bir mabed değildi, adeta bir katedraldi. Kabe’ye rakip olması nedeniyle buranın özellikle monumental olmasına önem vermişti. Ancak yaptırdığı bu kiliseye Mekkelilerin saygısızlık yaptıkları yönündeki bilgiler doğruysa, bunu bahane ederek oraya saldırdı ancak muhtemelen bu tek neden değildi. Özellikle Mekke'nin, Yemenin kuzey bağlantısını kesiyor olması bu saldırının başlıca nedenlerinden bir diğeri olmalıdır. Fil olayından sonra Habeşliler Yemenden tamamen çıkarıldılar.

Bizans ve Habeş arasındaki dostane ilişkiler dikkate alınırsa Yemen’in Habeşliler tarafından fethedilmesi Mekke’nin işine geldiği söylenebilir. Mekkeli, tüccarların büyümesi, özellikle Haşim ve kardeşlerinin teşebbüsleri bu dönemde olmalıdır. Haşim’in yanında Mahzum oğulları da bu ticari sirkülasyondan kar alıyordu.

 ***

Yemen'e gelince; Hicaz Arapları ile kıyaslandığında uygar dünyaya daha yakın, coğrafi konumu itibariyle daha avantajlı, tarihi açıdan ise çok daha gelişmişti. En azından devlet geleneğine sahip bir bölgeydi. Bugünkü Yemen ile kıyaslanamaycak derecede gelişmiş bu bölgenin tarihi, bunun en canlı tanığıdır. MÖ. 1400’lere kadar geri giden Main devleti çok büyük bir imparatorluktu ve sınırları Hicaz, Fedek ve Teyma'ya kadar varıyordu. Yine milattan önce Hadramut Krallığı adında bir devletin varlığı daha bilinmektedir. Ancak antik Yemen tarihinin en önemli krallığı kuşkusuz Sebe Krallığıdır. Başşehri Me'rib’dir. Sebeliler bölgedeki Main ve Hadramut krallıklarından geride kalanların tamamını egemenlikleri altına aldılar. Muhteşem Sebe devletinden sonra önemli bir devlet daha kurdular. Himyeri krallığı. İslam gelmeden öncesine kadar devam eden bu krallık 525 yılında son Himyeri kralı Zü Nüvas’ın öldürülmesiyle sona erdi. Bu tarihten sonra, Yemen bir süre Habeş valileri Eryat ve Ebrehe tarafından idare edilmiştir. Ancak Ebrehe’nin feci ölümü ile Yemen’de Sasanilerin hâkimiyeti başlamış ve bölgedeki Sasani egemenliği 630 yılında İslam ordularının bölgeye gelmesine kadar devam etmiştir.

Mekke ve Medinenin merkezde olduğu Hicaz bölgesi Bizans, İran, Habeşistan tarafından hiç bir zaman bir cazibe merkezi olarak algılanmamıştır; ancak Yemen hiç de böyle değildir. Gerek münbit ve verimli arazisi ile gerek zengin kültür ve siyaset tecrübesiyle gerekse de jeopolitik olarak Hint ve Uzak doğu mallarının kavşak liman noktasında bulunması gibi ayrıcalıklı konumu nedeni ile çok daha büyük önem taşıyordu.  Yemen için çağlar boyu “Kutlu Arabistan” (felix Arabia) denmesi boşuna değildir. Bizans, İran ve Habeşistan gibi büyük devletlerin sürekli müdahaleleri ile burası sık sık el değiştiriyordu.

Peygamber doğduğunda Yemen bağımsızlığını tamamen kaybetmişti. Bizans’ın Habeşistan üzerinden bir eyaleti olarak da görülmesinin son demleriydi. Buradaki Hristiyanlık Hz. İsa’yı sadece ilahi kimliğiyle kabul eden Monofizitlerin inancındaydılar. Bunun nedenlerinden biri Habeşlilerin Monofizit Yakubi olmalarıydı.

İslam’ın ortaya çıkmasına yakın bir dönemde meydana gelen ve Yemen Mekke ilişkileri bozan Ebrehe’nin durumu özel önem taşır. Zira bu olay daha sonra Kuran’a da yansıyacak denli önemlidir.

Ebrehe ile birlikte Kureyşli tüccarların, bir krize girdiği kabul edilebilir, zira Ebrehe’nin amacı Kabeyi ve dolayısıyla Mekke’yi ortadan kaldırmaktı. Ancak Kureyşlilerin talihi buna fırsat vermemiş ve onlar bu tarihten sonra daha da büyümüşlerdir. Dolayısıyla Ebrehe ile birlikte Mekke’nin Habeşistan ile ilişkilerinin bozulduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ebrehe'yi rahatsız eden, sadece kutsal Kabe değildi, Mekkelilerin Habeşistan ile Bedevi kabileler arasında aracılık yaparak, yüksek komisyonlar alıp iyi paralar kazanıyor olmalarıdır.

Öte yandan Ebrehe’nin Abdülmuttalip ile görüşmesinde bazı tereddütler bulunmaktadır. Zira mesela Abdülmuttalip için “Kureyş’in seyyidi ve kebiri” gibi ifadeler, Haşim sülalesini yüceltme amaçlı olarak daha sonra üretilmiş olmalıdır. Zira o dönemde Abdülmuttalip, önemli Kureyşlilerden sayılsa bile Kureyş’in lideri pozisyonunda değildir.

Ayrıca Ebrehe ile Abdülmüttalib görüşmesi, o sıralarda Mekke’de pozisyonları giderek artan Abdüşşems, Nevfel ve Mahzum oğullarına karşı Habeşistan’ın desteğini sağlamak amacını taşıyormuş gibi görünmektedir. Çünkü Abduşşems ve Nevfel bu sıralarda Suriye ve Yemen ticaretinin büyük bir bölümünü eline geçirmişlerdi. Abdülmuttalip’in Habeşistan yanlı politikası sayesinde Mekke’nin diğer bu üç büyük kabilesinin tarafsız kalmasının bir süre sonra bu üç kabile lehine Abdülmuttalip ve daha sonra Haşim oğulları aleyhine olacaktır. Zira Yemende işler değişince ve Habeşistan devre dışı kalınca Haşim oğullarının Yemen politikaları da boşluğa düşmüştür.

Şimdilik Mekke’nin dış politikasına dair -G. Zeydan’a ait- son bir tespite yer vererek bitirelim. “Araplar, Yunanlılar ve İranlılar gibi Devleti kurduktan yüzyıllarca sonra uygarlaşmaya başladıkları halde, Araplar devletlerini kurduktan yalnızca bir yüzyıl sonra uygarlık aleminde kendilerini gösterdiler.” Zeydan, bir kıyaslama da yapar. Özellikle Hunların Batıya yapılan seferleri ve orada kurdukları devletlere rağmen hiçbir uygarlık belirtisi göstermemelerini örnek olarak gösterir. (s.43).

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...