Ana içeriğe atla

İman Yemenlidir


İman Yemenlidir.

Hikmet Yemenlidir.

Fıkıh Yemenlidir.

Hz. Peygambere nispet edilen bu söz, İslam kaynaklarının neredeyse tamamına yakını tarafından üzerinde ittifak edilmiş (müttefekun aleyh) bir hadis olarak geçmektedir.

Peki ne denilmek istenmektedir?

 

***

Yemen’in bugünkü hali düşünülürse, bu ifadeler pek anlaşılamaz.

Tarihin derinliklerine inildiğinde çok büyük uygarlıkların yer aldığı kentler ve devletlerin kurulduğu bölgeler bugün ile kıyaslandığında aradaki uçurumu anlamak gerçekten zordur. Mesela bugün Irak ve Suriye, uygarlığın başladığı yerlerdir. Yazının icadı da dahil ilk kentlerin ve devletlerin kurulduğu yerler buralardır. Sümer, Babil ve Asurluların kurduğu medeniyetler zamanında dünyanın göz bebeğiydi.

Bugün Lübnan denen yerde bir zamanlar, Fenikeliler uygarlık adına büyük hamleler gerçekleştirmişti.

Hindistan, Pakistan, Afganistan denen coğrafyada binlerce yıl önce kurulan Harappa uygarlığı ve İndus vadisi uygarlığı çağının çok çok ötesindeydi.

Bugün Meksika, Peru, Guatemela denen bölgede bir zamanlar Aztek, İnka ve Mayalar çok büyük imparatorluklar kurmuşlardı.

Ya bugünkü Yemende?

 

***

 

Bugün Yemen’e gidenler, bir zamanlar Arap yarımadasının en görkemli uygarlıklarının kurulduğu bir bölge olduğunu anlamakta zorlanabilirler.

Gerçekten de Yemen, bir zamanlar bölgenin en gelişmiş ülkelerinden biriydi. Saraylar, köşkler, bağ ve bahçeleri, büyük su kanallarıyla tam bir cennet köşesiydi. Mainliler, Sebeliler ve Himyeriler böyle bir zeminde yükselmişti.

Bir zamanlar bu bölge, uygar dünyanın en büyük yerleşim yerlerinden birine ev sahipliği yapmışı, sadece büyük devletler kurmakla kalmamış, uygarlığın merkezlerinden biri de olmuştur.

Gelişmiş sulama teknikleriyle ülke bir baştan bir başa donatılmış; yeşil alanları, ağaçlıkları, sebze ve meyveleri, türlü tarım ürünler ile Batılı gözlemciler tarafından Mutlu Arabistan (Felix Arabia), İslam kaynakları tarafından ise Yeşil Yemen (Yemenü‘l-Hadra) denilen bir yerdi. (Hamevi, Mu’cemü’l-buldan, 5/447).

Kur’an’da İrem kenti olarak geçen “bir masal ülkesi” bu bölgeye atfedilmiştir.

 

***

Bunlar hatırda tutulmadan, Hz. Peygamber tarafından söylenen “iman Yemenlidir” sözünün ne anlama geldiği kolay anlaşılamaz. Dahası hadisin farklı varyantlarında “hikmet” ve “fıkıh” kelimelerinin eklenmesiyle ile Yemen arasında nasıl bir korelasyon olduğu da. 

Önce söz konusu hadisin tam metnine bakalım.

  • “Resulullah eliyle Yemen’i işaret ederek, "iman Yemenlidir” (الايمان يمان), işte şu taraftadır. Dikkat edin, kasvet ve katı kalplilik ise develerin kuyruklarının dibinde (ان القسوة وغلظ القلوب في الفدادين عند اصول اذناب الابل), şeytanın iki boynuzunun çıktığı yerde/iki akranında, Rebia ve Mudar'dadır” (في ربيعة و مضر) buyurdu. (Buhari, Bedu’l-halk 15; Müslim, İman 81)

Burada denilmek isteneni doğru anlamak için öncelikle hadisin sebeb-i vürudunu (söylenme nedeni) sonra da iman, (diğer rivayetlerde geçen) hikmet ve fıkıh kelimelerinin o dönemde gelişmişliği ifade eden kavramlar olduğu unutulmamalıdır.

Hadisin söylenme nedeni, Medine döneminin sonlarına doğru, Müslüman olmak için Yemen'den gelen bir heyete karşı söylenmiştir. Peygamberin sevinç ve memnuniyeti çok açıktır.

Hikmet kelimesi, daha sonraları Arapçada felsefenin karşılığı olarak kullanılan kelime ile bir ilgisi olmayıp, “bilgelik” anlamına gelmektedir. İman kelimesi de böyledir. Rivayetlerde iman ve hikmet kelimelerinin yanında “fıkıh Yemendedir” şeklindeki kullanımda geçen fıkıh kelimesi de bilindik anlamıyla olmayıp, “anlayış ve kavrayış” kapasitesi anlamına gelmektedir. Kelime peygamber hayattayken henüz terimleşmediği (ya da çok sonraları belli bir ilim dalını ifade edeceği) için sözlük anlamıyla “kasd-ı mütekellimi bilmek” (وهو المعرفة بقصد المتكلم) demek olduğu hatırlanmalıdır.

 Hadis şarihlerinin “iman Hicazdandır” şeklinde konuyu Medine’de yaşayan Yemenlileri (ensarı) kastettiği yönündeki açıklamaları, Medine’de yaşayan Evs ve Haczreclilerin aslen Yemenli olduklarına bir atıf olarak değerlendirilebilirse de aslında bu zorlama bir tevildir. Oysa söylenmek istenen gayet açıktır. Buna göre söylenmek istenen Yemenlilerin Hicazlılara göre daha şehirli, daha kültürlü kimseler olduklarıdır.

İman, hikmet, fıkıh gibi tüm bu nitel tanımlamalar aslında son kertede, şehirli olmanın olmazsa olmaz ilkesi olarak kültürlü ve görgülü anlamına gelmekte ve bu yönüyle kabalık, sertlik ve görgüsüzlük ifadelerinin tam karşısında konumlanmaktadırlar.

***

Hadisin metnini şerh ve açıklamasına geçmeden önce, belli bir şehir ya da bölgeye işaret eden hadislerin güvenilirlik sorunu olduğu özellikle belirtilmelidir. Mesela İslam’ın ilk dönemlerinde Irak ve Suriye bölgesi arasındaki büyük siyasal kavgalarda Şam ve Kufe’ye yönelik hadislerin varlığı böyledir.

Peki benzer bir durum Yemen bölgesi için de geçerli olabilir mi?

İlkesel olarak evet, olabilir. Yemen ve Yemenliler hakkında kaynaklarda yer alan, mesela “fitneler çoğalınca size Yemen tarafına gitmenizi öneririm.” (İbn Teymiye, Feteva, 18/384) ya da “Dünyada üç cennet vardır: … (biri de) Yemen’den San‘a. Bu cennetlerin de cenneti San’a’dır.” (Şevkani, Fevaid, 428) türü rivayetlerin sonradan uydurulduğu bilinmektedir.

Ancak biz gerek senet yönünden gerekse metin muhtevası kuşkulu bu tür rivayetlere değil, mevsuk kaynaklar olarak kabul edilen kütübü sitte müelliflerinin tamamı tarafından rivayet edilen ve metin tenkidinden başarıyla çıkan başlıktaki hadisi özellikle tercih ettiğimizi belirtmeliyiz.

Sahabenin çok hadis nakletmesiyle eleştirilen, aynı zamanda Yemenli kimliğiyle bilinen Ebu Hüreyre kanalıyla gelmesi böyle bir kuşkuyu barındırsa da bizim verdiğimiz metin, Ebu Hüreyre kanalıyla değil, Ebu Mesud kanalıyla gelmektedir. Ayrıca birazdan, metnin içerik analizi yapıldığında, bu çekincelerin yersiz olduğu görülecektir:

 ***

İlk bakışta peygamberin benzer sözleri hatırlandığında bunda bir farklılık bulunmadığı izlenimi uyandırdığı doğrudur. Ancak metin dikkatli incelendiğinde, içinde yaşadığı çağı çok iyi okuyan ve analiz eden birinin sözü olduğu rahatlıkla görülebilir.

Şimdi, hadis metnini daha kolay çözümleyebilmek için parçalara ayıralım. Hadis üç ana tema üzerinde durmaktadır:

1.   Yemen veya Yemenliler.

2.   Katı kalpli deve çobanları,

3.   Rabia ve Mudarlılar.

Öncelikle Yemenliler ile Rabia ve Mudar arasında bir karşıtlık olduğu anlaşılmaktadır. Olumlu tarafı Yemenliler, olumsuz tarafı ise Rebia ve Mudar oluşturmaktadır. Bir ucunda (başlangıçta) Yemen övülmekte diğer ucunda ise (sonunda) Rabia ve Mudar yerilmektedir. Bu iki ucun ortasında ise, mantık diliyle “orta terim”, “katı kalplilik ve deve çobanlığı” yer almaktadır. Dolayısıyla bu formülasyonda, “orta terim” çözümlenirse metin de büyük ölçüde çözümlenmiş olacaktır.

“Katı kalpli deve çobanları” kimdir ve neden bu özellikleri ile sunulmaktadır.

Dikkat edilirse metinde “orta terimi” daha açık kılacak ek bir bilgi de yer almaktadır: Karn Şeytan”. Bu ifade, “Şeytan’ın cemaati, topluluğu” anlamıyla deve çobanlarını ikinci kez, bu defa daha keskin bir biçimde olumsuzlamaktadır. Ancak biz özellikle “deve çobanları” nitelemesi üzerinden ilerleyeceğiz.

Hadis alimleri bize “orta terim” konusunda yardımcı olacak oldukça fazla malzeme sunmaktadırlar. Bunlardan birinde şu ek bilgi bulunmaktadır.

  • "Övünme ve kibir deve çobanlarında (والفخر والخيلاء في اصحاب الابل), sükûnet ve vakar ise koyun çobanlarındadır (والسكينة والوقار في اهل الغنم)". (Buhari, Megazi 74).

Buhari’de yer alan hadisin bu versiyonunda geçen ilave bu bilgi işimizi büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır.

Deve çobanları ve koyun çobanları karşıtlığı.

Bu iki farklı çoban türü, Arap toplum yapısında (sosyolojisinde) neye karşılık gelmektedir?

Hadisin bir başka versiyonunda kullanılan aşağıdaki ifadeler bu kez daha vurgulu olarak tekrar edilmektedir.

  • "Küfür doğu tarafındadır. Sükûnet koyun çobanlarında (والسكينة في اهل الغنم), övünme ve riya yaygaracı çobanlarda, bedevi at ve deve çobanlarındadır (والفخر والرياء في الفدادين اهل الخيل والوبر)" (Müslim, İman 85, Tirmizi, Fiten 61)

Burada farklı olarak feddadun ve ehlü’l-veber ifadesi eklenmektedir. Feddad kelimesi, “devesi çok olan çobanlar” anlamına gelmekte, “ehlü’l-veber” ifadesi ise bedeviler demektir. (Lisanü’l-arab, 3363). Bedeviler ise çölde ve çadırda yaşayanlar demektir. Kelimenin karşıtı şehirlilerdir (hadariler).

Her iki rivayette de koyun çobanları ile deve çobanları özenli bir şekilde ayırılmaktadır. Kültür antropologlarının üzerinde ısrarla durdukları çobanlar ve çiftçiler ayırımını hatırlatmaktadır. O nedenle deve çobanlarının kimler olduğu açığa çıkarılırsa karşıtı kolaylıkla anlaşılır hale gelecektir.

***

Sosyoloji biliminin kurucusu olarak da görülen, kendisi aynı zamanda bir Arap olan İbn Haldun (ö. 808/1406), hiç kuşkusuz Arap toplum yapısını en iyi bilen ve analiz eden bir isimdir. Bu nedenle metni anlamak için ona müracaat etmek kaçınılmazdır. O, bu konudaki ayırımı çölün doğal yapısıyla ilişkilendirmekte ve bunun Araplardaki karşılığını göstermektedir.

Koyun çobanlarının bölgede doğal otlaklar olmadığı için sahranın iç kısımlarına fazla giremedikleri, deve çobanlarının ise çöllerin derinliklerinde dolaşmaya mecbur olduklarını, çünkü biyolojik yapılarının bunu zorunlu kıldığını söylemektedir. Tepelerin ılık ve serin havası yerine çölün en sıcak noktası neresiyse oraya doğru yönelmeleri develerin biyolojik yapısının zorunlu bir sonucudur. Buna dair verdiği örnek ise hayvanlar arasında en zor doğum yapan develerin çölün sıcaklığında serinledikleri ve doğumun daha kolay gerçekleşmesidir:

  • "Geçimlerini deve ile sağlayanlar ise en fazla dolaşan göçebelerdir ve bunlar sahranın derinliklerinde dolaşırlar.. Çünkü develerinin yaşamlarını sürdürecek kıvamda beslenmeleri için tepeliklerin otlakları ve ağaçları yeterli olmaz. Develer sahraların ağaçlarına, otlarına ve tuzlu su kaynaklarına ihtiyaç duyarlar. Yine kış mevsiminde tepelerin soğuklarından çöllerin sıcaklarına kaçmaya ihtiyaçları vardır. Çöllerin sıcaklarına duydukları ihtiyaç, doğumdaki zorluklarının hafiflemesi için de geçerlidir. Çünkü deve en zor doğuran ve sütten kesen bir hayvan olduğu için sıcağa en çok ihtiyaç duyan hayvandır. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/246).

Bu biyolojik farklılığa dikkat çektikten sonra İbn Haldun, bundan sonraki satırlarda çölün kenarında dolaşanlar ile merkezinde yer alanların psikolojik ruh hallerinin birbirinden çok farklı olacağını, bir anlamda çölün sosyolojisini bedevilik ve hadarilik kavramları üzerinden açıklamaya girişir. Buna göre kentli olmayan bedeviler, yani deve çobanları bu doğal şartlar nedeniyle hiç kimseyle kıyas kabul etmeyecek denli vahşi, yabani ve yırtıcı hayvanlara benzemektedirler.

  • Bu yüzden geçimini develer ile sağlayanlar çöllerin derinliklerinde dolaşmaya mecburdurlar. Belki bunda tepelikleri ellerinde bulunduranların onları buralardan çıkartıp uzaklaştırmalarının da etkisi olabilir. Onlar da bu tür aşağılanmalardan kaçmak için çöllerin en derinliklerine dalıyorlar. Bu şekilde çöllerin derinliklerinde yaşamalarından dolayı insanların en yabanisidirler. Kentlerde yaşayanlara göre kıyas kabul etmeyecek ölçüde sanki konuşamayan yırtıcı hayvanlar gibi yabani ve vahşidirler. (والمفترس من الحيوان العجم). (İbn Haldun, 1/246).

İbn Haldun’un bu açıklamaları ile -en azından- “orta terim” büyük ölçüde açıklığa kavuş olmalıdır. Hadiste dile getirilen katı kalpli deve çobanlarının bu özellikleri tayin ve tespit edildikten sonra geriye sadece iki uçta yer alan Yemenliler ile Rebi’a ve Mudar’ın konumlarının buna göre ele alınıp yeniden yapılandırılması kalıyor.

Yazının başında tarihsel olarak Yemenlilerin kronolojik olarak Arap yarımadasının en uygar bölgesi olduğunu dile getirdiğimiz için metinde işaret edilen Yemenlilerin kentliler olduğuna en ufak bir şüphe olmamalıdır. Zaten hadisin farklı bir versiyonunda bizzat peygamberin ağzından Yemenliler çok açık ifadelerle “yumuşak kalpli ve kibar kimseler” (هم ارق افئدة والين قلوبا) olarak nitelenmekte onların nazik, kibar ve yumuşak kalpli oldukları özellikle vurgulanmaktadır. Nezaket ve incelik kentlilere (hadariler); sertlik, nobranlık (dobralık) ve doğallık ise kentli olmayanlara (bedeviler) yaraşmaktadır. Zaten ikinci uçta yer alan Rebia ve Mudar’ın kimlikleri bu dizgede doğru tayin ve tespit edilirse, Yemenlilerin karşıt konumu daha da netlik kazanacaktır.

 ***

Peki Rebia ve Mudar kimdir?

Arap kabile yapısı çok karmaşık ve girift olduğundan, anlaşılması için daha şematik bir yol deneyebiliriz: Araplar en temelde dört ana kola ayrılırlar:

1.   Rebi’a

2.   Mudar

3.   Kudaa

4.   Yemen

Bu ana kolların yaşadıkları bölgeler de dörde ayrılır:

1.   Hicaz,

2.   Tihame

3.   Necid

4.   Yemen

Arapların ilk ataları olarak kabul edilen Adnan ve Kahtan, tüm Arap yarımadasının hem kimliklerini hem de yaşadıkları bölgeleri büyük ölçüde belirlemiştir. Buna göre Rebia ve Mudar Adnan’ın, Kudaa ve Yemenliler ise Kahtan’ın çocuklarıdır. Bazı geçişkenlikler olsa da genelde Rebia ve Mudar Hicaz, Tihame ve Necid bölgelerinde, Yemen ve Kuda ise güney bölgesinde yaşamışlardır.

Burada önceliğimiz Rebia ve Mudar olduğundan onları biraz daha yakından ele almamız gerekir:

Kabilesel nedenlerden ötürü Rebia ve Mudar bazen birbirleri ile anlaşıyorlar bazen de çatışıyorlardı. İttifak yaptıkları zamanlardan birinde Rebia ile birleşen Mudar, Mekke’den Mead oğullarını çıkararak oraya yerleşmişlerdi.

İhtilaf ettikleri zamanlara ait şu anekdot meşhurdur: Peygamberin vefatına yakın yalancı peygamberler ortaya çıkınca Müslümanlar arasında hala Rebia’lı ve Mudarlı ayırımı tüm hızıyla sürüyordu. Bu nedenle olmalı ki Rebia’lı biri, yalancı peygamber Müseylime’ye (o da bir Rebia’lıdır) gidip, “Sen yalancısın, fakat Rebia’nın yalancısı Mudar’ın doğru sözlüsünden (Hz. Peygamber) bize daha yakındır” demektedir.

Sadece Peygamberin sülalesi olan Haşim oğulları değil tüm Kureyş, Mudar’ın bir alt koluydu. Kaynaklarda Hz. Peygamberin Mekke müşrikleri için Mudar adını kullandığı bilinmektedir. (Buhari, Cihad, 98; Müslim, Mesacid, 294-295)

Mudar, Mekkelilerin en üst çatısıydı ve bunlar sadece Mekke’nin merkezi ile sınırlı değildi büyük bir bölümü çölün farklı bölgelerinde bedevi yaşamı sürüyorlardı.

İşte Hz. Peygamber tarafından "katı kalpli, kaba, kibirli" vasıfları ile eleştirilen Rebia ve Mudar, Hicaz bölgesinde yaşayan atalarının badiyede yaşayan kollarıydı. Ancak bunlar sadece badiyede yaşamıyorlardı, Mekke’de yaşayanlar ya da en azından bir ayağı Mekke’de olanlar da vardı. Mekke’de yaşayanların tamamı tüccar falan olmadığından, pek şehirli de sayılmazdı, bir ayakları daima çöldeydi.

Hadiste, özellikle Rebia ve Mudar'a yapılan atıf, onların bedevi yaşantısını sürdüren kollarıydı. Nitekim Mudar'ın önemli bir kısmı bedevi alışkanlıklarına ve kabile asabiyetine bağlılığını uzun süre korumuş ve yerleşik hayata geçmekte hayli zorlanmışlardır. Bunun en açık örneklerini bizzat Kur’an’dan takip etmek mümkündür.

Söz konusu bu gurupların Kur'an tarafından muhatap alınması ve kabalıklarına vurgu yapılması bu nedenledir. Örneğin Tevbe suresinde onların bu kabalıkları çok keskin ve tehdit edici ifadelerle yerilmektedir:

  • Bedevi Araplar, küfür ve iki yüzlülükçe daha yaman ve Allah'ın, Elçisine indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamağa daha müsaittirler.”  (9/97).
  • Bedevi Araplardan kimi var ki, verdiğini angarya sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini gözetler. Kötü bela onların başına gelsin.” (9/98).
  • Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından iki yüzlülüğe iyice alışmış münafıklar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz.” (97/101)

Bu ayetler, Tebuk’e katılmamak için sürekli bahane üreten bu gurupların durumunu anlatmakta, tefsirlerde ise Rebia ve) Mudar’ın alt kolları olan Müzeyne, Esed, Gatafan ve Temim bedevileri olarak geçmektedir. (Mukatil, Tefsir, 2/191; İbn Cevzi, Zadül-mesir, 3/489))

Hucurat suresinde yer alan şu ayetler de onları anlatmaktadır:

  • Odaların arkasından sana bağıranların çoğu, düşüncesiz kimselerdir.” (49/4).
  • Bedevi Araplar: "İnandık" dediler. De ki: "İnanmadınız, fakat 'İslam olduk' deyin. Henüz iman kalblerinize girmedi…..” (49/14).
  • “İslam olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: "Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Tersine, eğer gerçekten inanmışsanız, sizi imana ilettiği için Allah, sizin başınıza kaksa yeridir." (49/17)

Bu ayetlerde ise peygamberin evinin önünde bağırıp çağırdıkları, imanlarının kalplerine yerleşmediği, Müslüman olmalarını Peygamber'in başına kaktıkları dile getirilmektedir. Tefsirlerde, bu bağırıp çağıranların Temimliler olduğu, kalplerine iman yerleşmeyenlerin ise Cüheyne, Müzeyne, Gıfar, Eşca ve Esed bedevilerinin oldukları söylenmektedir ki bunlar hep Mudar’ın alt kollarıdırlar. (Mukatil, Tefsir 4/91, 98, 99; Taberi, Camiül-beyan, 21/347, 388).

Ahzab suresinde ise korkaklık ve hiyanetle (ispiyonculukla)  nitelenmektedirler:

  • “Eğer o ordular (ikinci kez) gelseler, bunlar çölde bedevi Araplar arasında bulunmayı, sizin haberlerinizi (başınıza gelecek olayları) oradan sorup öğrenmeyi arzu ederlerdi. İçinizde bulunsalardı dahi pek az dövüşürlerdi.” (33/20).

Yine benzer şekilde Fetih suresinde, kalplerinde olmayanı söylemekle, Hudeybiye seferine katılmamak için sürekli mazeret üreten kimseler olarak nitelenmektedirler:

  • Bedevi Araplardan geri bırakılanlar, sana diyecekler ki: "Mallarımız ve çocuklarımız bizi, (seninle beraber gelmekten) alıkoydu. Bizim için mağfiret dile." Onlar, dilleriyle kalblerinde olmayan bir şeyi söylüyorlar." (48/11).
  • O geride kalan bedevi Araplara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmağa da'vet edileceksiniz, onlarla (ya) dövüşürsünüz, yahut (onlar) müslüman olurlar. ” (48/16)

Bu ayetlerde de söz konusu bedevilerin yine Rebia ve Mudar’ın kolları olduğu belirtilmektedir. (Mukatil, Tefsir, 4/170).

Kur’an’a yansıyan bilgiler bu kadarla sınırlı değildir. Daha başka örnekler vermek mümkün ise de özellikle Cahiliye toplumunda kız çocuklarının diri diri öldürülmesi adeti müfessirler tarafından Rebia ve özellikle Mudar ile ilişkilendirilmektedir.

İlgili ayetler şöyledir:

  • “O diri diri toprağa gömülen kıza, ‘hangi günah yüzünden öldürüldüğü sorulduğu zaman.” (Tekvir, 81/8-9).
  • "Bilgisizlik yüzünden beyinsizce (سَفَهًا), çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar, saptılar, yola gelici de değiller!" (Enam 6/140)

Müfessir Kurtubi, bu ayetin tefsirinde bunların kimler olduklarını ve neden böylesine feci bir cinayet işlediklerini çok açık ifadelerle dile getirmektedir:

  • Bunlar, Rebia ve Mudarlılardır (وهم ربيعة و مضر). Onlar hamiyet duygusuyla kızlarını öldürürlerdi.” (Kurtubi, Cami, 9/49)

Dolayısıyla verilen bu ayetler ile Kur’an’ın tanıklığının Peygamberin diline yansıması hiç de şaşırtıcı değildir. Tek farklılık, Kur’an’da bunların kimliklerine yönelik sadece bedevi Araplar nitelemesiyle genel bir ifade kullanılmakta, peygamber tarafından ise çok açık bir biçimde kimlikleri deşifre edilmektedir.

Rebi’a ve Mudar’ın Peygamber sonrası süreçte; İslam tarihinin en katı, sert ve isyankar gurubu olan, bıraktığı derin izler ile etkileri günümüze kadar devam eden Hariciler’in ana gövdesini oluşturduğu düşünülürse sanırız puzzel tamamlanmış olur. Her şeyi yakıp yıkan, kendinden olmayanı yok etmeye kilitlenmiş bağnaz bir kitle olan Hariciler sadece dini ve siyasi olarak aşırı görüşleri ile tanınan bir fırka olmayıp, doğaları çöl ve deve çobanlığıyla şekillenmiş katı kalpli ve kaba saba kimselerdi. Zaten bu nedenle Hz. Osman’ın katledilmesiyle başlayan felaketler zincirinde Sıffin, Cemel, Hakem olayı ve nihayet Hz. Hüseyin’in Kerbala’da hunharca katledilmesinde baş rol oynamışlardı.

Bunların deve çobanlığından şehre intibakı öyle sanıldığı gibi bir iki nesil ile mümkün değildir. Arap sosyolojisi dikkate alındığında, ortada çok daha derin analizlerin yapılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Bu nedenle Rebia ve Mudar’a ilişkin bir kez daha İbn Haldun’a müracaat etmek ve sorunu ayrıntılarda aramak gerekmektedir. O, Mudar soyundan gelen kabilelerin verimsiz topraklarda yaşadıkları için neseplerinin bozulmadığını; oysa Yemen (Himyer) bölgesi gibi verimli topraklarda yaşayan kabilelerin kabile dışından evlilikler yapmalarıyla neseplerinin karışmış olduklarını, bunun ise şehirli olmalarıyla ilişkisi olduğunu söylemektedir..


İbn Haldun, karşılaştırmayı gelenekler üzerinden de yapar; yokluk içinde olanların geleneklere sıkı sıkıya bağlı olduklarını, bolluk ve bereket içinde olanların ise daha farklı bir toplumsallık düzenine geçtiklerine vurgu yapar. Kureyş’in geleneklere bağlılığını onları Mudar’ın diğer kollarına üstünlüklerine de bağlamaktadır. Hatta daha da ileri giderek, “Mudar’ın asabiyeti Kureyşte, Kureyşin asabiyeti Abdimenaf oğullarında, onların asabiyeti de Emevilerdeydi” diyerek devlet düzenine geçtiklerinde bile bu tutucu ve kendinden olmayanı dışlayıcı özelliklerine vurgu yapar.

Mudar ile Rebia arasında ki ince ayırımı ise; Mudar’ın hiçbir devlet yapılanması ile tanışmadığına oysa Rebia’lıların kuzeye çıktıkça devletle tanıştıklarına, Bizans ve Sasanilerle temasına bağlamaktadır.

***

Aslında bu bedeviler, sadece Mekke'nin dışında değillerdi; kenar mahallelerde (Kureyş-i zevahir) de bedevi bir yaşam tarzına sahip Araplar bulunuyordu. Çölde ve badiyede geçici olarak ikamet eden Mekkeliler (şehirliler/hadariler) olabildiği gibi, Mekke’nin dolayısıyla şehrin banliyösü sayılabilecek bölgelerinde yaşayan bedeviler de bulunabiliyordu. Mukaddime’de ilkel yaşamları detaylı anlatılan Mudar kabilesi, onun nazarında tam bir bedevi topluluktur. Yemenlilerin hakim olduğu bereketli topraklara bir türlü uzanamayan bu Mudarlıların beslenme kültürlerine yönelik çok çarpıcı bilgiler vermektedir.

İbn Haldun, Hicaz bölgesi Araplarının, damak zevklerinin pek gelişmiş olmadığını, tek düze olduğunu, mesela elek kullanmadıklarını ve bu nedenle buğday ve arpa ununu ham haliyle, kabukları ve kepeğiyle yediklerini söylemektedir ki 7. Yüzyıl Mekkesi için önemli bir bilgidir. O şöyle demektedir:

  • “O çağda tavuk az bulunduğu için Araplar tavuk eti yemeye alışmamış idiler. (يتخافي عن اكل الدجاج لانه لم يعهدها للعرب لقلتها يومئذ) Araplar arasında elek hiç bulunmazdı. Bundan dolayı onlar buğday ununu elemeden, kabuğu ve kepeği ile birlikte yerlerdi.” (Mukaddime, 1/584-585)

Görüldüğü üzere, Mudar Araplarının genel olarak az bulunması nedeniyle pek tavuk eti de yemediklerini söylemektedir. Oysa besin değeri yüksek olan kümes hayvanlarından yararlanamamaları çağın çok gerisine düştüklerinin de açık bir göstergesidir.

Dahası Mudarlıların beslendikleri diğer gıda ürünlerinden de söz etmektedir ki yukarıda alıntı yapılan yırtıcı hayvanlar gibi yabani ve vahşi nitelemeleriyle tam anlamıyla mutabıktır. Bu çöl bedevisi Arapların akrep ve böcekle beslenmeleri ise tekil örnekler olmayıp daha ötesi de vardır. İşte kendi ifadeleri:

  • “Hiçbir kavim, Hicaz'daki Mudar Arapları kadar geçim darlığı içinde olmamıştır. (فلم تكن امة من الامم اسغب عيشا من مضر) Çünkü bulundukları topraklar ziraata elverişli olmayan verimsiz yerlerdi. Ziraata elverişli olan verimli ve bereketli topraklardan ise yararlanamıyorlardı. Çünkü bu yerlere hem uzaktılar hem de Yemen kabileleri tarafından sahiplenilmiş ve üstelik bu bölgelere uzanamıyorlardı. Bu yüzden çoğu zaman akrep (العقارب) ve hanafis böceği (والخنافس) yiyorlardı. İlhiz (denen bir yemeyi) yemekle övünüyorlardı (يفخرون باكل العلهز). Yemeleri ve konutları açısından Kureyş'in durumu da buna yakındı.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/384).

Görüldüğü üzere akreb ve hanafis böceği yiyorlar, dahası ilhiz denen bir yemek çeşidi ile övünüyorlardı. Hanafis (الخنافس) kelimesi için çevirmenlerinin verdiği anlam; “osurgan böceği” (ZVT), “domuzlan böceği” (HK) ya da “pislik böceği (SB) şeklindedir. Ancak bu çevirilerin hiç birisi İbn Haldun’un vurguladığı hanafis’i tam karşılamamaktadır. Türkçe bakımında bu hayvanın adı “bok böceği”dir (SU). Evet yanlış duymadınız “bok böceği”.

Peki bunu daha ötesi var mıdır, derseniz.

Ne yazık ki vardır. Zira Mudarlıların bir nevi milli yemeği olan ilhiz, en az akrep ve bok böceği kadar iğrenç bir yiyecek türüdür. İlhiz, deve derisi bir süre sıcak ateşte pişirildikten sonra üzerine kanı dökülüp daha sonra da taşla ezilip ve yenilen bir yemektir. Yani bir tür kan yemeği.

Söze hacet kalmamış olsa gerek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...