Ana içeriğe atla

Kur'an Anlaşılabilir mi?

Alanında iyi bir tefsir hocası olan arkadaşım; "sahabenin hepsi Kur'an'ı anlamamıştır" şeklinde kesin bir yargıda bulunduğunda çok şaşırmıştım.

Gerçekten böyle miydi?

Kur’an hiçbir zaman tam anlamıyla anlaşılamamış bir metin midir? Ya da sahabe bile Kur’an’ı tam olarak anlamamışsa, kim anlamıştır?

Soruyu daha derinleştirirsek, kutsal kitap Peygamberin kendisinin dışında kimse tarafından tam anlamıyla anlaşılmamış mıdır?

Soruları çoğaltabiliriz; ancak tüm bu sorular, tek bir soru altına getirilebilir:

“Kur'an anlaşılabilir mi?”

Aslında Kur’an’ın anlaşılabilir olup olmadığı, Kur'an'a muhatap olan ilk neslin (sahabe) onu gerçekten anlayıp anlamadığı, anladıysa ne kadarını anladığı, anlamadıysa ne kadarlık bir miktarı anlamadığı ile doğrudan ilgilidir.

Bu açıdan "Kur'an anlaşılabilir mi?" sorusu, "Kur'an nazil olduğunda tüm muhatapları tarafından anlaşılmış mıdır" ya da "Hz. Peygamber sahabeye Kur'an'ın ne kadarını tefsir ettiği?" sorusuyla eşdeğerdir. Son iki soru açıklık kazanırsa başlıkta dile getirilen soru da kendiliğinden anlaşılmış olacaktır.

Öncelikle tüm sahabenin tek tek Kur'an'ı anlayıp anlamadıklarını ya da anladılarsa Allah’ın muradını tam kavrayıp kavrayamadıklarını tek tek test etme imkanından mahrumuz. Bununla birlikte onların Hz. Peygamber’e Kur'an hakkında bir kısım sorular sordukları biliniyor. Soru sorduklarına göre, anlamamış oldukları çıkarsanabilir. Hemen belirtilmelidir ki onların sordukları bu soruların içinde dilsel bir anlamama edimini gösteren örnekler bulunmamaktadır. Anlamakla, kavramak arasındaki nüans dikkate alındığında, onların metnin bütününü anladıkları ve fakat anladıkları o bütünün bir kısmını ise kavrayamadıkları anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla, Kur'an, ilk muhatapları tarafından anlaşılmışsa, bu durumda metnin anlaşılamaz olması mümkün değildir.

Konunun özü, peygamberin Kur’an’ı tefsir edip etmediğiyle doğrudan ilgili olduğundan, bu konuda bazı küçük misallerle meseleyi açmaya çalışalım.

Kur'an'da pek çok ayette, dinin en önemli rükünlerine ilişkin olarak özellikle secde edin (فاسجدوا), rüku edin (واركعوا) gibi ifadeler yer almaktadır. Emir kipi ile dile getirilen bu ayetleri duyan sahabe, nasıl secde edeceğine ya da rüku edeceğine ilişkin Hz. Peygamber’e soru sordukları, ondan bir açıklama talebinde bulunduklarına dair bir kayıt bulunmamaktadır.

Mesela abdest almakla ilgili, Maide suresinde (5/6) yer alan "yüzünüzü yıkayınız!" (فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ) ayeti hakkında yüz (وجوهكم) ifadesi, Hz. Peygamber tarafından "kulaklar başa dahildir" (واذنان من الراس) şeklinde açıklanmıştır. (İbn Mace, "Taharet" 53). Ancak bu açıklama sahabenin Kur'anı anlamadığına delalet etmez. Bu aslında bilindik anlamda bir tefsir ameliyesi değildir.

Yine Maide suresinde (5/20) geçen "sizi melikler kıldı" (وجعلكم ملوكا) ifadesini tefsir etme babında söylediği nakledilen "evi ve hizmetçisi olan meliktir" (من كان لو بيت وخادم فهو ملك) sözü de böyledir. (Taberi, 6/230). 

Yusuf suresinde geçen (12/18) "bana düşen güzel bir sabırdır” (فصبر جميل) ifadesini "şikâyet içermeyen sabır" (صبر لا شكوي فيه) şeklinde tefsir edilmesi de (Taberi, 15/585) bir tefsir ameliyesi değildir.

İbrahim suresinde (14/5) geçen "Allah'ın günleri" (بايام الله) ifadesini "Allah'ın nimetleri" (بنعم الله) şeklindeki tefsiri de (İbn Kesir 3/458) sahabe açısından anlaşılmamış bir sözün anlaşılır hale getirilmesi demek değildir.  

Bu kısa örneklerden anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber tarafından yapılan açıklamalar bilinen anlamda bir tefsir ameliyesi olmayıp belki onu tamamlayıcı ek bilgilerdir. Yani sahabe söz konusu ifadeleri tam olarak anlamışlar ve fakat Peygamberin küçük müdahaleleri ile mesele iyice pekiştirilmek istenmiştir.

Kur'an’ın tefsire muhtaç olup olmadığı genelde Nahl (16/44) ve İbrahim (14/4) sureleri bağlamında ele alınmıştır:

      • "İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman (لِتُبَيِّنَ) için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik." (Nahl, 44).
      • “Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın (لِيُبَيِّنَ). Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini yola iletir. O, azizdir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4)

Peki gerçekten bu iki ayet, iddia edildiği gibi, Hz. Peygamberi sahabenin anlamadığı ayetleri açıklayan bir müfessir olduğunu mu söylemektedir? 

Müfessirler her iki ayette geçen tebyin ifadesini "açıklama" olarak yorumlasalar da burada özellikle dikkat edilmesi gereken, Hz. Peygamberin vazifesinin Kur'an'ı insanlara tefsir ve izah etmek manasında bir açıklama olmayıp, onu insanlara "duyurmak, haber vermek, bildirmek" manasındaki bir açıklamadır. Zaten tebyin kelimesi Türkçedeki açıklama anlamını karşılamaz. Bu kavram Kur'an'a has bir kullanım olup, en fazla lafzı açıklama olabilir yoksa tefsiri bir açıklama demek değildir.

Her iki ayette de geçen tübeyyine/yübeyyine fiilini bazı müfessirler "insanlara okuyasın" (لتقرأ للناس) şeklinde yorumlamışlardır. (Semerkandi, Bahrul-Ulum, 2/237). Okuma edimi ise Arapçada iletmek anlamıyla yakından ilişkili olup üzerine herhangi bir ilave yapmaksızın, ne ise onu olduğu gibi nakletmek demektir.

Peki tefsir kelimesi Kur'an’da geçmekte midir?

Sadece Furkan suresinde (25/33) bir kez geçmekte; burada da genelde bilenen anlamda bir açıklama işlemi olmayıp, yine beyan ve tebyin kelimeleri ile ilişkilendirilmektedir. Tefsir kelimesinin bir kez geçmesine karşılık beyan ve tebyin kelimeleri Kur'an'da o kadar çok geçmektedir ki asla kıyas bile edilemez. Mesela fiil formunda (yübeyyine/tübeyyine) şeklinde yüze yakın bir kullanım görülürken, aynı kelimenin isim formu (beyan, mübin) ise iki yüzü bulmaktadır. Dolayısıyla Tefsir kelimesinin, tedvin döneminde kullanılan anlamıyla Kur’an’da bir karşılığı olmazken, beyan ve tebyin kelimelerinin Kur'an'daki karşılığı, "tefsir etmek ve açıklamak" anlamında olmayıp "duyurmak, haberdar etmek, açığa çıkarmak" demektir. Mesela şu ayetlerde bu açıkça görülür: Bakara 2/109, 159, 187, 256; Ali İmran 3/38; Maide 5/15, İbrahim 4; Sebe 34/14.

Bir kelimenin anlamını tespit etmenini en kolay yolu, onun karşıtını bulmak ve doğru anlama ulaşmaktır. Tebyin/beyan kelimesinin Ku’ran’da ki kullanımları tebliğ ve ilan etmek olduğuna göre karşıtı ise bunu yapmamak yani gizlemek/saklamak (kitman) olmaktadır. Ali İmran 3/187'de bu anlam çok açıktır:

      • "Allah, kendilerine Kitap verilenlerden şöyle misak almıştı: "Onu mutlaka insanlara beyan edeceksiniz (لتبيننه) ve asla gizlemeyeceksiniz! (تكتمونه)".

Dolayısıyla tebyin kelimesinin tefsir'den ziyade bir tebliğ ve ilan etme anlamının esas olduğu ortadadır. Ayetler, Hz. Peygamber tarafından insanlara tebliğ (tebyin) edildikten sonra, ayrıca bir müfessir gibi muhataplarına tekrar açıklamaya ihtiyaç duymamıştır. Çünkü vahiy, dil düzeyinde ikinci bir beyana ihtiyaç duymayacak kadar açık ve anlaşılabilir bir dille nazil olmuştur. Bu nedenle de Hz. Peygamber, tebliğ ettiği metni muhataplarına, birkaç olay dışında, ayrıca tefsir ve izaha gerek duymamıştır.

Ancak Hz. Peygamberin vefat etmesiyle, bağlam (contex) ortadan kalkmış, muhataplar değişmiş ve zamanın ilerlemesiyle anlam da sadece dilsel ögelerle anlaşılır olmaktan çıkmıştır. 

Dilin değişime uğraması, sözcüklerin yeni anlamlar kazanmasıyla tefsir diye bir ilim dalı, çok sonraki bir dönemde, bu zemin üzerinde inşa edilmiştir.

Sahabeler, matbu bir kitap olarak Kur’an’la hiç muhatap olmadılar, aksine bir hitap olarak ona tanıklık ettiler. Mushaf’ın teşekkülü peygamberin vefatından sonradır. Onun ortaya çıkışı ve yaygınlık kazanması ise Hz. Osman dönemi gibi geç bir dönemde olup halka inmesi ve dolaşıma girmesi ise çok daha da geçtir. 

Bu nedenle tefsir bir ilim dalı olarak ortaya çıktığında insanlar, artık matbu bir kitabın (Mushaf) muhatabıydılar. İşte Kur'an’ın anlaşılabilir olmasının önündeki en büyük sorun böylece ortaya çıkmış oldu. Sahabe hitaba muhataptı ve onu anlıyorlardı, sonra gelenler ise kitaba, yani Mushaf’a muhataptı ve herhangi bir kitapla ünsiyeti hiç olmayan, ümmi bir topluluk olarak Müslüman Araplar, kendi dillerinde bile olsa vahiyle irtibat kuramıyor, onun dilini anlamada büyük sorunlar yaşıyorlardı.

Çok erken dönemde başlayan hadislerin toplanması ve tasnif edilmesi, 3. Yüzyıla gelindiğinde büyük koleksiyonlar meydana gelmiş; pek çok hadis külliyatının içinde müstakil olarak yer alan Tefsir bölümleri görülmeye başlamıştır. 4. Yüzyılın başına gelindiğinde, ilk defa, Taberi (ö. 310) tarafından onlarca ciltten meydana gelen ve bu konuda sonraki kuşaklar tarafından bile aşılamamış olan el-Camiü’l-beyan isimli büyük bir tefsir koleksiyonu hazırlanmıştır. Bu eserde tüm tefsir rivayetleri toplanmış ve bir araya getirilmiştir.

Şimdi konumuzla ilgili bu eserde yer verilen onlarca rivayet arasından özellikle bir tanesini ele alacak, Peygamber döneminde sahabenin Kur'an'ın tamamını anlayıp anlamadıklarını görmeye çalışacağız.

Erken dönem hadis kaynaklarının büyük bir bölümü tarafından merfu olarak nakledilen bu rivayet, aslında hadis sahasının otoritelerinden biri olarak kabul edilen Hz. Aişe tarafından dönemin tam bir topoğrafyasını yansıtmaktadır. Buna göre dile getirilen rivayet, sahabenin Kur'an’ın tamamını anladıklarına dair hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Hz. Aişe şöyle demektedir:

      •  "Hz. Peygamber sayılı birkaç ayet dışında, Kur'an'dan hiçbir şey tefsir etmemiştir." (ان النبي كان لا يفسرشيا من القران برأيه الا آيا بعدد). (Taberi, Câmiü'l-beyan, 1/78).

Bu söz, çok açık bir şekilde Kur'an'a muhatap olan ilk neslin, bir tefsir ve açıklama ameliyesine muhatap olmaksızın anladıklarının en önemli delilidir.

Bu rivayet, Kur'an vahyini ilk işitenler tarafından “ben bu sözü hiç anlamadım” şeklinde bir şikayetlerinin -en azından dil düzeyinde- hiç olmadığını göstermesi bakımından çok büyük önem taşır.

Sahabe döneminde yaşayanların bugün yaşayan insanlardan daha az ya da daha çok akıllı olduklarına dair elde bir veri yoktur. Yani onlar da bizim gibi insanlardı. Onların da daha zeki olanları olduğu gibi daha az zekaya sahip olanları vardı. Mesela sahabe arasında Hz. Ömer gibi daha vahiy gelmeden onu öngörebilen, kapasitesi yüksek kimseler olduğu gibi Adiy b. Hatem gibi bir meseleyi tekrar tekrar anlatıldığı halde anlayamayan, anlayışı daha kıt pek çok kimse vardı. Dolayısıyla Hz. Aişe’nin dile getirdiği o “çok az miktar” da bu kimselere yönelik olmalıdır. Ancak yine de bu kimselerin ayetlerden hiçbir şey anlamadıkları anlamı çıkarılmamalıdır. Onlar da duyduklarını anlıyorlar fakat bazı ayetleri kavramada güçlük çekiyorlardı.

Bu nedenle Hz. Aişe’nin sözünde dile gelen sahabenin tefsire ihtiyaç duymaksızın anlamaları, metnin anlaşılır olduğunu göstermesi bakımından büyük önem taşır. Bu söz, bugüne de ışık tutmaktadır.

Yani Kur'an anlaşılabilir bir metindir. Anlaşılmıştır da. Dolayısıyla anlaşılabilir de.

Üstelik sadece sahabe de değil, Kur'an’a karşı düşmanlık yapan müşrikler içerisinde bile onun denilmek isteneni anlamadıklarına dair bir beyanları olmamıştır. Onların Kur'an'a karşı dile getirdikleri itirazlarında anlama sorunun olduğunu gösteren herhangi bir kayıt yoktur. Onların itirazları ve ona karşı çıkışları dilsel olmaktan ziyade içerikseldir. O'nun bir sihir, bir şiir ya da eskilerin masalları (esatirü’l-evvelin) olduğu şeklinde pek çok itiraz öne sürmeleri bu nedenledir. 

Demek ki Kur'an’ın anlaşılabilir oluşu, ona inanıp inanmamakla da ilgili değildir.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Peki azılı düşmanları bile Kur’an’ı anlayabildiklerine göre “ben niçin anlamıyorum?”

Niçin anlamadığımız ya da anlayamadığımız sorusunun cevabı tamamen geçmişle ilgilidir. Dil değişmiş, toplum değişmiş, doğa tasarımı değişmiş, bağlam değişmiş, bunca değişim yetmezmiş gibi bir de araya 1500 senelik uzun bir mesafe girmiştir. Teorik olarak yeniden anlaşılabilir olmasına hiçbir engel olmasa da pratikte bunun mümkün olması bir hayli zordur. Ama yine de imkansız değildir.

***

Bu sorunun cevabı geçmişte, özellikle ulema arasında da aranmış ve tartışılmıştır. Buna göre tartışmanın bir ucunda Kur'an'ın sahabenin tamamı tarafından anlaşıldığını söyleyenler yer alırken karşı tarafta bunun aksine hepsi anlamamıştır diyenler yer almaktadırlar. Üçüncü bir gurup ise daha orta yolcu bir tavır takınmışlardır. Yani ortada üç seçenek bulunmaktadır:

1. Çoğunluk anlamıştır.

2. Çoğunluk anlamamıştır.

3. Bir kısmı anlamış bir kısmı anlamamıştır.

Birinci gurubu oluşturanlar ilk üç asırda yaşayanlardır. Yani zaman faktörünün büyük bir sorun haline dönüşmediği dönemlerde.

İkinci gurubu oluşturanların büyük oranda sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin döneminden iyice uzaklaşanlardır. Bu gurubun öncüsü İbn Teymiye’dir.

Üçüncü gurubu oluşturanlar ise daha çok modern dönemde yaşayanlardır.

Üçüncü gurupta yer alanlar aslında ikinci gurubun söylemlerine yakın durduğundan aynı kategoride sayılabilirler. Yani bu iki guruba göre sahabe Kur'an'ın çoğunu anlamamıştır. Bu gurubun sözcülüğünü yapan İbn Teymiye’nin çok geç bir dönemde yaşamış olması dikkate alındığında, Kur'an’ın nazil oluşu üzerinden neredeyse 8 asırlık uzun bir zaman diliminin geçtiği görülür. Yaşanan siyasal ve toplumsal değişmeler ile kendilerinin artık anlamakta zorluk çektikleri Kur'an’ı, sahabenin de anlamadıkları yanılsamasına düşmüşlerdir. İbn Teymiye, Mukaddime isimle tefsir usulü adlı eserinde şöyle demektedir:

      • “Bilinmesi gerekir ki Hz. Peygamber sahabeye Kur'an'ın anlamlarını tefsir ettiği gibi lafızlarını da tefsir etmiştir.” (ان النبي بين لاصحابه معاني القران كما بين لهم الفاظه). (İbn Teymiyye, Mukaddime, s. 35).

Oysa birinci gurubu oluşturanlar vahyin indiği döneme daha yakın oldukları için ortamın sıcaklığı nispeten devam ediyordu. Bu nedenle ilk birkaç yüzyıl boyunca tefsire fazla bir ihtiyaç duyulmamıştı. Bu yüzyıllarda yaşayanlar, Kur'an'ın anlaşılması için tefsir ilmine gerek duymadıkları için Hz. Peygamberi bir müfessir olarak görme eğiliminde de olmamışlardır.

Tefsir ilminin habercisi sayılabilecek ilk kitapların dilsel ağırlıklı olmaları bu nedenledir.  Daha ikinci asır bitmeden ortaya çıkmaya başlayan filolojik tefsirlerden birinin sahibi olarak, Mamer b. Müsenna (ö. 209/824), Kur'an apaçık bir Arap diliyle inzal edildiğinden, sahabenin Kur'an'ı kendi dillerinde herhangi bir tefsir ve açıklamaya ihtiyaç olmaksızın anlayabildiklerini çok net olarak ifade etmektedir. Ona göre sahabe Kur'an'ı dil düzeyinde hiçbir problem olmaksızın anlıyordu:

        • "Çünkü Arab kelamındaki irab vecihleri, garib kelime ve manaların aynıları Kur'an'da da vardı" (وفي القران مثل ما في الكلام العربي من وجوه الاعراب ومن الغريب والمعاني ) (Ebu Ubeyde, Mecazül-Kur'an, 1/8).

Görüldüğü üzere çok önceleri başlayan bu tartışmanın en temel meselesi bugün hala gündem de olan “peki ama ben niçin anlamıyorum” sorunudur. İbn Teymiye gibi müfrit bir zekanın Kur'anın tamamını anladığına hiç kuşku yoktur; ancak onun sahabeye Kur'an’ın tamamını anlamamış oldukları şeklinde düşük bir zeka nispet etmesi düşünülemez. Bu nedenle onun bu yargıya varmasının başka nedenleri olmalıdır. Bize göre zamansal ve bağlamsal şartların zorluğu ve zorunluluğu bunlardan biridir.

****

Hülasa, konu, Kur'an'ın kendilerine inen bir topluluk (sahabe) ile dilin ve bağlamın değişmesiyle zaman ve zihnen ondan uzaklaşmış bir toplumun ona bakış açısıyla ilgili olduğundan, Kur'an’ın anlaşılabilir olmaktan çıkıp tefsirlere bağımlı hale geldiği görülmüş olmalıdır. Müfessirler, tefsir ilminin ilkelerini ortaya koyarken büyük oranda kendi içinde bulundukları durumu dikkate alarak hareket etmişler; bu nedenle Hz. Peygamberin Kur'an karşısındaki konumunu; onun mücmel ve müphemi beyan, umumu tahsis, mutlakı takyit, müşkülü tavzih etmesi şeklinde tasnif etmişlerdir. Onların Peygamberi bir müfessir olarak görmeleri, kendi pozisyonları gereği Kur'anı tefsire muhtaç bir metin olarak görüp, sahabeyi de kendileri gibi Kur'an'ın tamamını anlamadıklarını düşünmüş olmalılar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...