Ana içeriğe atla

Kur'an ve Özgürlük -II-

Modern dönemle birlikte özellikle meallerde, ayetlerin mantıksal yönü dikkate alınarak özgürlük ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Mesela “kendilerine rızık verilenler” ifadesinin çevirisi genelde böyledir:

Nahl 16/75’de kölenin karşısına konan ifade “kendilerine rızık verilenler”dir. Oysa ayette, özgür kimseye değil köleye vurgu yapılmaktadır.
    • "Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile; kendisine güzel rızık verdiğimiz, o rızıktan gizli ve açık harcayan (özgür) kimseyi misal olarak anlattı. Hiç bunlar bir olurlar mı? "(ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًاۜ هَلْ يَسْتَوُ۫)
Burada özgür kimse, bilinen anlamda özgür olmayıp, köle olmayan anlamındadır. Yani Allah'ın kendisine rızık verdiği kimse olarak tanımlanmaktadır. Sebebi nüzul rivayetleri arasında nakledilen Hz. Osman ve kölesi örnekliği konuyu daha açık kılar. Oysa bu ikisi bir ve aynı şey midir?
    • Müfessirlerin, ayette temsil olarak verilen abden memlük ifadesini "kafir", rızık verilen kimseyi ise “mümin” ile açıklamaları bir özdeşleştirmedir. (Taberi, 14/308).
    • Razi, ayette geçen, iki sınıftan ikincisini (وفرضنا حرا كريما) şeklinde yorumlamıştır. (Razi, 20/85)
    • Kendisine rızık verilenlerden hareketle Fatiha suresi ile ilişki kuran Hamdi Yazır ise bu ayetle ilgili "sadece sana ibadet ederiz ve senden yardım dileriz" diyen kimseden daha özgür kimsenin düşünülemeyeceğini söylemektedir. (Elmalılı, 5/249)
Bir başka ayette aynı tema, köle ile özgür karşıtlığı, temsili bir anlatımla ele alınmaktadır. Ancak burada memluk (köle) ifadesinin yerini, aynı anlama gelen ma meleket eymanukum ifadesi yer alır:
    • "Size kendinizden bir misal verdi: (Bakın) size verdiğimiz rızıklarda; sizin ellerinizin altında bulunan (köleler)lerden sizinle eşit derecede (yönetim hakkına sahip) olan, birbiriniz(in hakkına dokunmak)dan çekindiğiniz gibi onlar(ın hakkına dokunmak)dan da çekindiğiniz ortaklar var mı …” (ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ اَنْفُسِكُمْۜ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَٓاءَ ف۪ي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ ف۪يهِ ۜ) (Rum 30/28).
Görüldüğü üzere Kur’an ve Özgürlük üzerine söz söylemenin zorluğu ortadadır; ancak kelimeler üzerinden, o da çok zorlama teviller ile bir kısım şeyler söylenebiliyor. O nedenle daha fazla örnek vermeyi gerekli görmüyoruz.

***  
Kuran ve özgürlük bağlamında dile getirilmesi gereken en temel kavramlardan biri hiç kuşkusuz İtaat kavramıdır. 

Spinoza Kutsal Kitap ve Özgürlük ilişkisini bu kelime üzerinden temellendirmektedir. O'nun Tevrat ve İncil üzerinden dile getirdiğini, biz Kuran'daki karşılığını göstermeyi deneyeceğiz.

158 kez isim ve fiil formunda geçen itaat kelimesi tüm bağıntıları göz önüne alındığında çok geniş bir semantik alan oluşturduğu, Kur’an’da en çok kullanılan Allah kelimesinden sonra belki de ikinci sırayı alacak denli yaşamsal bir terim olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kur’an’ın en temel yapısal özelliği, Allah ve insan ilişkisi üzerine bina edilmesidir. Bu ikili (rab-abd) ilişkide Allah efendi, kul ise onun kölesidir. İşte itaat kelimesi bu efendi-köle ilişkisinin zorunlu neticesidir. Allah, itaat edilendir, insan ise itaat eden. Bu nedenle Kur’an’ın tamamı, Allah-insan ilişkisi üzerine oturduğundan başka hiçbir delil gösterilmese bile itaat kavramının ne denli merkezi bir terim olduğu anlaşılır. Ancak biz yine de itaat ile ilgili kelimelerin genel durumunu gözden geçirelim:

Kur’an’da itaat, Allah’tan başlayarak aşağıya doğru hiyerarşik olarak peygamber, melekler, anne-baba (insan) gibi kendi hemcinslerine doğru bir sıralamayı takip eder:
    • ·“Allaha, resulüne ve sizden ülü’l-emr kimselere itaat ediniz” (اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْكُمْۚ) (Nisa 4/59)
    • ·“(Cebrail) orada kendisine itaat edilen, güvenilendir.” (مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍۜ) (Tekvir 81/21)
    •  “Anne babaya “of” bile demeyiniz (itaat ediniz)” (فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ) (İsra 17/23; 29/8, 31/14).
“Ülü’l-emr ifadesinin -terimsel anlamı bir yana- sözcük anlamı “emir sahipleri” ya da “buyruk sahipleri” ile çevrildiğinde amir tabakasının tamamını içine alır.

Bir de itaat edilmemesi gerekenler vardır:
    • ·  “Kafirlere ve münafıklara itaat etme” (وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ) (Ahzap, 33/48)
    • · “Ehl-i kitaba itaat ederseniz onlar sizi imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler.” (اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقًا مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ) (Ali İmran 3/100)
    • · “Kötü arzularına (hevasına) uymuş, aşırı gidenlere itaat etme” (وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ ) (Kehf 18/28).
    • · “Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz.” (وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟) (Enam 6/121)
    • · “Sürekli yemin eden (alçaklara) itaat etme” (وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَه۪ينٍۙ) (Kalem 68/10)
    • · “Aşırı gidenlere (müsrif) itaat etme” (وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ) (Şuara 26/151)
    • · “Beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yoldan çıkardı.” (اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا) (Ahzab 33/67)
Allah’ı tanımlayan ve onun niteliklerini dile getiren onlarca ayet ya da insanı ve ona ait özellikleri dile getiren tüm ifade biçimleri, bu efendi-köle (rab-abd) diyalektiği içinde itaat kavramı altına getirilebilir.

Kelimenin en karakteristik kullanımlarından biri (3/83) şöyledir:
    • “bütün göktekiler ve yerdekiler ister istemez O‟na teslim oldular”(وله اسلم في السموات والارض طوعا و كرها).
Ayette geçen tavan ifadesi itaat kelimesinin kökenidir. Ayette “ister-istemez” anlamı Türkçe açısı tavndan açık kılınmak istendiğinde itaat ile teslim olmak arasındaki farkı ayırt etmek yeterlidir: İtaat de istememek olmaz oysa belli bir istek olmaksızın kimse teslim olmak istemez.

Bu ayette (3/83) geçen esleme kelimesi, İslam kelimesinin de kökenidir. İslam, Kuran’ın anahtar terimlerinden biri olarak başlıca anlamı “teslim olmak, teslimiyet ve itaat etmek” demektir. “Kişinin kendisini Allah’ın iradesine teslim etmesi”dir. Bu kökten gelen kelimelerin kullanım sayısı yaklaşık 140 farklı türeviyle büyük bir yekun tutmaktadır. Bunlar arasında İslam kelimesinin ismi faili olan Müslüman zaten “teslim olan” demektir:
    • “Rabbimiz, bizi sana teslim olanlardan yap!” (ربنا واجعلنا مسلمين لك) (Bakara, 128)
Kur'an ile birlikte ortaya çıkan yeni dinin adıdır İslam. Ancak bu kadar değildir. İslam kelimesinin daha üst bir kavramı olan Din kelimesinin de anlamlarından biri itaat ve teslimet’tir. Mesela Nahl 16/25 ayetinde, din kelimesi çift anlamlıdır. Bir yanda Allah’ın hükümdarlığını ifade ederken, yaratılanlar açısından ise “mutlak itaati, teslimiyeti” ima eder.
    • “Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. Din daima O’nundur.” (وله ما في السموات والارض وله الدين واصبا).
Din ve İslam arasındaki yakın ilişkisinde, İslam’ın Allaha itaati ve teslim olması anlamı düşünüldüğünde bunu ima eden ayetler çok açık olarak aynı anlama gönderimde bulunurlar.
    • “Muhakkak Allah katında (doğru) din İslam’dır.” (ان الدين عند الله الاسلام). (3/19)
    • “Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim”. (اليوم اكملت لكم دينكم واتممت عليكم نعمتي ورضيت لكم الاسلام دينا). (5/3)
Aslında din kavramının kişisel itaat ve inançtan doğup belli bir biçim almasıyla gittikçe millet kavramı ile eş anlamlı hale gelebiliyor. Şu ayetler bunu gösterir:
    • “Sen insanların milletine (dinine) uymadıkça ne yahudiler, ne de hristiyanlar senden razı olmazlar”. (ولن ترضي عنك اليهود ولاالنصاري حتي تتبع ملتهم). (2/120).
    • “Bana gelince Rabbim beni doğru bir yola iletti. Doğru dine, dosdoğru bir tevhidci olan İbrahim’in milletine (dinine).” (انني هداني ربي الي صراط مستقيم دينا قيما ملة ابراهيم حنيفا).(6/161.)
Yaklaşık yüz farklı kullanıma sahip olan din kelimesinin Kur’an da bazen ibadet anlamıyla “efendisine itaat eden bir kul gibi Allah’a ibadet etmek” manasına gelmesi ise bir rastlantı değildir.
    • “Ben dini sırf kendisine özgü yaparak Allaha ibadet etmekle (itaat etmekle) emrolundum.” (اني امرت ان اعبد الله مخلصا له الدين). (Zümer 39/11).
Dolayısıyla din kelimesinden sonra itaat kelimesinin semantik alanına giren bir başka terim ibadet kelimesi olmaktadır. Köken olarak abd (köle) kelimesinden türeyen ibadet, farklı türevleriyle birlikte Kur’an’ın tamamında üç yüzden fazla tekrar edilmektedir. Öyle ki ibadet kelimesinin geçtiği tüm ifadelerin yerine itaat kelimesi konsa anlam bozulmamaktadır. Bu bağlamda ibadet kelimesinin altına getirilebilecek kelimeler listesi daha da uzundur. Mesela salat, (namaz), hacc, zekat, sadaka, kurban, savm (oruç) kelimelerinin geçtiği bağıntıların tamamı çok büyük bir yekûn tutmakta; dahası dua, zikr, tevbe, istiğfar, tesbih vb. benzeri kelimeler dizgesi ile toplamda binleri bulmaktadır.

Öte yandan yine huşu, tadarru vb gibi anahtar terimlerin basit ve alelade bir tevazu anlamına gelmediği; özellikle İslam’ın itaat ve teslimiyet anlamıyla yakından ilişkili olarak doğal bir tevazuu ima ettiği söylenmelidir. Hilim, vakar, istiğna ve daha bir yığın başka terimi de buraya ilave etmek mümkün..

İtaat ile neredeyse eş anlamlı kullanılan bir başka kelime de yaklaşık 140 farklı kullanıma sahip olan (tabi olmak anlamına gelen) te-bi-a  kökünden türeyen kelimelerdir. Bu kelimelerin geçtiği yerde itaat kelimesi onun yerine rahatlıkla konulabilir. Mesela bu kökten gelen ittiba kelimesi bu kullanımlar arasında daha çok peygamberlere itaat bağlamında kullanılmaktadır. Benzer şekilde Türkçede biat olarak kullanılan bey’at kelimesi de hem peygamber hem de Allah için yine itaat bağlamında dile getirilmekte, bilhassa Hz. Peygamberin yaşamında (Akabe beyatleri, Hudeybiyede Rıdvan bey’ati) özel bir öneme sahip olmaktadır. Peygamber sonrası kelimenin anlam alanı daha da genişleyerek neredeyse Hilafet ile özdeşlemiştir.

Ve son olarak yine Spinoza’nın jargonuyla söyleyecek olursak “her belirlenim bir yadsımadır” (omnis determinatio est negatio)’dan hareketle; itaatin ne olmadığını anlatan kelimeler dizgesi Kur’an’da çok daha geniş bir küme oluşturmaktadırlar. Mesela bunlardan sadece tuğyan, dalalet, hiyanet, cehalet, istikbar, küfür, şirk, zulüm, isyan, tekebbür, bağy, aba vb. kelimeleri zikretmekle yetinelim.

Sanırız, buraya kadar dile getirilenler itaat kelimesinin Kur’an’daki en merkezi terim olduğuna, hiçbir terimin onunla boy ölçüşemeyeceğine, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açıklamış olmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...