Ana içeriğe atla

Kur’an’da Tubba kelimesi

Bizans krallarına Kayser

Sasani krallarına Kisra

Habeş krallarına Necaşi

Mısır kralına Mukavkıs

Yemen krallarına ise Tubba, denir.

Kur’an nazil olduğunda, Hicaz bölgesindeki Araplar, bölgenin hakim devletlerinin başındaki kişiler için bu unvanları kullanıyorlardı.

Ancak bu unvanlardan hiç birisi Kur’an’da geçmemekte, dolaylı olarak bile olsa imada bulunmamaktadır.

Bir tanesi hariç: Tubba.

Yemen ülkesi geçmemesine rağmen uzun bir dönem orayı yöneten krallarına verilen Tubba unvanı Kuran’da iki yerde geçmektedir.

Peki ama niçin?

 ***

Tubba kelimesi Kuran’da iki yerde geçmekte ve bu iki kullanımda da Yemen bölgesinde bir topluluğu, bir kavmi yani Yemenlileri ima etse de bunu açık olarak topluluk üzerinden ya da coğrafya üzerinden değil oranın yöneticisinin unvanı üzerinden dile getirmektedir. Bu iki ayetten birinde şöyle denilmektedir: 

      • “Onlar mı hayırlı, yoksa Tubba(nın) kavmi (قَوْمُ تُبَّعٍۙ) ve onlardan önce gelen(kavim)ler mi? Suç işledikleri için biz onların hepsini helak ettik”. (Duhân 44/37).
İkinci ayette, Kaf 50/14, ise şöyle denilmektedir.

      • “Eyke halkı ve Tubba(nın) kavmi. Bunların hepsi elçileri yalanlayıp, uyardığım (azab)ı hak ettiler”. (Kāf 50/14).
Her iki ayette de helak edilen topluluklar anlatılmakta dolayısıyla genel çerçeve olumsuz görünmektedir. Biraz ayrıntılı ve dikkatli bakılırsa birinci ayetin olumlu ikincisinin olumsuz olduğu görülür. Ancak bizim açımızdan bu olumlu ve olumsuz kullanım şimdilik ikinci dereceden önemlidir.

Soruyu yeniden soralım: Kur’an’da bölge ülkelerinin devlet başkanlarına yönelik hiçbir unvan kullanılmaz ve atıf yapılmazken, niçin sadece Yemen bölgesinin Tubba’larına atıf yapılmaktadır? Dahası mesela Kur’an’da özel bir yeri olan Rum suresinde bile Bizans kralı Kayser’e yönelik üstü örtük bile olsa, hiçbir imada bulunulmazken ya da Mekke döneminin en zor anlarında Habeşistan’a hicret eden Müslümanlara ev sahipliği yapan, onlara sahip çıkan ve öldüğünde bizzat peygamber tarafından cenaze namazı kılınan Kral Necaşi veya Medine döneminin sonlarına doğru Hz. Peygambere pek çok hediye ile birlikte özellikle yaşasaydı tek erkek çocuğu olacak olan İbrahim’in annesi Mariye ve kız kardeşini kendisine gönderen Mısır Mukavkıs’ına doğrudan atıf yapılmazken, Hz. Peygamber ile doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan Tubba neden geçmektedir?

Aslında soruyu biraz daha teşmil ederek sorsak, Mısır krallarına yönelik kullanılan Firavun unvanı ile Aziz unvanı arasında nasıl bir fark var ki kaynaklar genelde Firavun’u Kıptıler’in kralı için kullanırken, Aziz daha ziyade Mısır’ın geneli için (Ebu’l-Beka, Külliyat, 742) kullanılmaktadır. Oysa Kuran açısından Aziz tek yetkili bir kral olmaktan ziyade ikinci dereceden bir yönetici intibaını uyandırmaktadır. Yine benzer şekilde Yusuf suresinde geçen melik ifadesi Kuran’da tekil bir kullanım olmayıp çok sayıda melik ve malik ifadesi geçmekte; ancak tüm bu kullanımların bilinen herhangi bir kralı ima edip etmediği sorusunun cevabı olumsuzdur.

Melik ya da Malik ifadelerinin Kuran’daki kullanımları, bilinen anlamda kral, imparator ya da devlet başkanını ifade etmediği; bu anlamın daha sonra kazandığı anlaşılmaktadır. Melik ya da Malik, Kuran’da daha ziyade görünen ve görünmeyen alemin gerçek sahibi anlamında Allah için kullanılmakta ve dünyevi bir anlamdan ziyade "yer ve göklerin saltanatı (melekut)" anlamına gelmektedir.

Tüm bu kullanımları tek tek ele almak konuyu dağıtmak olacağından biz meseleyi Tubba ile sınırlı tutacak ve yukarıdaki sorunun peşine düşeceğiz.

Sorunun cevabı aslında girift ve karmaşık yorumlara gerek kalmayacak sadelik ve açıklıktadır. Birazdan tarihi bir kısım kayıtların da göstereceği gibi Kuran’ın muhatapları açısından yukarıda geçen unvanlar arasında en yaygın olarak bilineni Tubba’dır ve bu nedenle özellikle tasrih edilmiş olmalıdır.

Hicaz Araplarının Kuran gelinceye kadar devlet örgütlenmesine ilişkin hiçbir deneyimleri olmadıkları gibi devlet başkanı anlamında kral ve imparator benzeri dönemin yarı Tanrı kabul edilen şahıslarını dünya gözüyle gördüklerine dair bir işaret de yoktur. Bu Kuran’ın muhatapları için geçerli olduğu gibi onların ataları için de geçerlidir.

Bunun tek istisnası sürekli temas ettikleri, kendi ırklarından olan güneydeki kardeşlerinin kurdukları devletin başındaki krallardı.

Mekke’ye ya da Medine’ye gelip gitmiş ne bir Bizans imparatoru ne de bir Sasani imparatoru yoktur. Bu durum Mısır ve Habeşistan kralları için de geçerlidir. Ancak Yemen Tubba’larının oraya gelip gittiğine dair onlarca kayıt bulunmaktadır. Üstelik Fil suresinde anlatılan ve Kabe’yi yıkmak için gelen Ebrehe Tubba olarak kabul edilmese bile Yemen bölgesinin hükümdarı olduğu biliniyor.

Ebrehe dışında, orada konaklayan, birkaç gün kaldıktan sonra tekrar ülkesine geri dönen Tubba’lardan söz edilmekte hatta bazılarının Kabeyi ilk defa örtü ile örten Tubba’lardan bahsedilmektedir.

***

Tubba, yabancı kökenden gelen bir kelime olmayıp Arapçadan türetilmiş bir kelimedir. Te-bi-a (تبع) kelimesi Türkçeye de geçmiş ve hala yaygın olarak kullanılan “tabi olmak” anlamına gelmektedir, çoğulu tebabia’dır. (Rağıb, Müfredat, 72)

Yemen kralları için kullanılan bu ifade, onların birbirinin yolunu izleyerek krallık yapmalarını ya da kendilerine tâbi olanların çokluğu nedeniyle bu şekilde adlandırılmaktadır. (İbn Manzur, Lisanü’l-ʿArab, 418).

Tarihçi Mesudi (ö. 345/956), kelimeyi “gölge” anlamıyla ilişkilendirmekte, bunu da bir melce ve sığınak olarak açıklamaktadır ki bizdeki “(devlet) baba” figürüyle eşdeğerdir:

      • “Mutlu hükümdarlar halkları için bir gölge, mağara ve sığınaktır.” (اذ كان الملوك ظلا لرععيتهم وكهفا لها و ملجأ). (Musudi, et-Tenbih vel İşraf, 157.)
Şimdi ayetlere biraz daha yakından bakalım:

Birinci ayette “Onlar mı hayırlı, yoksa Tubba(nın) kavmi mi” ifadesinde geçen “onlar”dan maksadın “Mekkeli müşrikler” olduğu söylenmiş (Taberi, 21/49) ancak daha ayrıntılı bir ayırım müfessir Zemahşeri (ö. 538/1144) tarafından; Tubba’nın mümin, kavminin ise kafir olduğu yönüyle açıklanmıştır. (Keşşaf, 6/108)

İkini ayette geçen ifade ise, Allah’ın emrini yalanladıkları için yok edilen; Nuh’un kavimi, Ress, Semud, Ad, Firavun, Lut kavmi, Eykeliler ile birlikte anılmış ve tüm bunların helak edildiği vurgulanmıştır. Ancak burada da Tubba’nın kavmi ifadesinin aynı bağlamda kullanılan Nuh’un kavmi ifadesinde olduğu gibi Nuh ve kavmi arasındaki ayırım Tubba ve kavmi arasındaki ayırımı de gerekli kılacağından bu ayette de olumsuz kullanıldığı söylenemez.

Ayrıca ikinci ayette helak edilenler topluluğundan  Ashab-ı Eyke ile birlikte anılması önemlidir. Niçin başka bir toplulukla değil de onlarla birlikte anılmıştır, denirse; muhtemelen, diğer helak edilen topluluklar daha uzak yerlerde ve zamanlarda yaşamışken, onların Eykeliler ile birlikte anılmaları Mekke ve Medinelilere daha yakın ve bilinir olmaları sebebiyledir. Ashab-ı Eyke topluluğunun, Kur'an'da geçen Şuayb peygamberin kavmi olduğu, Eyke ifadesinin coğrafi bir bölgeye nispet edilmesi ve bu bölgenin de Medine ile Tebük arasında sahil şeridinde Medyenlilerin yaşadıkları yerler olduğu bilinmektedir.

Öte yandan “Tubba’nın kavmi” ifadesinden hem topluluk hem onun yöneticisi hem de her ikisinin kastedilmiş olabileceği ihtimali karşısında bu defa söz konusu kişinin kimliğinin açığa çıkarılması gerekmektedir.

Kimdir bu Tubba?

Siyer ve erken dönem kaynaklarında bu konuda oldukça malumat zikredilse de bunların bir kısmının abartılı bilgiler olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre mesela Tubba'ların uzak bölgelere yaptıkları seferler ve bu seferlerin dünyanın neredeyse en uç bölgelerine yapıldığı söylenmektedir.

Afrika kıtasının onlar tarafından fethedildiği, Rum diyarına fetihler düzenledikleri, Azerbaycan, Semerkant başta olmak üzere Türkistan bölgesine, Hindistan ve hatta Çine seferler düzenledikleri dile getirilmektedir ki bunun pek olası olmadığı, en azından bu bölgelerde yaşayanlar tarafından böyle bir bilginin varlığı teyit edilmemektedir.

Zaten İbn Haldun (ö. 808/1406), İslam tarihçilerinin verdiği bu tür bilgiler hakkında bazı tutarsızlıklar olduğunu, Tubbaların Afrika, Türkistan, Çin’e gidebilmelerinin imkânı olmadığını dolayısıyla bu tür bilgilere güvenilemeyeceğini uzun uzun anlatmaktadır. (Mukaddime 1/170-172, 359.

Afrika, Türkistan ve Çine gittikleri doğru olmasa da Tubba'ların Hicaz bölgesine ve özellikle Mekke ve Medine’ye gidip geldiklerinde ise hiçbir kuşku bulunmamaktadır. 

Mesela en erken siyer kaynaklarından İbn Zebale (ö. 199/814), Tubba’nın Medine’ye geldiğine dair oldukça malumat vermektedir. Bunlardan birinde Tubba’nın döndüğü bir seferden sonra Medine’ye uğradığı ve oraya işgal etmek istediği anlatılmakta, ancak Medinelilerin krala karşı aşırı misafirperverlikleri nedeniyle onun bu girişimden vazgeçtiği söylenmektedir. Bunun nedeni ise onlarla aralarında geçen bir konuşmada kendisine Yemenlilerin bu şehri alamayacağı çünkü ileride buradan bir Peygamberin çıkacağı söylenmiş, bunun üzerine Tubba da  Yemen’e geri dönmüştür. (İbn Zebale, Ahbaru Medine, 168)

İbn İshak (ö. 151/768) ise bir Tubba’nın Mekke’ye geldiğini, kendisine Kabe’nin içinde altın, yakut ve zümrüt gibi çok değerli mücevherlerin bulunduğu söylendiği için onlara sahip olmak ve Hacerrül-esved’i de yanında götürmek istediği fakat büyük bir fırtınanın çıkması üzerine ya da bir gurup Yahudi alimin “orayı yıkarsan helak olursun” demeleri üzerine bundan vazgeçtiği ve geri döndüğünü aktarmaktadır. Ayrıca Kabe’yi tavaf ettiği, ona bir kapı ve anahtar yaptırdığı, kumaş bir örtü ile örttüğü, hediyeler sunduğu, orada bir kuyu açtırdığı ve Mekke’de 3-4 gün kaldıktan sonra da geri döndüğünü nakletmektedir. (İbn İshak, Sire, 88-89).

Tüm siyer kaynaklarında farklı versiyonları ile nakledilen bu bilgiler arasında Semhudi (ö. 911/1506)’nin naklettiği, Peygamberin Medine’ye geldiğinde konakladığı Ebu Eyyub el-Ensari’nin evini onun için inşa edenin Tubba olduğu yönündeki bilgiler (Semhudi, 340) bir kısım abartılar içerse de Mekke ve Medine ile Tubba’lar arasında yakın ilişkilerin olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

İbn Haldun da, Yemen krallarından birinin, Kureyşlilere verdiği bahşişlerden bahsetmekte; cömert kimliğiyle tanınan bu kralın Kureyşlilere bol miktarda altın ve gümüş, onar onar köle ve cariye, tulum tulum anber ihsan ettiği, sıra Peygamberin dedesi Abdulmuttalib'e gelince onlara verdiğinin on kat fazlasını ona ikram ettiğini nakletmektedir. (Mukaddime. 1/406)

***

Görüldüğü üzere bu kaynaklarda sadece unvan olarak, bazen tekil bazen de çoğul (tebaib) olarak zikredilmekte ve fakat çoğunlukla isim geçmemektedir.

Kaynaklar, İslam’ın geldiği döneme yakın adı Yemen bölgesinin kralları arasında geçen dört isim üzerinde sıkça durmaktadır. Bunlar:

Seyf b. Yezen

Ebrehe

Zü Nüvas

Ebu Kerib Es’ad

Bu dört isimden Yemen bölgesinde hakimiyet kuran ve Kabe’yi yıkmak için gelen Ebrehe’nin aslen Yemenli olmadığı, Habeşistan valisi olarak orada bulunması nedeniyle zaten Tubba olarak nitelenmemektedir.

Diğer üç isimden Seyf b. Yezen, Peygamber dönemine en yakın olandır. O’nun Peygamberin dedesi Abdülmuttalib ile görüştüğü ve ona o sıralarda birkaç yaşında olan torununun peygamber olacağını söylediği dile getirilmektedir. Kaynaklarda oldukça övgü dolu ifadelerle anlatılan Seyf’in tahtta kalma süresi oldukça kısa olmuştur.

Bir diğer isim Zü Nüvas ise Seyf’den öncedir ve Kuran’da Ashabu Udud kıssasıyla ilişkilendirilmekte, yaptığı insanlık dışı zulümle anılmaktadır. Necran Hristiyanlarını kuyulara atan, onları diri diri yakan ve sonrada karşısına geçip izleyen biri olarak nitelendiğinden pek hayırlı bir kimse olmadığı açıktır.

Bu isimler arasında en ayrıcalıklı olan ve Tubba lakabına layık tek isim Ebu Kerib Es’ad olmalıdır. Bazı kaynaklarda onun milattan önceye, Sebeliler dönemine kadar geri götürenler varsa da bunu pek olası olmadığı, en azından İslam kaynaklarında hakkında oldukça fazla bilgi bulunmasına bakılırsa o kadar geriye götürülmesi pek mümkün görünmemektedir. Zira Taberi başta olmak üzere güvenilir kaynaklar onun son Tubba olduğunu açıkça ifade etmektedir. (Taberi, 2/108).

Ebu Kerib’in, Himyerilerin ikinci döneminin (274-525) en güçlü kralı olduğu, kendisinin Yemende istikrar sağladığı ve devletin sınırlarını Irak’a kadar genişlettiği ve onun ölümüyle ülkede istikrarın son bulduğu ve bir daha eski ihtişamlı günlerine dönemediği Batılı kaynaklar tarafından da teyit edilmektedir.

Müfessirler Kur'an'da geçen her iki ayetin tefsirinde de Tubba ile kavmi arasında özenle bir ayırım yapar ve kafir olanın kavim olduğu, Tubba’nın ise mümin olduğu ve adının da Ebu Kerib olduğunu dile getirirler.

Özellikle Hz. Peygambere nispet edilen ve Tubba’ya saygı duyulmasının gerekliliğine vurgu yapan hadisler de bu bağlamda Ebu Kerib Esad'ı’i ima etmektedir:

      • “Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Tubba hakkında ileri geri konuşmayın, çünkü o Müslüman idi.” (لا تسبوا تبعا فانه كان قد اسلم). (İbn Hanbel, Müsned, 37/519).
      • Tubba nebi miydi, değil miydi bilmiyorum!. (ما ادري اكان تبع نبيا او غير نبي) (Ebu Davud, Sünnet, 14).
      • “Hz. Peygamber, Esad el-Himyeri’ye küfredilmesini yasakladı ve o Kâbe’ye ilk örtü giydirendir, dedi.” (نهي رسول الله عن سب اسعد الحميري وقال هو اول من كسا الكعبة). (Suyuti, Dürrü’l-Mensur, 12/280

Hz. Peygamber’in dışında da Tubba hakkında konuşan oldukça fazla sahabinin varlığı bilinmektedir. Hz. Aişe başta olmak üzere, Ebu Hüreyre, Vehb b. Münebbih, Abdullah b. Selam, İbn Abbas, Kabu’l Ahbar bunlardan sadece bir kaçıdır. İbn Abbas onun bir peygamber olduğunu, Kabul Ahbar’ın ise bir kral olduğunu, “Allah’ın onu değil kavmini zemmettiğini” söylediği nakledilmektedir. (Taberi, 21/50).

Hemen ifade etmek gerekir ki Tubba’nın bir peygamber olduğunu söyleyen İbn Abbas’a karşın Kab’ın dile getirdiği kral tanımı daha kabul edilebilir görünmektedir. Bu arada benzer bir durum mesela Kuran’da kıssası anlatılan Zülkarneyn’in kimliği konusunda da görülmektedir. Onun da peygamber mi yoksa bir kral mı olduğu kesin değildir. Çok daha ilginç olanı ise Zülkarneyn kelimesinin başında geçen ve sahiplik anlamına gelen “Zü” önekinin genelde Yemenli krallar için (Zü Nuvas, Zi Yesen gibi) kullanıldığından hareketle, ünlü bilgin Biruni (ö. 453/1061) Zülkarneyn’in de bir Tubba olabileceğini söylemesidir. (Biruni, Asaru’l-bakiye, s. 40).

Kısaca buraya kadar dile getirilenlerden, Kuran’da niçin başkası değil de Yemen krallarının unvanının geçtiği meselesi kısmen daha anlaşılır olmalıdır. Tubba ifadesinin Kur’an’ın yerelliğine vurgu yapan ifadelerden biri olarak Kur’an’da geçmesi, muhtemelen Peygamberin zihninde, ümmetin birliğini coğrafyanın birliği üzerinden sağlamaya yönelik önemli bir örneklik teşkil etmesi nedeniyle olmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...