Ana içeriğe atla

İstanbulun Ara Sokakları: Gümüşsuyu ve Fındıklı Yokuşu

Gümüşsuyu, Taksim-Beyoğlu-Tarlabaşı-Harbiye ve Cihangir güzergahının kalabalıktan uzak en ferah bölgesidir.

Uzun ve hafif bir dik bir yokuş üzerine konumlanan Gümüşsuyu’nda; caddeyi Taksime bağlayan ve adını Kanuni’nin sadrazamı Ayaz Paşadan alan bölgede eskiden büyük bir mezarlık bulunurdu.

İstanbul’un en köklü kurumları olan saray, hastane, askeri kışla, üniversite ve stadyum burayı diğer güzergahlardan ayıran başlıca yapıtlardır: İstanbul Teknik Üniversitesi, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, İnönü Stadyumu ve nihayet Osmanlının son dönem yönetim merkezi olan Dolmabahçe sarayı. Bu kadar önemli yapıtların yer alamsı Gümüşsuyunu zaten önemli yapmaya yeter de artar bile.

Gümüşsuyu adı, eskiden AKM’den başlayıp Alman Konsolosluğuna kadar uzanan geniş bir bölgede yer alan “büyük mezarlık” ile eski askeri hastanenin yanında yer alan Tarihi İdris Ağa çeşmesinin birleşimden oluşur. Mezarlığın (gömmek ve gömülmek'ten) gömü'sü  ile çeşmenin suyu'nun birleşiminden meydana gelen “Gömüş-suyu”, sonraları Gümüşsuyu’na dönüşür.

***

Gümüşsuyu her ne kadar büyük bir tahribe maruz kalsa da hala geçmişin ve tarihin derin izlerine tanıklık etmektedir.

Tarihi çok gerilere gider. 

Gerçi Osmanlının hiç burjuvazisi olmadı ama özellikle son dönemlerinde, bazı paşalar ve yüksek bürokratların burada oturdukları biliniyor.

Hariciye nazırı Ahmet Tevfik Paşa başta olmak üzere Rıfat Paşa gibi isimlerin kaldıkları Blanc Konağı mimari yapıların güzel örneklerindendir.

Ahmet Tevfik Paşanın oğulları tarafından buraya yaptırılan bir bina var ki hikayesi 1979’da son bulduktan sonra yine de bir yağma operasyonuna maruz kalmıştır: Anıtlar Yüksek Kurulu binanın yıkılmasına karar verir, sonra bu karar değişir; önce restorasyona çevrilir, ardından 33 katlı bir gökdelen yapılmasına Belediyeden onay çıkar. İnşaat yükseldikten sonra itirazlar üzerine bina Alman konsolosluğu hizasına kadar yıktırılır. Bu yıkımda Alman konsolosluğunun etkisi olmuş mudur bilinmez ama talanın tüm İstanbul sathına yayılmasının tipik örneklerinden biridir.

Kararın baş mimarlarından biri dönemin belediye başkanı Bedreddin Dalan’dır. Zira tam bu dönemde Tarlabaşı ve Beyoğlu’nun başına gelenler, Gümüşsuyu ve İnönü caddesinin de başına gelmiştir.

İstanbul’un tarihine kara bir leke olarak yazılan Gökkafes, işte bu dönemin ürünüdür.

İnönü Stadyumunun hemen arkasında yer alan ve şimdilerde Süzer Plaza olarak artık içselleştirilen ve kimsenin itiraz etmeye mecalinin kalmadığı bu binaya, o dönem İstanbul’un bir avuç vicdanlı sakini, büyük bir tepki göstererek Gökkafes adını koymuştu.

Gökkafes, simgesel anlamı nedeniyle önemlidir. Zira 12 Eylül Darbesiyle, “talan/Dalan dönemi”nin resmen başladığının ilanıdır.

Her şey 1983 yılında başladı. Sivil toplum büyük tepki gösterdi. Uzun mücadeleler verildi ancak siyasetin gücü ve Devlet’in suskunluğu, bir avuç insanın tüm karşı koyuşlarını etkisiz hale getirdi.

Osmanlı Padişahının  bile arazi için "buraya inşaat yapılamaz!" kaydı koydurmasına rağmen, önce bir gecede bu kayıt kaldırıldı. Derken tepkilere rağmen inşaata başlandı, sonra peş peşe katlar yükseldi, bir ara irtifa düşürüldü, ama inşaat yine devam etti. Davalar açıldı, mahkeme sürecinde Yargıtay inşaatı durdurdu. Ama çare etmedi. Devreye siyaset girdi ve inşaat hep devam etti.  

Gökkafes ile birlikte, sadece siyaset değil Devlet de tüm kurumlarıyla birlikte çürümüşlüğün belgesini kayıtlara geçirdi. Peşkeş çekilen bu paha biçilmez araziye izin veren, sahnenin görünen kısmında Bedreddin Dalan vardı. Ondan sonra seçimi kazanan Nurettin Sözen, yan parsellere tecavüz var diyerek inşaatı mühürledi ve “tarihi kentin siluetini bozduğu gerekçesiyle” yargıya gitti. Ama yine bir netice çıkmadı. Sonraları devreye O zamanlar RP Beyoğlu İlçe Başkanı, daha sonra İstanbul Belediye Başkanı olan Tayyip Erdoğan da girdi.

Süreçte Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, İstanbul Valiliği, Hazine başta olmak üzere Devlet, tüm kurumlarıyla hazır bulundu.

Başbakanlar, Bakanlar, Belediye başkanları burayla hep ilgilendiler. Sağ ve sol partilerin tamamı olayın içindeydi.

Kimler yoktu ki? 

ANAP, SHP, CHP, DYP, RP ve nihayet AKP.

Ama herkes, bu cinayete sessiz kaldı.

Dava süreci tam bir Karakuşi kararlarını andırıyordu. Gümüşsuyu sınırlarında olan inşaat alanı, nasıl oluyorsa bir gecede Beyoğlu Belediyesinden alınıp Şişli Belediyesi sınırlarına dahil edildi.

Yok artık dedirtecek ne varsa yapıldı. 

Benim ve arkadaşlarımın 1970'lerde üzerinde piknik yaptığı, top koşturduğu bu nadide arazi üzerine, 15 yıllık mücadelenin ardından, İstanbul’un bağrına bir hançer gibi saplanan Gökkafes nihayet 1998 yılında resmen açıldı.


Gökkafes’i İstanbul’a reva görenler, Gümüşsuyu’nu, konumu nedeniyle İstanbul’un en mutena semtlerinin başında geldiğini biliyorlardı. Çünkü Boğaz tüm ihtişamıyla en güzel buradan görünüyordu.

***

Biraz da semtin genel dokusundan söz edelim.

Semtin tarihi eski apartmanları paha biçilmez güzellikte olup oldukça dikkat çekicidir. Daha giriş kısmından kendilerini hemen belli ederler.  Bu binaların kapısından en üstteki bacasına kadar ince bir işçilik yapıldığı her halinden bellidir. Binaların dış cephesi, bitki ve hayvan figürleri ile süslüdür.

Monumental özelliğiyle, büyük çoğunluğu Rum ve Ermeni mimarlar tarafından yapılan bu binalar arasında, Marmara apartmanı ve özellikle art-nouveau ve barok karışımı yapılan Azeryan apartmanı (Gümüşsuyu palace) en güzellerindendir. Apartmanın sahibi Azeryan Efendi, Ermeni olmasına rağmen zamanında dönemin İstanbul Ticaret Odası başkanıdır. 1915 sonrasında yaşananlar nedeniyle aile apar topar İstanbul'u terk edip Fransa’ya yerleşmiş.

Apartmanın mimarı Ermeni Levon Guregyan'dır. Gümüşsuyundaki kışlayı yapan mimar da öyle: Meşhur Ermeni Balyan ailesinin üyelerinden Sarkis Balyan’dır. Zaten Osmanlı’da Mimar Sinan ile Sedefkar Mehmet Ağa dışında mimarların büyük çoğunluğu millet-i sadıka'dandır.

Daha küçük bir çocukken içine giremediğim bu apartmanlardan sonraki yıllarda Hatemilerin ve Taslaman ailesinin oturduğu evlere girip çıkmaya başladığımda ilk dikkatimi çeken, bu apartmanlardan bazılarının açık müze gibi oluşlarıydı. Merdivenleri ışık alıyordu. Geniş ve ferahtı, özenle seçilmiş mermerler ile dizayn edilmişti. Demirleri, ferforjeleri bile farklıydı. Paspaslarına, zillerine, tahliye borularına varıncaya kadar belli bir tasarımın ürünü olduğu ve asla şişirme olmadığı daha apartmanın girişinden anlaşılıyordu.

Apartmanlarından sonra bölgeyle özdeş yapılardan biri de Alman konsolosluğu binasıdır. Bölge sakinlerinin Kuşlu Saray dedikleri, yapımı 19. Yüzyılın sonlarına denk gelen bu binanın bahçesinde, bir Osmanlı beyinin mezarı bulunmaktadır. Ayaz paşa mezarlığından bugün eser kalmazken, konsolosluk binasının sınırlarında yer alan Silahtar Ali Ağanın mezarının bulunduğu yer bugün hala konsolosluk binası sınırları içindedir.

Alman konsolosluğu dışında başka yabancı elçilikler ve temsilcilikler de var: en bilinenlerinden ikisi Irak ve Japon konsoloslukları. 12 Eylül ihtilalinin hemen sonrasında, Irak konsolosluğu tarafından verilen Arapça kursları o dönemde hayli popülerdi ve bir süre ben de devam etmiştim.

İçinde kız ve erkek öğrenci yurtlarının da bulunduğu İTÜ binası ise özellikle dijital dönem öncesi en parlak binalardan biri olarak, Makine Mühendisliğine tahsis edilmişti.

Çok daha eski tarihi yerler de vardır. 17. yüzyılda yapılan Selime Hatun Camii (Kadı mescidi) bunlardandır. Bir diğeri ise Süryani Katoliklere ait patriklik binası ki Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Cizvitlerinden satın alarak kurulmuş.

Selime Hatun Caminin bulunduğu sokakta Namık Kemal ilkokulu bulunsa da bölgenin öğrenci potansiyeli daha çok Beytülmalcı Sokak’dan aşağı uzanan dik yokuşun sonunda yer alan Kabataş Ticaret Lisesi ile onun hemen yanında yer alan Fındıklı Ortaokulundaydı.

Burası benim okulum. Üç yıl boyunca devam ettiğim bu okulda ne çok anım var.

Kabataş Ticaret Lisesi ile bitişik olması nedeniyle bazen lisenin bahçesine gizlice sızar, özellikle biraz boylu olanlar lise öğrencileri arasında pek fark edilmezdi.

Okulda Sıfırcı Suna isimli bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Milliyetçi kimliği nedeniyle, okul İTÜ’lü Devrimciler tarafından sık sık baskına uğrardı.

Bir gün, Gümüşsuyu kampüsünden gelen (sonraları Mahir Çayan’ın arkadaşları olduğunu öğrendiğimiz) elleri sopalı büyük bir gurup, sloganlar eşliğinde sınıfları basıp, derslerin yapılmayacağını, herkesin dışarı çıkmasını istediklerinde ortalık ana baba gününe dönmüştü. İdareci, öğretmen ve öğrencilerin çil yavrusu gibi sağa sola kaçıştığı, bağırmaların koridorları inlettiği o hengamede içlerinden gri parkeli, uzun saçlı, kirli sakallı biriyle bir an yüz yüze gelmiş, birkaç saniye içinde o kalın sopa büyük bir hışımla sırtıma inivermişti. Hem de birkaç kez!...

Bu baskınların nedenlerinden biri de Din Dersi öğretmenimiz Ali Erilli olmalıydı. Çok aktif biri olan bu hocamız, o dönem piyasaya yeni çıkmış olan A. Rıza Demircan’ın İslam nizamı isimli kitabı elinden düşürmüyordu. Kısa sürede tayini çıktı.

Onun yerine Din dersimize tırnakları kırmızı ojeli müzik öğretmenimizin girmeye başlaması, çocuk halimizle bile bazı tuhaf şeylerin olduğunu anlamaya yetmişti.

Ülkenin politik karışıklığının yansıdığı okulda bir cendereye sıkışmış bizler ise ne yapacağını bilemez bir haldeydik ama doğrusu o yıllarda bu benim umurumda da değildi. Okulu, her dönem 5-6 zayıfla zar zor bitiriyordum. Çünkü ya sürekli top peşinde koşturuyor ya sinemaları geziyor ya da başka hergelelikler peşindeydim.

O zamanki adıyla Intercontinental Otel’in maskotu olan “Pala Remzi” edasıyla uzun bıyıklı, general kostümlü “Kapıcı Amca”yı bazılarımız oyalarken, diğerleri döner kapıdan sıvışıp otelin en üst katına kadar çıkıyorduk. Bunu nasıl yaptığımız hala muamma olsa da, itiraf etmek gerekir ki, bacak kadar çocuklar için çok büyük bir operasyondu. Dahası otelin en tepesinde, teras katından tüm derbilerin oynandığı İnönü Stadyumunda ki maçları beş yıldızlı otel de (hem de bedava) izlemek, şapka çıkarılacak bir işti. Sadece bu da değil. Aynı şekilde hafta içi tüm sınıf (o dönem kız öğrenci alınmıyordu) sık sık dersleri kırıp hayallerimizi süsleyen koca İnönü Stadyumuna kaçak girer ve top koştururduk.

Bu yıllarda Taksim’deki evimizden ayrılmış, Yenişehir Mahallesi’ne taşınmıştık.

Her gün buradan kalkar ve yürüyerek yaklaşık bir saat süren uzunca bir yolculuktan sonra bazen İstiklal caddesi tarafından bazen de Tarlabaşı bulvarından Taksim meydanına çıkar, oradan konsolosluğun önünden doğru Fındıklı yokuşunu iner, okula giderdim. Bazen de Park Otel’in hemen öncesinden sağa döner, sevgili Hilmi Yavuz Üstadın evinin civarından ara sokaklardan geçerek okula varırdım. 

En sevdiğim noktalardan biri, Alman konsolosluğunun yanı başındaki sokaktı. 

Hariciye Konağı Sokak’ta; minik parkın tam karşısında,  benim o yıllarda keşfettiğim ve adeta üç yıl boyunca bir mabet gibi rutin ziyaretlerde bulunduğum bir ev vardı.

Türel apartmanının birinci katı.

Türel apartmanı, Gümüşsuyu’nun diğer apartmanları gibi değildi. Sıradan betonarme bir bina olmanın dışında hiçbir özelliği yoktu. Ancak giriş katının hemen üstünde ki ev, benim ve daha pek çok arkadaşım için paha biçilmez değerdeydi.

Ünlü Yönetmen Ertem Eğilmez’in evi.

 

Bu ev adeta kamusal alana açık bir tiyatro sahnesiydi. Yoldan gelen geçen herkesin, eğer biliyorsa, içerde olup biteni rahatlıkla görebildiği bir yerdi.

Hiçbir zaman içine giremediğim bu evi sadece dışardan izlemek bile yetiyordu. Günde en az iki kez binanın önünde nöbet bekler gibi dikilirdik.

Bazen tek başına bazen grup halinde arkadaşlarla sanki dinsel bir terapideymiş gibi heyecan, coşku, sevinç çığlıkları ile kendimizden geçerdik.

İçerde kimler yoktu ki!

Kemal Sunal, Tarık Akan, Şener Şen, Adile Naşit, Halit Akçatepe, Müjde Ar, Emel Sayın, Ayşen Guruda, Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve daha kimler kimler….

Ev değil adeta bir filim setiydi!

Türk sinemasına damga vurmuş, Ertem Eğilmez imzası taşıyan, ne kadar filim varsa bu evde kurgulanmıştı. Hababam Sınıfı serileri, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Köyden İndim Şehire, Salako, Şaban, Salak Milyoner, Kibar Feyzo, Neşeli Günler, Bizim Aile ve daha pek çok yapıtın senaryo aşamaları burada yazılmış, provaları yapılmış, nihayet filme uyarlanma süreçleri de hep bu evde tasarlanmıştı.

Gerçekten heyecan vericiydi!

Ertem Eğilmez, camın kenarında hep aynı sandalyede otururdu. Evin içinde ise adı geçen aktör ve aktrislerden bazen bir ikisi dolaşır bazen de daha çok. İlla birini ya da birkaçını görürdük.

Sabah en erken gelen hep Metin Akpınar’dı.

Aradan yarım asır gibi uzun bir zaman geçse de hala büyük keyifle izlenen bu filimler daha çekim aşamasında iken, evin önünde alınan kulis bilgileri ile vizyona girmeden izlemiş gibi olurduk.

Mesela Ertem Eğilmez filmlerinde, Tarık Akan’ın isminin hep Ferit olmasının bir tesadüf olmadığı bilgisi böyleydi. Meğer Ferit ismi Eğilmez’in genç yaşta kaybettiği oğlunun adıymış. Oğlu kadar sevdiği ve hatta “uzun oğlum” dediği Tarık Akan’a bu ismin verilmesinin nedeni buymuş. Dahası bu filmlerde kendisine partner olarak eşlik eden Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Hale Soygazi ve  Necla Nazır gibi kadın sanatçıların hepsinin ortak isminin Alev olması da.  Alev de yine Eğilmez’in kızının adıymış.


***

Gümüşsuyu’nda geçen, bu yıllara dair ne çok anım var. Bunlardan son bir tanesi ile bitirelim:

Gümüşsuyu yılları, çocukluk ile gençlik dönemi arası bir geçiş evresindeydim. Biraz daha büyümüş, serpilmiştim.

1980 İhtilaline dolu dizgin giden bu dönemde sağ-sol çatışmalarının tam ortasındaydık.

Artık olağan hale gelen sokak eylemleri her köşe başında bir heyula gibi sanki bizi bekliyordu.

Okuldan eve dönüş yolunda, bir gün sağcı abiler önümüzü kesip 32 Farz’ı soruyor, diğer gün (ya da aynı gün) başka bir sokakta solcu abilerin anlamlı (!) sorularına muhatap oluyorduk.

Allah’tan her iki kesime karşı verilecek cevaplar konusunda hazırlıklıydık. Sağcı abilerin sorularına ne denileceğini bildiğimiz gibi solcu abilere karşı da gardımızı almıştık.

Ama ne fayda, arada kalmışlık sonucu sırtımıza inen kalın bir sopadan yine de kurtulamıyorduk. Ya da silahlı çatışmaların içinde serseri bir kurşunun isabet etmeden kendimizi eve attığımızda şanslı sayıyorduk.

Ortaokul son sınıftaydım. Bir gün okul bahçesinde oynarken, dışardan gelen sağcı bir gurubun, en yakın arkadaşım Engin’e sataşmaları karşısında, benden 3-4 yaş büyük ve iri olan gurup liderine, gözümü kırpmadan posta koymuş ve üzerine yürümüştüm. Ne var ki çıkan arbede sonunda feci şekilde dövülmüş, kan revan içinde kendimi eve zor atmıştım.

Ve işte benim yaşam hikayem bu olaydan sonra tamamen değişecekti. Beş erkek kardeşin tek erkek çocuğu olarak ailem, kesin bir kararla beni Fatih İmam Hatip Lisesine yazdıracaktı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...