Tarlabaşı aslında, Beyoğlu’nun arka bahçesidir. Osmanlının modernleşmesiyle başlayan süreçte, üst düzey kişilerin, levantenlerin, gayri müslimlerin işyeri ve konutlarında çalışanların bekar evi olarak ikamet ettikleri bir bölge olarak kaldı hep. Burada Beyoğlu’na nispetle daha alt gelir gurubundan kimseler yaşardı.
Bulvar üzerinde sıralanan evler de mimari açıdan İstiklal caddesi üzerindeki binalar ayarında değildir.
1940’lara kadar büyük çoğunluğu Rum olan Tarlabaşı,
özellikle Dolapdere tarafı ekmek fırınları, küçük şarap atölyeleri,
pansiyonları, ayakkabı tamircileri ile tipik bir “orta direk” mahallesiydi.
1941 yılında başlatılan varlık vergisi bölgeyi yoksunlaştırmıştı.
1955’de 6-7 Eylül olayları sırasında Beyoğlu’nun başına gelenler buranın
da başına geldi. Hem de çok daha fena bir şekilde. Olaylardan sonra Rumların, Ermenilerin yüz
yıllık evleri, apar topar bir Karadenizliye, Rizeliye, Anadolu’nun ücra bir
kasabasından gelenlere çok ucuz fiyatlara satıldı. Evlerle birlikte insanlar,
tanıklıklar, yaşanmışlıklar, anılar da bir çukura süpürülür gibi yok edildi.
1960’larda başlayan ve 70’lerde devam eden Anadolu’dan göç dalgasını iyi
yönetemeyen iktidarlar, sadece hazine arazilerini yağmalamadı, buradaki konut
alanlarını da işgal etti. Tek ailelik konutlar bölünerek fırsatçılar tarafından
bekar odaları olarak kiraya verildi.
Sonraki yıllarda bu talan ve fırsatçılık farklı bir boyuta taşındı. Özellikle azınlıklardan boşalan yerler önce Anadolu'dan göç
edenler, Romanlar ve Afrikalılar tarafından dolduruldu.
Tarlabaşı, 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra daha büyük bir yıkıma maruz kaldı. İstanbulu küresel sermayenin hizmetine sunanlar, güya kalkınmayı öngören bir ekonomik planı hayata geçiriyorlardı.
Neo-liberal politikalar ve küreselleşme sürecine kurbanı edilen İstanbula kastedenlerin başında, hiç kuşkusuz, 12 Eylül ihtilalcilerinin atadığı şantiye şefi Bedrettin Dalan vardı.
Dalan, Tarlabaşı’nı gözüne kestirmişti. Çünkü buranın sakinleri kolay yutulacak lokmaların başında geliyordu. 1986-1988 yılları arasında, trafiği rahatlatmak gerekçesiyle Kasımpaşa’ya kadar uzanan bulvar üzerinde bulunan onlarca bina yerle bir edildi. Aralarında pek çok tarihi yapı vardı. Hiçbirine acımadılar.
Yıkım yapılan
yerlerin daha çok gayri-müslim evleri olması bir rastlantı değildi. Yıkımı
sırasında buldozerlerin önlerine Türk bayraklarının asılması da.
Müdahalenin ana gerekçesi görünürde trafiği rahatlatmak, fuhuş
ve batakhaneye dönmüş Tarlabaşı’nı bunlardan temizlemek olarak görünse de
aslında bölgenin (güya) “saf Türkleşmesi” isteniyordu.
Dalan, Taksim Meydanı’ndan Şişhane’ye kadar uzanan sekiz şeritli Tarlabaşı Bulvarına buldozerleri soktuğunda bir çırpıda 167’si tarihî eser olan, toplamda 368 binayı, kanunsuz bir şekilde yıktırdı.
Mahkeme, kanunsuzluğu
tespit ettiğinde geride sadece moloz yığınları kalmıştı. Kendisine hangi plana
göre hareket ettiği sorulduğunda, "Plan kafamın içinde" diye cevap
veriyordu. Bu yıkımların suç olduğu hatırlatılınca da; “3-5 Rum'un evini yıkmakla ne olacak?” diyordu ve ekliyordu: "Yıkarım. Kime ne?"
Kamulaştırma bedellerini ödememek için sapasağlam binalara verilen sahte mail-i inhidam (yıkılmak üzere olan) raporları, sahte tebligatlar gibi uydurulmuş belgeler, hukuksuzluğun sahtekarlığa varan boyutları aleniyete dökülmüştü.
“Açık hava müzesine dönüştürme” projesi ile başlayan Tarlabaşı
operasyonları, sonunda “artık burayı da temizledik” ile sonuçlanmıştı.
1990’lara gelindiği ise Tarlabaşı için başka bir evreye geçildi. İstanbul'da seçimi kazanan dindar belediyeler tam bir rant alanına dönüştürdüler burayı. Böylece son kazma vurulup, canlı bir yaşam alanı olan Tarlabaşı, adeta II. Dünya Savaşı yıkımlarına maruz bırakıldı.
RP belediyeler ile başlayan süreç 2002’den sonra bambaşka bir mecraya döndü, İktidara gelen AKP, İstanbul’u
küresel kent yapma iddiasıyla, kentsel dönüşümü bu ideali gerçekleştirmek için en önemli araç olarak gördüğünü ilan ediyordu.
Dalan döneminde, bataklık ve fuhuş bahanesiyle başlayan yıkımlar, bu
defa yerini Tarlabaşı’nın güzelleştirilmesi bahanesine bırakmıştı. Değişen bir
şey yoktu. Dönemin belediye başkanı Ahmet Misbah Demircan, göreve
geldiğinde kendisine başbakanın
ilk talimatının
"Tarlabaşı'nı dönüştür!" olduğunu ifade ediyordu. Ne ilginçtir ki bu
talimatın hemen ardından Tarlabaşı Yasası denen kanun apar topar meclisten geçirilip, çok geçmeden de ihalesi Çalık Holding’e veriliyordu.
Yapılan hokkabazlıkları kimsenin
görmediğini sanan dönemin belediye başkanı Demircan, Fransa’da Napolyon döneminde
şehirlerin kurulması ile ilgili çıkmış özel yasalara bakarak örnek aldıklarını
söylüyor ve "Çok iddialı
bir iş yapıyoruz, burası restorasyon olarak görülüyor ama tarihi eserler
açısından burada devrim yapıyoruz" diyordu.
Kısaca son yarım asırda Tarlabaşı’nın
başına gelenler dramla başlamış, trajediyle neticelenmişti. Ne Dalan döneminin mottosu olan uyuşturucu ve fuhuş önlenebilmiş ne de dindar
belediyelerin dediği gibi güzelleşen bir Tarlabaşı olmuştu.
Olan benim gibi çocukluğunun bir bölümü burada geçen Tarlabaşının eski sakinlerinin anılarına oldu.
***
Oysa 1970’lerin Tarlabaşısı, cumbalı tarihi evleriyle,
kaldırımda oturan kadınlarıyla, dar sokaklarda top koşturan çocuklarıyla hep
cıvıl cıvıl bir semtti.
Ne güzel sokakları vardı.
Bunlardan biri Sakızağacı
sokağıydı. Daha sonra Sakızağacı caddesi oldu.
Beyoğlundan başlayıp, Tarlabaşından ta Dolapdereye kadar uzanan upuzun bir yol. Her gün en az iki kez inip çıkardım.
Aslında bu sokak, Tarlabaşılı
olduğu kadar hem Beyoğlu’na aittir hem de Dolapdere’ye. Ağa camiinin yanından başlar
ve uzayıp gider. Sokağa girdin mi çıkamazsın. Çünkü Yenişehir mahallesine kadar
bitip tükenmez bir türlü. Buradaki yüzlerce sokağı, sanki tek başına koltuğunun altına almıştır.
Birbirinden güzel isimlere sahip, adım başı paralel onlarca küçük ve
çıkmaz sokak tarafından etrafı çepeçevre kuşatılmıştı: Tatlı badem, Halepli Bekir, Çukur Zerdali, Zambak,
Mis, Solak Kadın Çıkmazı, Tire, Kurdele, Ayva, Erik sokakları gibi.
Ağa Camii çeşmesinin hemen karşısında Hacı Abdullah lokantası yer alır. 19. Yüzyıldan beri varlığını sürdüren bu lokanta, Osmanlı mutfağının son temsilcilerinden biridir. Az ötede sıra sıra, rengarenk perukçu dükkanları vardı o zamanlar.
Sakızağacına ne zaman çıksam “işte benim sokağım” derdim. Yokuş yukarı çıkarken ya da okuldan akşam dönerken, uzun yolculuğum boyunca etrafı izleye izleye yürür ve çocukça gözlemler yapardım.
Burası yalnız sokakları
bir araya getirmek, toplamakla kalmaz, bütün Tarlabaşı sokaklarının insanlarını da kucaklardı. Mesela bir
zamanlar Süryaniler ve Keldanilerin sokağı olarak bilinirdi. Asur ülkesinden gelip
Mardin’de altını ipek gibi işlemeyi öğrenen, sonra da kapağı buraya atan Süryanilerin,
bu yalnız ve asil halkların, Ayak Yıkama Töreni gerçekten görülmeye değerdi.
Sadece Süryaniler mi? Türk, Ermeni, Nasturi, Rum, Tatar, Çingene,
Yahudi, Arap gibi her din ve mezhepten insan yaşardı burada. Bir arada, iç içe
yaşamaktan, birliktelikten yakınmazlardı.
Sokakta karşılıklı sıralı, üç -dört katlı, ikinci katı mutlaka cumbalı evler olurdu. Sokak baştan sona Arnavut kaldırımları ile döşeliydi.
Kedileri ve köpekleriyle; ipteki çamaşırları, tabelaları, eskimiş
Osmanlı-Avrupa ortak mimarisinin özelliklerini yansıtan levanten gri
binalarıyla; güzel gözlü Kürt çocukları, Romanları, Lazları, ayyaşları,
travestileri, sayıları azalsa da yoksul yaşlı Rumları,
Ermenileri, yaşamı anlamlı kılan yüzlerce canlı ve sahici kareleriyle bir sinema platosu gibiydi Sakızağacı.
Sokak seyyar satıcılarla dolardı
sabahın erken saatlerinde. Fındık üzüm karışımları, kestane kebabı, keten helvası,
kağıt, susam ve koz helvaları, renkli macunlar arada bir cumbalı evden, gramofondan çalınan taş plak nağmeleriyle bir şölen yerini andırırdı.
Sokaktan muhallebici de geçerdi, aşureci de. Elindeki
sepetten sıcak sıcak lahmacun satanlar da. Tahinci, turşucu, dolmacı, Şam
baklavacı, leblebici, horoz şekerci, yoğurtçu, nane satan, sirke satan, bozacı, salepçi
de. Ben en çok fırıldakçıları severdim.
Dün gibi hatırlıyorum her şeyi. Ara
sokaklarıyla, köşe başlarıyla, küçük alanlarıyla, geçitleriyle, zihnimin
derinliklerinde olanın sadece bir dekoruydu burası:
Bir köşede tesbihini sallayıp kallavi cigarasını üfleyen, barbut atan hayat yorgunları; hemen yanı başında mahallenin namusunun kendilerinden sorulduğu ağır abiler; köşede bulvar kaldırımlarında büyük umutlarla geldikleri İstanbul macerasında kötü yola düşen kızlar ve oğlanlar; evlerin daracık balkonlarında rakıyı susuz yudumlarken fonda piyasaya yeni çıkan Orhan Gencebay şarkısı eşlik eden bıçkın delikanlılar; arka sokaklarında Rum saat tamircisi ustasından hayat dersleri alan genç stajerleri; diğer bir köşesinde soğuk bir aralık günü iş bulabilmek için İstiklal'de gezinirken karşılaştığı ve asla kavuşamayacağı kıza tutulup, Sakızağacı’na dönünce alkol komasına giren delikanlılar; bir sedirin önüne atılmış minderde, sol elinin işaret parmağıyla orta parmağı arasında bir tel Bafra cigarası tutuşturup sağ elindeki boş kahve fincanının telvesine bakan koca karılar ve feleğin bin türlü tokatını yemişlere "değer mi be kardeş?" mavralarıyla etrafını teselli eden ablalar vardı.
Sayıları az
olmakla beraber yine de her mahallede Rumlar ve daha az sayıda Ermeni
komşularımız da vardı. Onlar mahallenin en asil ve aristokrat insanlarıydı. Yemeleri,
içmeleri, giyim kuşamları, sokakta yürümeleri, konuşmaları, hitap tarzları ile tam bir zarafet ve kibarlık abideleriydi.
Ramazan ayı geldiğinde, oruç tutan komşusunu rahatsız etmemek için patlıcan kızartma işini iftar sonrasına bırakan Rum komşumuz Eleni Teyze’yi, ezan okunmadan hemen önce, evin zilini çalıp, elinde üstü örtülü bir tabak içinde mahcup bir edayla getirdiği iftariyeliği nasıl unutulabilirim.
Ya da bir gün okuldan eve geç döndüğümde meraklanan annemi teselli için eve
gelen, oğulları İsmail ile İbrahim (!) abileri beni bulmak için Tarlabaşı
sokaklarına salan yan komşumuz Marika Teyze’yi....
Burayla ilgili ne çok anım var.
Bu anıların en güzelleri, mahallede en yakın arkadaşım olan Eleni Teyze’nin oğlu Yahni ve onun kız kardeşi Elisabetta ile ilgiliydi. Mahallenin o en güzel kızı!
Şimdi onların hiçbiri yok.
Artık, yanağında ki siyah beni ve gamzesiyle, güldüğünde yüzünde güller açan o sevimli Eleni Teyze'yi, upuzun fakat alabildiğine şık entarisiyle Marika Teyze'yi, Kirkor Amca'yı, Elisabetta'yı, benim sevgili arkadaşım Yahni'yi sadece rüyalarımda görebiliyordum.
Çünkü onlar da Tarlabaşına kast edenler, katledenler tarafından yokluğa, hiçliğe
maruz bırakıldılar.
Bir toz izi bile bırakamadan...


Yorumlar
Yorum Gönder