Ana içeriğe atla

Benim Beyoğlu'm

Benim Beyoğlu'm, 1980’e kadarki 15 yılı kapsıyor. Bu dönemde İstiklal caddesi ve ezbere bildiğim tüm arka sokaklarıyla Beyoğlu adeta ikinci evimdi.

O zamanlar; çok yaşlılar buraya Galata ya da Cadde-i kebir (جادهٔ كبير) diyordu. Gençler ve orta yaşlılar İstikal caddesi, yabancılar Fransızca Grande Rue de Pera, Rum komşularımız ise “karşı yaka” anlamına gelen, Pera (περα)’yı hala kullanmaya devam ediyorlardı. Bu isimler arasında benim favorim hiç kuşkusuz Beyoğlu’ydu.

Bugün, bu isimlerden sadece ikisi kullanılıyor: İstiklal caddesi ve Beyoğlu. İstiklal caddesi sadece Cumhuriyet dönemini ve yeni bir başlangıcı dolayısıyla bağımsızlık ve özgürlüğü temsil ederken, Beyoğlu çok gerilere giden, büyük bir uygarlığın son kalıntısı olarak daha geniş bir içerime sahiptir ve özellikle oyun, eğlence, sinema ve kültürü temsil ediyordu.

İşte benim Beyoğlu’m, tüm görkemini kaybettiği 20. Yüzyılın özellikle 1980’li yıllara kadar ki o eski ihtişamını hatırlatan döneme denk gelir. Çünkü Cumhuriyetin ilanı sonrasında tüm yabancı elçiliklerin bu bölgeden çekilmesiyle başlayan kuraklaşma, 1940’ların varlık vergisi ve 1950’lerin 6-7 Eylül olayları ile gittikçe kötüleşmiş ve 1980’lerden sonra ise tamamen mahvedilmiştir. 1977 senesinin kanlı 1 Mayıs’ı istisna edilecek olursa 70-80 arası nispeten asude bir dönem olarak adlandırılabilir.

Her gün ortalama dört kez gidip gelirdim ana caddeden. Her sabah Taksim’den Tünel’e doğru uzanan yolculuğum Taksim’i İstiklale bağlayan maksem’den başlar, sağ bulvarı takip ederek Ağa camiinin olduğu yere kadar varır sonra sol tarafa döner ilkokuluma giderdim. Okul çıkışı yine aynı güzergahı takip ederek Çiçek Pasajına kadar sağ bulvardan devam eder dönüşte ise caddenin karşısına geçerek bu defa Galatasaray lisesini sağıma alıp bu defa sol bulvarı takip ederek eve dönerdim. Bu güzergah üzerinde ki Benim Beyoğlu'm şöyleydi:

Güzergahın en başında yer alan, Zambak sokağa varmadan solda Fransız elçiliğinin 18. Yüzyılda bir Veba hastanesi olduğunu bilmiyordum o yıllarda.

Biraz ilerde bugün AFM sinemalarının olduğu yerde, Fitaş Pasajı ve pasajın içinde yer alan Fitaş sineması vardı. Çok eskiden Osmanlı Meteoroloji Merkezinin olduğu bu yerde de mutlaka durur ve uzun süre afişlere bakardım.

Biraz daha ilerleyince İstasyon Güzel Sanatlar Akademisi ve onun karşısında bulunan Beyoğlu ocak başının olduğu yere varırdım. Burası mide ve göz ziyafeti çekmek isteyenlerin uğrak yeriydi. Ben de camekandan kısa bir süre göz gezdirdikten sonra yolu devam ederdim.

Az ilerde Yunan elçiliği bulunurdu. Onu geçince Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü gelir. Uzun süre ablamla beraber gidip geldiğim için burası da aileden sayılırdı. Tam adı Beyoğlu Kız Teknik Öğretim ve Olgunlaşma Enstitüsü olan bu yer, o yıllarda tam bir üniversiteydi. Beyoğlu’nun en önemli merkezlerinden biriydi. Üst katlarındaki sınıflara pek çıkmadım ama ablamı almak için akşam saat beşte, giriş kısmındaki salonda sergilenen sanat eserlerini gezmekten ne çok keyif alırdım. Sergi her hafta yenilenirdi. İlerleyen yıllarda sanatla olan ünsiyetimi büyük ölçüde buradaki sergiler sağlamış olmalıydı. Neler yoktu ki burada; moda tasarımı, geleneksel el sanatları, takı tasarımı, tekstil teknolojisi, kumaş üretimi vs.

Olgunlaşma enstitüsünü geçince, az ileride, Beyoğlu’nun çok güzel apartmanlarından biri olan Ragıp Paşa Apartmanı yer alırdı. Buranın zemin katında Rumeli pasajı adıyla hoş bir alışveriş merkezi de vardı o zamanlar. Pasajda bulunan bir Muhallebi dükkanında daha önce işlenen bir cinayette, Despina adındaki bir kadının öldürüldüğü anlatılırdı. Belki de bu yüzden Despina ismini hep çok sevdim.

    1978 yılı kar yağarken.

Sırada Sakızağacı sokağının başladığı ve köşede Beyoğlu’nun o zaman da tek Müslüman mabedi olan Ağa Camii var. Buraya geldiğimde önce Hacı Abdullah Lokantasının bulunduğu ve Tarlabaşına inen uzun caddeye sonra Tünele doğru uzanan İstiklale göz ucuyla hayret ve hayranlıkla bakar ve ardından karşı sokağa, adı şimdilerde Sadri Alışık olarak değiştirilen Ahududu sokağın içine girerdim. Okulum iki paralel sokak ilerdeydi.

Ahududu sokağın içinde, ikinci sokaktan sola dönünce hemen sağ tarafta Taksim İlkokulu, beş yıl boyunca en çok anımın geçtiği yerdi. Okulumuz, Orta Çağdan kalma bir şato görünümündeydi ya da bana öyle geliyordu. O yıllarda Taksim Atatürk Lisesi ile yan yanaydı. Ama bina olarak daha görkemliydi. Okuldan çok, korunaklı ve güvenilir bir kaleyi andırıyordu. Belki de bu özelliği nedeniyle Beyoğlu’nun ara sokaklarının tüm güvensizliğine rağmen, küçük bir çocuğun güvenlik ihtiyacı, büyük ölçüde okulun uyandırdığı bu heybet duyguyla ilgiliydi.

Tüm bu renkli dünyanın hercümercinden sonra varılan okul, fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra asude bir liman gibiydi. Kalın ve çatık kaşlı, pos bıyıklı iri yapılı Kartal öğretmen, görüntüsünün aksine alabildiğine yumuşak ve munis bir adamdı. Babacan tavırlı bu adam, birkaç yıl sonra tayini Doğu’da bir yerlere çıkınca, yerine Nilüfer isimli bir öğretmenimiz gelmişti. O da sevimliydi ama Kartal Öğretmen daima ilk göz ağrım olarak kaldı. Sınıf arkadaşım Rahmi’nin hasta yatağında birkaç gün ömrü kalan annesini ziyaret ettiğimiz gün ise, İlkokul anılarımın en acısıyla tanışmıştım. Bizden en az üç-dört yaş büyük olan, kalın kaşlarıyla sınıf başkanı Safiye abla en yakın arkadaşımdı. Teneffüslerde okulun geniş merdiven kolonlarından kaymak en büyük zevkimdi. Sınıfın gözde kızı Müjgan’ı kızlar tuvaletinin önünde sıkıştırmak gibi hergeleliklerim de vardı.

Sınıfımızda Yeşilçam’ın çocuk kahramanları da vardı. O yıllar Türk sinemasını kasıp kavuran Ömercik ve Ayşecik olmasa da Kenancık sınıf arkadaşımdı. Okul çıkışı, sıra sıra dizili seyyar satıcılardan bazen Şam tatlısı bazen de rengarenk kavanozlardaki “lahana turşusu”ndan bir bardak içip Beyoğlu’nda ki ikinci turuma başlardım.

Yine aynı güzergahtan Tünel'e doğru sağ bulvardan devam ederdim. Ağa caminin biraz ilerisinde, şimdilerin Demirörenlerin gasp ettikleri ve Alışveriş Merkezi olan yerde Beyoğlu’nun tarihsel kıymeti en yüksek yapılarından biri yer alırdı. Okul çıkışı içine girmekten büyük bir keyif aldığım meşhur Saray sinemasının olduğu bu yer sadece sinemasıyla değil birbirinden güzel kafe, bilardo salonları ve butik mağazalarıyla Beyoğlu’nun hem en gözde mekanlarından biri hem de çok zengin bir tarihe sahipti. Beyoğlu’nun hafızasıydı adeta. 1978 ya da 1979 yılı olmalıydı, Çağrı filmini ilk kez bu sinemada büyük bir kalabalık ile izlemiştik ve Beyoğlu’nda “Allahu Ekber!” nidalarına ilk kez bu sinemde tanık olmuş ve çok etkilenmiştim. Benim gibi nicelerinin buraya dair bir sürü anısı vardır. 19. Asrın sonlarında burada Grand Hotel de Luxembourg varmış ve ünlü besteci Çaykovski (ö. 1893) İstanbul’u ziyarete geldiğinde burada kalırmış. Şimdi caddenin karşı tarafında yer alan Saray muhallebicisi de o yıllarda buradaydı. Demirören ailesi bu güzel mekanı yıktıklarında, Ağa Camii başta olmak üzere çevredeki pek çok tarihi esere zarar vermişti ki manevi zararı karşılayacak bir kelime benim dağarcığımda yoktur.

Şimdilerin Yeşilçam denilen yerin adı o zamanlar Yeşil sokaktı. Sevimli bu sokağa sırf sinemalarından dolayı içinden geçer ve İpek Sineması ya da Sinepop’da gelecek haftanın filmlerine bakmak en büyük zevklerimden biriydi. Daha önce prodüksiyon şirketlerinin bulunduğu ve Türk filim endüstrisinin çoğunun yer aldığı bu sokak, bir süre sonra televizyonun yaygınlık kazanmaya başlamasıyla solmaya başlamıştı. Açık seçik filmleri furyası başladığında sokak yerini heavy metal ve rock müzik meraklısı gençlerin takıldığı barlara bırakacaktı. Çok sonraları ise bu tarihi sokakta Yeni Asya gazetesinin sahibi Mehmet Kutlular’ın 16 yaşındaki kızı Vildan Kutlular, aşırı doz eroinden ölünce sokak iyice ıssızlaştı.

    1977 yılı.

Bu sokağa bazen arkadaşlarım ile birlikte özellikle gelirdik o yıllarda. Sadece bizim için değil, genç-yaşlı, kadın-erkek pek çok kişi için o yıllarda ki Beyoğlu biraz da sinema demekti. Okul yolunda, bir gün siyah renkli, kelebek gözlükleriyle yürüyen Türkan Şoray’ı, bir başka gün “Battalgazi”, “Kara Murat” filmlerinin kahramanı Cüneyt Arkın’ı, ya da “Tarkan” ve “Karaoğlan” filmlerinin yağız delikanlısı Kartal Tibet’i görürdük. Ama benim favorim Serdar Gökhan’dı. Onu ilk gördüğümde öyle heyecanlanmıştım ki ertesi gün okulda ballandıra ballandıra anlatmıştım. Sinema salonlarının önü kalabalıkların en uğrak yeriydi, iğne atsan yere düşmezdi. Geniş kitlelerin yegâne eğlence mekânlarıydı ve herkese uygun filimler gelirdi. Halam, amcam, ablam ve ailece pek çok filme gidebiliyorduk o yıllarda. Cebinde iki lirası olanda gelirdi iki yüz lirası olan da. Caddedeki kalabalıklar ya sinemadan çıkar ya da sinema saatini beklerdi. Sinema kapıları, aşk filmlerinin en romantik sahnelerinin yer aldığı resimlerle doluydu. İçeri girenler heyecanla beyaz perdede olanları izlemeye başlamadan önce alaska-frigo satan görevliler sahne alırdı. Salonlarda bazen büyük bir alkış tufanı kopardı. Filim sona erip salondan çıkanlar bazen göz yaşlarını siler bazen büyük bir rahatlamanın mutluluğuyla Beyoğlu’nun o dar ve kasvetli sokaklarında kaybolurlardı.

    Emek Sinemasının önü. Tarık Akan ve Halit Akçetepe
    "Canım Kardeşim" filminin çekimleri sırasında.

En gözde yerlerden biri de görkemli binasıyla Büyük Kulüp’tü. Genelde masonların kulübü olarak bilinen bu yerin daha önceki adı Cerle d’Orient’dı. Büyük amcam o yıllarda burada çalıştığı için içine girmiştim. İçerisi olağanüstü bir ihtişama sahipti. Samsun’a çıkmadan hemen önce Atatürk’ün de sık sık buraya geldiği söylenirdi. Pera zamanında burası hem Türkçe hem Fransızca konuşulan çok seçkin bir mekandı. 70’lerin ortalarına doğru kapanmış ve bugün ki Caddebostan-Çiftehavuzlar’daki yeni yerine taşınmıştı.

Sıradaki İnci Pastanesi, Beyoğlu’nun efsane mekanlarından biriydi. Muhteşem iç dekorasyonuyla, Beyoğlu ve profiterol denince akla ilk gelen yerlerden biriydi ve ben buradan geçerken mutlaka önünde durur ve camekandan izlerdim.

İnci pastanesinin hemen yakınında Rüya sineması yer alır. En sık gittiğim sinemalardan biriydi. Açık seçik filmler oynatmaya başlayınca artık önünden geçerken bir tanıdığa rastlama kaygısıyla hızlı adımlarla geçerdik. Çünkü cadde üzerinde her an bir tanıdık ile yüz yüze gelmek mümkündü.

Rüya sinemasından az ilerde ise sonraları adı Süreyya pasajı olarak değişen Halep Pasajı vardı. Bir zamanlar sirk gösterilerine ev sahipliği yapan bu yer, daha önceleri uzun bir süre tiyatro gösterileri yanında Fransa ve Yunanistan’dan gelen Avrupalı drama, opera topluluklarını ağırlayan seçkin mekanlardandı. 1977’de burada da bilinmeyen nedenle bir yangın çıkmış ve tüm bina yıkılmıştı.

Çiçek Pasajına gelmeden hemen önce tarihi Tokatlıyan apartmanı ise sıradan bir apartman değildi. Aynı zamanda hem bir iş hanı hem de bir zamanların en meşhur otellerden biriydi. Pera Palas’tan sonra İstanbul’un en ünlü ikinci oteliydi. Batı Avrupa'dan ithal aksesuarları, tesisatları, mobilyaları ve dekorasyonuyla en prestijli yerlerden biriydi. Burada kalanlar arasında kimler yoktu ki, Agatha Christie, meşhur Arabistanlı Lawrence ve Troçki bunlardan sadece bir kaçıydı.

Beyoğlu’nun tam orta yerinde konumlanan Galatasaray lisesinin karşısında, Meşrutiyet caddesine dönmeden yer alan Beyoğlu Postanesi o zamanlar önünde kuyrukların oluştuğu efsane yerlerden biriydi.  İletişimin mektupla sağlandığı yıllarda buranın en kalabalık yer olması hiç de şaşırtıcı değildir. İngiltere konsolosluğundan gelen yol ile tam karşısından yer alan Galatasaray lisesinin yanından çıkan Cezayir sokağının birleştiği dört yol ağzında bir trafik polisi mutlaka bulunur; elleri ile arabaların insan seline karıştığı o hengamede, düdüğüne eşlik eden, el-kol işaretleri ile trafiği yönlendirirdi. 1977’de çıkan yangında büyük bir hasar görünceye kadar Beyoğlu’nun kalbi burada atardı.

Akşam geç saatlere kadar kaldığım Çiçek Pasajından eve dönerken bu defa caddenin sağına geçer ve Taksime doğru yolculuğum başlardı. İlkokul bitinceye kadar Tünel tarafına fazla inmezdim. O nedenle Benim Beyoğlu'm daha çok Taksim ile Galatasaray Lisesi arasındaki bölgeydi. Zaten canlılık da buradaydı. Tünel tarafı daha sakindi. Çok fazla sinema da yoktu. Belki de o nedenle fazla inmezdim.

 

Güzergah üzerinde ilk karşıma çıkan yerlerden biri Atlas Pasajı’ydı. Çünkü içinde sinemanın olduğu her pasaj ve iş hanı benim hafızama ister istemez kazınıyordu. Meşhur Atlas sineması o yıllarda sinemaya iki yanında mermer sütunlar dizili neo-klasik girişten geçerek girilirdi; koltukları, sahnesi ve dekoru ile en gözde sinemalardan biriydi. Pasajın içinde zamanında Sultan Abdülaziz’in bir dairesi olduğu söylenirdi. Pasajda bulunan ünlü Kulis bar, dönemin ünlü sanatçı ve yazarlarının akın ettiği bir mekandı.

Atlas Pasajından sonra gelen ünlü yapılardan biri Anadolu Han’dır. Osmanlı Paşalarından, Ragıp Paşa’nın, Beyoğlu’na yaptırdığı üç büyük binadan birisidir. Diğerleri Rumeli ve Afrika hanlarıdır. Abdülhamit tahtı bırakmasaydı Ragıp Paşanın Beyoğlu’na diğer kıtaları temsilen başka hanlar da yaptıracağı espri ile hep anlatılırdı.

Alyon sokakta yer alan Figüranlar kahvesi ise benim vazgeçilmez tutkularımdan biriydi.  Okulumuzun az ilerisinde Alyon sokakta bulunan Figüranlar kahvesi’nin önünden geçmek gerçekten heyecan vericiydi. Burada profesyonel figüranlar bir çağrı umuduyla günlerini geçirirlerdi. Sinema emekçisi bu figüranlar buradaki çayevinde onları şehrin dış semtlerindeki film ve televizyon stüdyolarına götürecek araçları beklerdi. Biz de onları beklerdik. Hulusi Kentmeni görebilmek için yağmur altında saatlerce beklediğim gün, evden büyük bir fırça yemiştim. Kimler yoktu ki burada. O yıllarda isim-şehir oyununda kullandığımız, bu nedenle çoğunun adını ezbere bildiğimiz bu sanatçıları belleğimde iyiler ve kötüler olarak tasnif etmiştim. Kötüler arasında Erol Taş, Kenan Pars, Bilal İnci, Hüseyin Peyda, Kazım Kartal, Altan Günbay, Turgut Özatay, Hayati Hamzaoğlu, Hikmet Taşdemir, Coşkun Göğen (Tecavüzcü), Kudret Karadağ, İbrahim Kurt, Cevdet Özalaş bir çırpıda isimlerini bildiklerimdi. İyiler arasında ise Nubar Terziyan hiç kuşkusuz en başta gelenlerdendi. Diğerleri Renan Fosforoğlu, Hüseyin Kutman, Sami Hazinses, Ali Şen, İhsan Yüce, Sadettin Erbil, Yıldırım Gencer ve Erol Günaydın aklımda kalanlar. Kötü karakterli rollerde oynayan Sütçü lakaplı Süheyl Eğriboz ile İhsan Gedik ve Hüseyin Baradanın yalın halleri beni çok etkilemişti. Hiç de öyle filmlerdeki gibi kötü ve korkulacak tipler değildi.  Efsane isimlerden biri de Danyal Topatan’dı. O, iki gurupta da yer alıyordu. O yıllarda Tarkan filmlerindeki Camoka karakteriyle olsa gerek o dönemler çok rağbet edilen isimlerdendi.

Figüranlar kahvesinden bir blog ötede Kuloğlu sokak yer alır. Bu sokağa 1979’da çok erken bir yaşta (50) ölen “Taçsız kral” Ayhan Işık’ın adı verilmişti. Burada bir zamanlar ülkenin en önemli edebiyatçı ve sanatçılarının uğrak mekanı olan ünlü Nisuaz pastanesi yer alırdı.

Ve Beyoğlu’nun vazgeçilmezlerinden Alkazar sineması. Tarihi çok gerilere giden ve daha önceleri çoğunlukla kovboy, korku ve macera filmleri gösterilen bu sinema o yıllarda harabeye dönmeye başlamıştı bile. İçinde farelerin dolaştığı dönemi hatırlıyorum. 1970’lerin sonlarına yaklaştıkça burada da açık seçik filmlerin adresi olmuştu.

Ahududu sokaktan biraz ileride ünlü Camondo apartmanı yer alır. Beyoğlu apartmanları denince akla ilk gelen apartmanlarından biridir. 18. Yüzyılda İstanbula yerleşen Sefarad Yahudisi olan Camondo ailesi son dönem Osmanlısını mali bakımdan desteklemiş biri. 

O dönem gözde mekanlarında biri de bir başka Yahudi ailesine ait olan Vakko mağazasıydı. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte fesin yasaklanması ve şapka giyme zorunluluğu ile özellikle şapka satarak büyüyen Vitali Hakko, Kapalıçarşı’dan sonra Beyoğlu’nun tam orta yerinde muhteşem bir mağaza açmıştı. Bir zamanların Pera’sını kalkındıran gayr-i müslim vatandalar olduğu hatırlanınca, Vitali Hakko’nun aynı zamanda Beyoğlu Güzelleştirme Derneğinin kurucu başkanı olması hiç şaşırtıcı değildir.

Vakko’dan birkaç bina ileride, önemli film prodüktörlerinden Cemil Filmer tarafından 1939'da açılan Lale Sineması yer alır. Lale, o yıllarda çoğunlukla Paramount ve Warner Brothers yapımları gibi yabancı filmler oynatılan bir sinemaydı. Girişte yer alan, gösterilecek filmin sergilendiği bir sahnenin yer aldığı sinema fenerleriyle de ünlüydü. Sonraları elektrikli ev aletleri satan mağazalarla doldu. İlk sinemaya burada gitmiştim. Bir 23 Nisan bayramında okulca hepimizi bu sinemaya getirmişlerdi. Sinema okulumuz tarafından toptan kapatılmış ve sadece bize ayrılmıştı. İzlediğimiz filim bir cumhuriyet belgeseli olsa da arkadaşlarımızla çok heyecanlı ve güzel bir gün geçirmiştik.

İstanbullu herkesin kendine özgü bir Beyoğlusu vardı. Ama Benim Beyoğlu'm belki de ilk göz ağrım olması nedeniyle, yarım asır geçmesine rağmen ilk günkü aşk kadar taze.

Ah Beyoğlu! Bitimsiz bir devinimle hayallerimden hiç ama hiç çıkmadın. İyi ki seni tanıdım ve sen, iyi ki benim ikinci yuvam oldun!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...