Benim Beyoğlu'm, 1980’e kadarki 15 yılı kapsıyor. Bu dönemde İstiklal caddesi ve ezbere bildiğim tüm arka sokaklarıyla Beyoğlu adeta ikinci evimdi.
O zamanlar; çok yaşlılar buraya Galata
ya da Cadde-i kebir (جادهٔ كبير) diyordu. Gençler ve orta yaşlılar İstikal
caddesi, yabancılar Fransızca Grande Rue de Pera, Rum komşularımız
ise “karşı yaka” anlamına
gelen, Pera (περα)’yı
hala kullanmaya devam ediyorlardı. Bu isimler arasında benim favorim hiç kuşkusuz Beyoğlu’ydu.
Bugün, bu isimlerden sadece ikisi
kullanılıyor: İstiklal caddesi ve Beyoğlu. İstiklal caddesi sadece Cumhuriyet
dönemini ve yeni bir başlangıcı dolayısıyla bağımsızlık ve özgürlüğü temsil ederken,
Beyoğlu çok gerilere giden, büyük bir uygarlığın son kalıntısı olarak daha geniş
bir içerime sahiptir ve özellikle oyun, eğlence, sinema ve kültürü
temsil ediyordu.
İşte benim Beyoğlu’m, tüm görkemini
kaybettiği 20. Yüzyılın özellikle 1980’li yıllara kadar ki o eski ihtişamını
hatırlatan döneme denk gelir. Çünkü Cumhuriyetin ilanı sonrasında tüm yabancı
elçiliklerin bu bölgeden çekilmesiyle başlayan kuraklaşma, 1940’ların varlık
vergisi ve 1950’lerin 6-7 Eylül olayları ile gittikçe kötüleşmiş ve 1980’lerden
sonra ise tamamen mahvedilmiştir. 1977 senesinin kanlı 1 Mayıs’ı istisna
edilecek olursa 70-80 arası nispeten asude bir dönem olarak adlandırılabilir.
Her gün ortalama dört kez gidip gelirdim
ana caddeden. Her sabah Taksim’den Tünel’e doğru uzanan yolculuğum Taksim’i
İstiklale bağlayan maksem’den başlar, sağ bulvarı takip ederek Ağa camiinin
olduğu yere kadar varır sonra sol tarafa döner ilkokuluma giderdim. Okul çıkışı
yine aynı güzergahı takip ederek Çiçek Pasajına kadar sağ bulvardan devam eder
dönüşte ise caddenin karşısına geçerek bu defa Galatasaray lisesini sağıma alıp
bu defa sol bulvarı takip ederek eve dönerdim. Bu güzergah üzerinde ki Benim
Beyoğlu'm şöyleydi:
Güzergahın en başında yer alan, Zambak
sokağa varmadan solda Fransız elçiliğinin 18. Yüzyılda bir Veba hastanesi olduğunu
bilmiyordum o yıllarda.
Biraz ilerde bugün AFM sinemalarının
olduğu yerde, Fitaş Pasajı ve pasajın içinde yer alan Fitaş sineması vardı. Çok
eskiden Osmanlı Meteoroloji Merkezinin olduğu bu yerde de mutlaka durur ve uzun
süre afişlere bakardım.
Biraz daha ilerleyince İstasyon
Güzel Sanatlar Akademisi ve onun karşısında bulunan Beyoğlu ocak başının olduğu
yere varırdım. Burası mide ve göz ziyafeti çekmek isteyenlerin uğrak yeriydi.
Ben de camekandan kısa bir süre göz gezdirdikten sonra yolu devam ederdim.
Az ilerde Yunan elçiliği bulunurdu.
Onu geçince Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü gelir. Uzun süre ablamla beraber gidip
geldiğim için burası da aileden sayılırdı. Tam adı Beyoğlu Kız Teknik Öğretim
ve Olgunlaşma Enstitüsü olan bu yer, o yıllarda tam bir üniversiteydi. Beyoğlu’nun
en önemli merkezlerinden biriydi. Üst katlarındaki sınıflara pek çıkmadım ama
ablamı almak için akşam saat beşte, giriş kısmındaki salonda sergilenen sanat
eserlerini gezmekten ne çok keyif alırdım. Sergi her hafta yenilenirdi. İlerleyen
yıllarda sanatla olan ünsiyetimi büyük ölçüde buradaki sergiler sağlamış
olmalıydı. Neler yoktu ki burada; moda tasarımı, geleneksel el sanatları, takı
tasarımı, tekstil teknolojisi, kumaş üretimi vs.
Olgunlaşma enstitüsünü geçince, az
ileride, Beyoğlu’nun çok güzel apartmanlarından biri olan Ragıp Paşa Apartmanı
yer alırdı. Buranın zemin katında Rumeli pasajı adıyla hoş bir alışveriş
merkezi de vardı o zamanlar. Pasajda bulunan bir Muhallebi dükkanında daha önce
işlenen bir cinayette, Despina adındaki bir kadının öldürüldüğü
anlatılırdı. Belki de bu yüzden Despina ismini hep çok sevdim.
Sırada Sakızağacı sokağının başladığı ve köşede Beyoğlu’nun o zaman da tek Müslüman mabedi olan Ağa Camii var. Buraya geldiğimde önce Hacı Abdullah Lokantasının bulunduğu ve Tarlabaşına inen uzun caddeye sonra Tünele doğru uzanan İstiklale göz ucuyla hayret ve hayranlıkla bakar ve ardından karşı sokağa, adı şimdilerde Sadri Alışık olarak değiştirilen Ahududu sokağın içine girerdim. Okulum iki paralel sokak ilerdeydi.
Ahududu sokağın
içinde, ikinci sokaktan sola dönünce
hemen sağ
tarafta Taksim İlkokulu, beş yıl boyunca en çok anımın geçtiği yerdi. Okulumuz,
Orta Çağdan
kalma bir şato
görünümündeydi ya da bana öyle geliyordu. O yıllarda Taksim Atatürk Lisesi ile
yan yanaydı. Ama bina olarak daha görkemliydi. Okuldan çok, korunaklı ve
güvenilir bir kaleyi andırıyordu. Belki de bu özelliği nedeniyle Beyoğlu’nun ara sokaklarının tüm güvensizliğine rağmen, küçük bir çocuğun güvenlik ihtiyacı,
büyük ölçüde okulun uyandırdığı bu heybet duyguyla
ilgiliydi.
Tüm bu renkli dünyanın hercümercinden sonra varılan okul, fırtınalı bir
deniz yolculuğundan sonra asude bir liman
gibiydi. Kalın ve çatık kaşlı, pos bıyıklı iri yapılı Kartal öğretmen, görüntüsünün aksine alabildiğine yumuşak ve munis bir adamdı. Babacan tavırlı bu adam, birkaç yıl sonra
tayini Doğu’da bir yerlere çıkınca, yerine Nilüfer isimli bir öğretmenimiz gelmişti. O da sevimliydi ama Kartal Öğretmen daima ilk göz ağrım olarak kaldı. Sınıf arkadaşım Rahmi’nin hasta yatağında birkaç gün ömrü kalan annesini ziyaret ettiğimiz gün ise, İlkokul
anılarımın en acısıyla tanışmıştım. Bizden en az
üç-dört yaş büyük olan,
kalın kaşlarıyla sınıf başkanı Safiye abla en yakın
arkadaşımdı. Teneffüslerde
okulun geniş merdiven kolonlarından kaymak en büyük zevkimdi. Sınıfın gözde kızı Müjgan’ı kızlar tuvaletinin önünde sıkıştırmak gibi hergeleliklerim de vardı.
Sınıfımızda Yeşilçam’ın çocuk kahramanları da vardı. O yıllar Türk sinemasını kasıp kavuran Ömercik ve Ayşecik olmasa da Kenancık sınıf arkadaşımdı. Okul çıkışı, sıra sıra dizili seyyar satıcılardan bazen Şam tatlısı bazen de rengarenk kavanozlardaki “lahana turşusu”ndan bir bardak içip Beyoğlu’nda ki ikinci turuma başlardım.
Yine aynı güzergahtan Tünel'e doğru sağ bulvardan devam ederdim. Ağa caminin biraz ilerisinde, şimdilerin Demirörenlerin gasp ettikleri ve Alışveriş Merkezi olan yerde Beyoğlu’nun tarihsel kıymeti en yüksek yapılarından biri yer alırdı. Okul çıkışı içine girmekten büyük bir keyif aldığım meşhur Saray sinemasının olduğu bu yer sadece sinemasıyla değil birbirinden güzel kafe, bilardo salonları ve butik mağazalarıyla Beyoğlu’nun hem en gözde mekanlarından biri hem de çok zengin bir tarihe sahipti. Beyoğlu’nun hafızasıydı adeta. 1978 ya da 1979 yılı olmalıydı, Çağrı filmini ilk kez bu sinemada büyük bir kalabalık ile izlemiştik ve Beyoğlu’nda “Allahu Ekber!” nidalarına ilk kez bu sinemde tanık olmuş ve çok etkilenmiştim. Benim gibi nicelerinin buraya dair bir sürü anısı vardır. 19. Asrın sonlarında burada Grand Hotel de Luxembourg varmış ve ünlü besteci Çaykovski (ö. 1893) İstanbul’u ziyarete geldiğinde burada kalırmış. Şimdi caddenin karşı tarafında yer alan Saray muhallebicisi de o yıllarda buradaydı. Demirören ailesi bu güzel mekanı yıktıklarında, Ağa Camii başta olmak üzere çevredeki pek çok tarihi esere zarar vermişti ki manevi zararı karşılayacak bir kelime benim dağarcığımda yoktur.
Şimdilerin Yeşilçam denilen yerin adı o zamanlar
Yeşil sokaktı. Sevimli bu sokağa sırf sinemalarından dolayı içinden geçer ve İpek
Sineması ya da Sinepop’da gelecek haftanın filmlerine bakmak en büyük
zevklerimden biriydi. Daha önce prodüksiyon şirketlerinin bulunduğu ve Türk
filim endüstrisinin çoğunun yer aldığı bu sokak, bir süre sonra televizyonun
yaygınlık kazanmaya başlamasıyla solmaya başlamıştı. Açık seçik filmleri furyası
başladığında sokak yerini heavy metal ve rock müzik meraklısı gençlerin
takıldığı barlara bırakacaktı. Çok sonraları ise bu tarihi sokakta Yeni Asya
gazetesinin sahibi Mehmet Kutlular’ın 16 yaşındaki kızı Vildan Kutlular, aşırı
doz eroinden ölünce sokak iyice ıssızlaştı.
Bu sokağa bazen arkadaşlarım ile birlikte özellikle gelirdik o yıllarda. Sadece bizim için değil, genç-yaşlı, kadın-erkek pek çok kişi için o yıllarda ki Beyoğlu biraz da sinema demekti. Okul yolunda, bir gün siyah renkli, kelebek gözlükleriyle yürüyen Türkan Şoray’ı, bir başka gün “Battalgazi”, “Kara Murat” filmlerinin kahramanı Cüneyt Arkın’ı, ya da “Tarkan” ve “Karaoğlan” filmlerinin yağız delikanlısı Kartal Tibet’i görürdük. Ama benim favorim Serdar Gökhan’dı. Onu ilk gördüğümde öyle heyecanlanmıştım ki ertesi gün okulda ballandıra ballandıra anlatmıştım. Sinema salonlarının önü kalabalıkların en uğrak yeriydi, iğne atsan yere düşmezdi. Geniş kitlelerin yegâne eğlence mekânlarıydı ve herkese uygun filimler gelirdi. Halam, amcam, ablam ve ailece pek çok filme gidebiliyorduk o yıllarda. Cebinde iki lirası olanda gelirdi iki yüz lirası olan da. Caddedeki kalabalıklar ya sinemadan çıkar ya da sinema saatini beklerdi. Sinema kapıları, aşk filmlerinin en romantik sahnelerinin yer aldığı resimlerle doluydu. İçeri girenler heyecanla beyaz perdede olanları izlemeye başlamadan önce alaska-frigo satan görevliler sahne alırdı. Salonlarda bazen büyük bir alkış tufanı kopardı. Filim sona erip salondan çıkanlar bazen göz yaşlarını siler bazen büyük bir rahatlamanın mutluluğuyla Beyoğlu’nun o dar ve kasvetli sokaklarında kaybolurlardı.
En gözde yerlerden biri de görkemli binasıyla Büyük Kulüp’tü. Genelde masonların kulübü olarak bilinen bu yerin daha önceki adı Cerle d’Orient’dı. Büyük amcam o yıllarda burada çalıştığı için içine girmiştim. İçerisi olağanüstü bir ihtişama sahipti. Samsun’a çıkmadan hemen önce Atatürk’ün de sık sık buraya geldiği söylenirdi. Pera zamanında burası hem Türkçe hem Fransızca konuşulan çok seçkin bir mekandı. 70’lerin ortalarına doğru kapanmış ve bugün ki Caddebostan-Çiftehavuzlar’daki yeni yerine taşınmıştı.
Sıradaki İnci Pastanesi, Beyoğlu’nun
efsane mekanlarından biriydi. Muhteşem iç dekorasyonuyla, Beyoğlu ve profiterol
denince akla ilk gelen yerlerden biriydi ve ben buradan geçerken mutlaka önünde
durur ve camekandan izlerdim.
İnci pastanesinin hemen yakınında
Rüya sineması yer alır. En sık gittiğim sinemalardan biriydi. Açık seçik
filmler oynatmaya başlayınca artık önünden geçerken bir tanıdığa rastlama kaygısıyla
hızlı adımlarla geçerdik. Çünkü cadde üzerinde her an bir tanıdık ile yüz yüze
gelmek mümkündü.
Rüya sinemasından az ilerde ise
sonraları adı Süreyya pasajı olarak değişen Halep Pasajı vardı. Bir zamanlar
sirk gösterilerine ev sahipliği yapan bu yer, daha önceleri uzun bir süre
tiyatro gösterileri yanında Fransa ve Yunanistan’dan gelen Avrupalı drama,
opera topluluklarını ağırlayan seçkin mekanlardandı. 1977’de burada da
bilinmeyen nedenle bir yangın çıkmış ve tüm bina yıkılmıştı.
Çiçek Pasajına gelmeden hemen önce tarihi Tokatlıyan
apartmanı ise sıradan bir apartman değildi. Aynı zamanda hem bir iş hanı hem de
bir zamanların en meşhur otellerden biriydi. Pera Palas’tan sonra İstanbul’un
en ünlü ikinci oteliydi. Batı
Avrupa'dan ithal aksesuarları, tesisatları, mobilyaları ve dekorasyonuyla en
prestijli yerlerden biriydi. Burada kalanlar arasında kimler yoktu ki, Agatha
Christie, meşhur Arabistanlı Lawrence ve Troçki bunlardan
sadece bir kaçıydı.
Beyoğlu’nun tam orta yerinde konumlanan Galatasaray
lisesinin karşısında, Meşrutiyet caddesine dönmeden yer alan Beyoğlu
Postanesi o zamanlar önünde kuyrukların oluştuğu efsane yerlerden biriydi. İletişimin mektupla sağlandığı yıllarda
buranın en kalabalık yer olması hiç de şaşırtıcı
değildir. İngiltere konsolosluğundan gelen yol ile tam
karşısından yer alan
Galatasaray lisesinin yanından çıkan Cezayir sokağının
birleştiği dört yol ağzında bir trafik polisi
mutlaka bulunur; elleri ile arabaların insan seline karıştığı o hengamede, düdüğüne eşlik eden, el-kol işaretleri ile trafiği yönlendirirdi. 1977’de
çıkan yangında büyük bir hasar görünceye kadar Beyoğlu’nun kalbi burada atardı.
Akşam geç saatlere kadar kaldığım Çiçek Pasajından
eve dönerken bu defa caddenin sağına geçer ve Taksime doğru yolculuğum
başlardı. İlkokul bitinceye kadar Tünel tarafına fazla inmezdim. O nedenle Benim
Beyoğlu'm daha çok Taksim ile Galatasaray Lisesi arasındaki bölgeydi. Zaten
canlılık da buradaydı. Tünel tarafı daha sakindi. Çok fazla sinema da yoktu.
Belki de o nedenle fazla inmezdim.
Güzergah üzerinde ilk karşıma çıkan yerlerden biri Atlas
Pasajı’ydı. Çünkü içinde sinemanın olduğu her pasaj ve iş hanı benim
hafızama ister istemez kazınıyordu. Meşhur Atlas sineması o yıllarda sinemaya
iki yanında mermer sütunlar dizili neo-klasik girişten geçerek girilirdi;
koltukları, sahnesi ve dekoru ile en gözde sinemalardan biriydi. Pasajın içinde
zamanında Sultan Abdülaziz’in bir dairesi olduğu söylenirdi. Pasajda bulunan
ünlü Kulis bar, dönemin ünlü sanatçı ve yazarlarının akın ettiği bir mekandı.
Atlas Pasajından sonra gelen ünlü
yapılardan biri Anadolu Han’dır. Osmanlı Paşalarından, Ragıp Paşa’nın, Beyoğlu’na
yaptırdığı üç büyük binadan birisidir. Diğerleri Rumeli ve Afrika hanlarıdır.
Abdülhamit tahtı bırakmasaydı Ragıp Paşanın Beyoğlu’na diğer kıtaları temsilen
başka hanlar da yaptıracağı espri ile hep anlatılırdı.
Alyon sokakta yer alan Figüranlar
kahvesi ise benim vazgeçilmez tutkularımdan biriydi. Okulumuzun az ilerisinde Alyon sokakta bulunan Figüranlar
kahvesi’nin önünden geçmek gerçekten heyecan vericiydi. Burada profesyonel figüranlar bir çağrı umuduyla günlerini geçirirlerdi.
Sinema emekçisi bu figüranlar buradaki çayevinde onları şehrin dış
semtlerindeki film ve televizyon stüdyolarına götürecek araçları beklerdi. Biz de onları
beklerdik. Hulusi Kentmeni görebilmek için yağmur altında saatlerce beklediğim gün, evden büyük
bir fırça yemiştim. Kimler yoktu ki burada. O yıllarda isim-şehir oyununda
kullandığımız, bu nedenle çoğunun adını ezbere bildiğimiz bu sanatçıları
belleğimde iyiler ve kötüler olarak tasnif etmiştim. Kötüler arasında Erol Taş, Kenan Pars, Bilal İnci, Hüseyin Peyda, Kazım
Kartal, Altan Günbay, Turgut Özatay, Hayati Hamzaoğlu, Hikmet Taşdemir, Coşkun Göğen (Tecavüzcü), Kudret Karadağ, İbrahim Kurt, Cevdet Özalaş bir çırpıda isimlerini
bildiklerimdi. İyiler arasında ise Nubar Terziyan hiç kuşkusuz en
başta gelenlerdendi. Diğerleri Renan Fosforoğlu, Hüseyin
Kutman, Sami Hazinses, Ali Şen,
İhsan Yüce, Sadettin Erbil, Yıldırım Gencer ve Erol Günaydın aklımda kalanlar. Kötü karakterli rollerde
oynayan Sütçü lakaplı Süheyl Eğriboz ile İhsan Gedik ve Hüseyin
Baradanın yalın halleri beni çok etkilemişti. Hiç de öyle filmlerdeki gibi
kötü ve korkulacak tipler değildi. Efsane
isimlerden biri de Danyal Topatan’dı. O, iki gurupta da yer alıyordu. O
yıllarda Tarkan filmlerindeki Camoka karakteriyle olsa gerek o dönemler çok
rağbet edilen isimlerdendi.
Figüranlar kahvesinden bir blog ötede
Kuloğlu sokak yer alır. Bu sokağa 1979’da çok erken bir yaşta (50) ölen “Taçsız
kral” Ayhan Işık’ın adı verilmişti. Burada bir zamanlar ülkenin en
önemli edebiyatçı ve sanatçılarının uğrak mekanı olan ünlü Nisuaz pastanesi yer
alırdı.
Ve Beyoğlu’nun vazgeçilmezlerinden Alkazar sineması. Tarihi çok gerilere giden ve daha önceleri çoğunlukla kovboy, korku ve macera filmleri gösterilen bu sinema o yıllarda harabeye dönmeye başlamıştı bile. İçinde farelerin dolaştığı dönemi hatırlıyorum. 1970’lerin sonlarına yaklaştıkça burada da açık seçik filmlerin adresi olmuştu.
Ahududu sokaktan biraz ileride ünlü Camondo
apartmanı yer alır. Beyoğlu apartmanları denince akla ilk gelen
apartmanlarından biridir. 18. Yüzyılda İstanbula yerleşen Sefarad Yahudisi olan
Camondo ailesi son dönem Osmanlısını mali bakımdan desteklemiş biri.
O dönem gözde mekanlarında biri de bir
başka Yahudi ailesine ait olan Vakko mağazasıydı. Cumhuriyetin
kurulmasıyla birlikte fesin yasaklanması ve şapka giyme zorunluluğu ile
özellikle şapka satarak büyüyen Vitali Hakko, Kapalıçarşı’dan sonra Beyoğlu’nun
tam orta yerinde muhteşem bir mağaza açmıştı. Bir zamanların Pera’sını
kalkındıran gayr-i müslim vatandalar olduğu hatırlanınca, Vitali Hakko’nun aynı
zamanda Beyoğlu Güzelleştirme Derneğinin kurucu başkanı olması hiç şaşırtıcı
değildir.
Vakko’dan birkaç bina ileride, önemli
film prodüktörlerinden Cemil Filmer tarafından 1939'da açılan Lale Sineması
yer alır. Lale, o yıllarda çoğunlukla Paramount ve Warner Brothers yapımları gibi
yabancı filmler oynatılan bir sinemaydı. Girişte yer alan, gösterilecek filmin sergilendiği
bir sahnenin yer aldığı sinema fenerleriyle de ünlüydü. Sonraları elektrikli ev
aletleri satan mağazalarla doldu. İlk sinemaya burada gitmiştim. Bir 23 Nisan bayramında okulca
hepimizi bu sinemaya getirmişlerdi. Sinema okulumuz tarafından toptan
kapatılmış ve sadece bize ayrılmıştı. İzlediğimiz filim bir cumhuriyet
belgeseli olsa da arkadaşlarımızla çok heyecanlı ve güzel bir gün geçirmiştik.
İstanbullu herkesin kendine özgü bir Beyoğlusu vardı. Ama
Benim Beyoğlu'm belki de ilk göz ağrım olması nedeniyle, yarım asır geçmesine rağmen ilk günkü aşk kadar taze.
Ah Beyoğlu! Bitimsiz bir devinimle hayallerimden hiç ama hiç çıkmadın. İyi ki seni tanıdım ve sen, iyi ki benim ikinci yuvam oldun!




Yorumlar
Yorum Gönder