Kent, ortaya çıkışından bu yana en genel tasnifle; antik dönem kentleri, ortaçağ kentleri, yeniçağ kentleri ve sonrasında modern dönem kentleri olarak dörtlü bir ayırıma tabi tutulabilir. Önce kısaca antik dönem tarihine göz atacak sonra da bu kentlerin genel özelliklerine madde madde temas edeceğiz.
Uzmanlar antik dönemi MÖ. 8500 ile MS. 400’ler arasında kalan çok geniş bir zaman aralığı içinde ele almaktadırlar. (Gates, Antik kentler, s., 33). Ancak antik kentin tarihi; Mezopotamya, İndus vadisi ve Mısır havzasında eşzamanlı olarak MÖ. 3000'leri bulmaktadır.
İlk uygar toplumlar kent devletleri biçiminde örgütlenmişlerdi. Mezopotamya toplumlarının dünya görüşleri; evreni bir devlet gibi örgütlenmiş gördükleri için tanrılarını da yöneticilerinin benzerleri olarak düşünüyorlardı. Her kentin ayrı bir koruyucu tanrısı vardı. Bu tanrı kentin ve kent topraklarının sahibi sayılıyordu. Kentin en büyük yapısı olan ortasındaki tapınak da bu tanrının eviydi. Tanrının evini ve mülkünü tanrı adına din adamları yönetiyorlardı. Din adamlarının ve devletin başında bir "rahip kral" vardı. Rahip kralların güçleri arttıkça, kenti savaş dönemleri dışında da yönetmeye başladılar. Bir süre sonra din adamlarıyla askerlerin araları açıldı ve rahip kralın yerine bir "asker kral" geçti. Yönetimin din adamlarının elinden askerlere geçmesi, toplumsal artının da onların denetimine geçmesi demekti. Kamusal mülkiyet düzeninden özel mülkiyet düzenine geçildi.
Mısır’da Firavun, sarayından hem bu dünya hem öte dünya
işlerini yönetiyordu. Firavun’un tanrı sayılmasının nedeni, tüm Mısır'dan
sağlanan toplumsal artının, Nil'in elverişli ulaşım olanaklarından dolayı, tek
bir merkezden denetlenebilmesiydi. İki yanı çöllerle göçebe toplulukların
saldırısına karşı korunmuş olmasından dolayı, Mısır'da, kararlı bir siyasal
düzenin kurulabilmesi olanaklı hale geldi. Mezopotamya'da tanrıların vekili
olan kral, din adamlarınca tanrı adına az çok denetlenebilmişken Mısır'da
mutlak monarşi din adamlarının denetimi altındaydı.
Din adamlarının çözemedikleri kent devletleri arasındaki
savaşlar sorununu askerler çözdü ve kent devletlerini tek bir yönetim altında
göçebe toplulukların saldırılarına karşı birleştirmeyi başardılar. MÖ. 2350’lerde
Akadlı Sargon, Sümer kentlerini ele geçirerek, kent devletlerinden bölgesel
devlete geçilmesini gerçekleştirdi. Babil yöneticisi Hammurabi ise MÖ. 1750
dolaylarında, Sümer ve Akad kentlerini tek bir yönetim altında birleştirerek
bölgesel devletten imparatorluğa geçilmesini sağladı. Bu yolda Babil
imparatorluğunu Asur, Hitit, Pers, Makedonya ve Roma imparatorlukları izledi.
Hititler, MÖ. 2000 dolaylarında Anadolu'ya geldikten sonra, saban tarımı ile uğraşan yerli köy toplulukları üzerinde egemenlik kurdular. Saban, tarımı yağmurla sulanan topraklara yayıldı ve buralarda tarımın verimliliğini bir toplumsal artı alınabilecek düzeye çıkardı. Hititler çok tanrıcı Mezopotamya inancını benimsediler. Girit uygarlığı ise ana soy çizgili bir tarımcı topluluktan ataerkil bir uygar tacir topluma geçişin düşünce düzeyine yansımasıydı. Burada egemen tacirler sınıfının başında bir tacir ve rahip kral olan Minos vardı.
Yunan öncesi uygarlıklardan biri İndus uygarlığıydı. Çin
gibi daha Uzakdoğu ise her ne kadar tarımı Mezopotamya’dan öğrenmemişse de
uygarlığı onlardan öğrendikleri kesindi. İbraniler ve Araplar ise Sami
halklarını oluşturuyordu ve bunlar daha çok Mezopotamya ile Mısır uygarlıkları
arasındaki çöl kıyılarında yaşayan göçebe çobanlardı. Yaşam biçimleri, bazı
küçük farklılıklarla Hint- Avrupa halklarınınkine benziyordu. Tarihi bu
süreçteki tüm kentler merkeze (imparatora) sıkı sıkıya bağlı valilerce yönetildi.
Uygarlığın doğuşunda büyük sulama tarımına elverişli olmayan topraklara
yayılması için sabanın icat edilmesi ve deniz ticaretinin başlaması
gerekiyordu. İşte Fenikeliler ve daha sonra Yunanlılar denizin sağladığı bu büyük
avantajlar ile tarih sahnesine çıktılar.
Truva savaşları ve ardından Dor istilalarının uygar Mykene toplumlarını tarihten sildikleri dönem ile uygar Yunan toplumunun ortaya çıkacağı dönem genellikle karanlık çağ olarak nitelenir. Yaklaşık 500 yıl süren bu dönemin ardından gerçekleşen Yunan Mucizesi en temelde bir kent (police) projesi olarak ortaya çıktı. Kent devleti salt Yunan'a özgü bir kurum değildi. MÖ. 500'lerde persler Batı Anadolu’ya kadar ilerleyip İyonya’daki kentleri çepeçevre kuşattı. Atina’dan yardım istediler. Atina, birkaç tekneden ibaret sembolik bir yardım gönderdi. Persler, ayaklanmayı bastırınca, bu yardımı bahane ederek Yunanistan'a saldırdılar. Atina, Pers saldırılarına karşı koymak için 180 parçalık bir donanma hazırladı. Bu Atina'nın emperyalist bir deniz imparatorluğu olma yolunda attığı ilk büyük adımdı. Yunanlılar, Pers donanmasını yakınca Atina'nın yıldızı parladı.
Bu dönemin iki büyük ve kurucu
ismi vardı: Solon ve Perikles. Adaletsiz Dracon yasalarının hemen ardından iktidara
gelen Solon (MÖ. 560), bir yasa koyucu (arkhon) olarak seçilince Atina’da
büyük bir refah dönemi başladı. Önce adaleti tesis etti: borç yüzünden kölelik
yapma cezası kaldırıldı, ilyaia (Ήλιαία), halk
mahkemeleri kuruldu, bütün borçlar silindi, toprağı elinden alınan köylüye toprak
dağıtıldı, Vatandaşlığı soya bağlı olmaktan çıkararak, yıllık üretim ve gelir
miktarına bağlandı ve aristokratların soya dayalı ayrıcalıkları kaldırıldı. Solon’dan
yaklaşık bir asır sonra iktidara gelen Perikles (MÖ. 429) ise Pers
İmparatorluğuna karşı Attika-Dellos birliğini sağlandı. Bununla Pers
saldırıları önlendi. Atina en güçlü kent haline geldi. Atina, siyaset, bilim
sanat ve felsefede ilerledi. İnsanlık, demokrasi denen yönetim biçimi -ilkel de
olsa- ilk kez bu dönemde gördü.
Atina’nın inişe geçmesinden bir süre
sonra Helenistik dönemle çok daha etkili bir biçimde kentler tekrar
geri döndü. Büyük İskender Makedonya’dan Hindistan’a kadar onlarca yeni kent
kurdu. Ve ardından Roma İmparatorluğu ile yaklaşık 2000 yıl sürecek çok uzun
bir dönem başladı.
Antik kent, aynı zamanda eski çağ ya da ilk çağ kentlerinin genel adıdır. Özellikleri itibariyle sonraki kentlere ilham verdiyse de temelde onlardan çok farklıydı. Burada antik kentler ifadesi sadece Yunanlıların kurduğu ve geliştirdiği yerler olarak dar anlamıyla değil daha geniş erimde Sümer, Babil ve Asurlular döneminden itibaren kentlerin belli bir rasyonalite çerçevesinde yaşam alanı oluşturması bağlamında kullanılacaktır.
- Antik kent aynı zamanda kutsal bir alandır. Kentlerin ilk kez ortaya çıkışında kralın tanrısallığı ile kenti kurması arasında doğrudan bir ilişki vardı. Bu nedenle belli bir biçimi, amacı, anlamı vardı; kent kozmik yüceltmeler ile şekillendi. Yaşam öncelikle tanrıların taklit edilmesi olarak görülüp kutsal olarak tasavvur edilince kentler cennetin sureti olarak tasarlandı.
- Köyün değişmezlerinden olan toplu ayinler ve ritüellerin kente aktarımıyla daha törensel bir form kazandı. Roller daha da büyüdü; bunların temaları ise her ne kadar mit ve efsaneye bağlı kaldıysa da bilincin gelişmesine paralel olarak geleneksel temalardan sapmalar yaşandı. Büyük cenaze törenleri ve dinsel ayinler bir süre sonra büyük müsabakalar ve oyunlar ile yer değiştirdi.
- Antik kentlerde kurumsal din büyük bir rol oynadı. İnsan kendisinin ve ürünleriyle hayvanlarının hayatiyetini din sayesinde artırdığına inanıyordu. Mezopotamya ve Mısır antik kentleri inanç biçimlerine göre şekillenmişti. Mezopotamya’da kral tanrı değildi tanrı-kraldı oysa Mısır’da kral tanrının doğrudan kendisiydi. Tanrı olarak Firavun güneşin dost niteliklerinin, canlı bitkilerin ve hayvanların bereketinin ete kemiğe burunmuş haliydi. Böyle bir hükümdar için tapınak, kaleden ve silahlı muhafızlardan daha önemliydi. İnsanların itaat etmesi böylece kolay bir şekilde sağlandı. Mısır piramitlerinin tanrının evi olarak tasarlanması bu yüzdendi.
- Atalar ile tanrılar arasındaki ilişki antik kenti doğrudan belirledi. Ataların kenti temel olarak, bizatihi topluluğu tanrıların hizmetine sunarak insanları hizaya sokmanın ve doğaya hükmetmenin bir aracıydı. Bu dönemde atadan kalma becerilerin miras yoluyla devredilmesi, bazı kastlar ve mesleklerin sabitleşmesini sağladı. Ardından uzmanlaşma geldi. Bir işte elleriyle çalışmayı hor gören silahlı askerler ile yine ağır el işlerinden muaf tutulan rahipler ilk gerçek uzmanlar sınıfını oluşturdular.
- İlk topluluklarda işin kendisi bir yarı zamanlı faaliyetti; din, oyun, toplumsal ilişkiler ve hatta cinsellik gibi hayatın diğer alanlarından ayrı tutulmadı. İş bölümü ilk kez kentte bütün bir güne yayılan ve yıl boyu süren bir uğraş haline geldi. Han, pazaryeri, tapınak, okul, genelev, bunların hepsi tam gün çalışmayı gerektiriyordu. Mesleklerin ve kastların katmanlaşması kentsel bir piramidin oluşmasına neden oldu; bu piramidin zirvesinde mutlak hükümdar vardı. Kral, rahip, asker ve kâtip piramidin tepesini oluşturmaktaydı.
- Antik kentler, uzun bir süre belli bir soydan üreyen insanların kurdukları yerleşim biriminin aksine ilk kez biyolojik bir melezleşmenin gerçekleştiği alanlar oldu. Farklı soylar, farklı ırklar ilk kez buralarda birbirleriyle temastan sonra evlilikler kurdu. Köyde bir gruba üyelik hakkı salt doğumla veya evlilikle kazanılıyorken, kentte yabancılara ve dışarıdan gelenlere kapılar açıldı. Bu nedenle yabancının, dışarıdan gelenin, gezginin, tüccarın, sığınmacı ya da kölenin ve hatta istilacı düşmanın bile kentte özel bir yeri oldu.
- Şehirlerin kurulmasında kurumsal kölelik çok önemli rol oynadı. Asur ve Babil İmparatorluklarının muazzam zenginliği, Mısır firavunlarının piramitleri yapabilmeleri ağırlıklı olarak kölelik kurumuyla olanaklı hale geldi.
- Antik kentin olmazsa olmazı kaleydi. Kale’nin korunması aslında ilk ordu ve ilk polis teşkilatının nüvesini oluşturdu. Uzun ömürlü malzemelerle yapılmış yangına dayanıklı binalar ve yol döşemeciliği de ilk olarak kale içinde görüldü. Mezopotamya’da her kent diğerinden ayrı bir dünyaydı. Burada kentleri sur ve kaleler çevriliyorken Mısır bölgesi kentlerinin doğal konumları, dağlar, çöl ve deniz nedeniyle doğal bir set görevi görüyor ve sur, kale gibi insan eylemlerinin ürünü bir yapıya ihtiyaç duymuyordu. Firavunlar dönemi Mısır kentleri ise muhtemelen nüfusun büyük bir bölümünü barındırmıyordu. Çöl ve dağlar sur’u, eyaletler ve totem grupları mahalleleri meydana getiriyordu. Firavunların mezarları ve tapınakları öte dünyanın kaleleri görevini görüyordu.
- İndus bölgesindeki Harappa gibi ilk dönem antik kentleri öylesine gelişmişlik özelliği sergiledi ki bunların bazılarında milattan yüzlerce yıl önce tuvalet bile bulunuyordu. Oysa Orta çağ dünyasında; mesela Mekke’de İslam ortaya çıktığında evlerde ve kentte tuvalet ihtiyacını karşılayacak bir girişimin olmadığı dikkate alınırsa bu çok ileri bir adımdı.
- Babil, kentler içinde belki de en göz alıcı örnekti; çünkü bu kent, tanrıların yeryüzüne indikleri tanrının kapısı’ydı. Kentler, yaradılışın başlamış olduğu merkezde kurulmuştu. Babil kenti, antik dönemin şehre ilişkin tüm birikimin kullanıldığı yegâne kentti. Herodotos (MÖ. 425), ölçek olarak o güne kadar ondan daha büyük kent olmadığını; su yalıtımının yan kollarından Fırat’tan Babil’e nasıl ulaştığını, mal getirmek için kullandıkları söğüt ağacından yapılmış, üzeri hayvan derisiyle kaplanmış geleneksel yuvarlak sallarla tüccarların kente nasıl fıçı fıçı hurma şarabı getirdiğini, sonra salı sokup odunlarını satarak hayvan derilerini beraberinde getirdikleri eşeklerin sırtına yükleyip nasıl geri döndüklerini uzun uzun anlatır. (Tarih, s. 96, 105).
- Antik kent aynı zamanda bir ölüler kentiydi (nekropolis). Özellikle Mısır’da Firavunlar dönemi, halkın yaşayan bir tanrı olarak kabul ettiği bir kralın merkezde bulunduğu dine dayalı bir yönetim bicimi geliştirme konusundaki başarıları kent inşası sorununu iki yönden değiştirdi: denetim aracı olarak çevre duvarı ihtiyacını ortadan kaldırdı ve sadece Mısır’a özgü bir kent türü yarattı: Ölüler kenti.
- Taşımacılık ve mübadele antik dönem kentlerinin gelişmesini büyük ölçüde belirledi. Taşımacılığın bel kemiğini deniz taşımacılığı oluşturuyordu. Zira denizlere yakın bölgeler uygarlığın taşınmasında lokomotif görevi gördü. Benzer bir durum mal mübadelesi için de geçerliydi. Asırlarca süregelen malın takas yöntemiyle değişimine bağlı ticaret alışveriş evresine geçince büyük bir sıçrama yaşandı. Mezopotamya ve Memphis gibi Mısır kentlerinde gündelik yaşamın canlandırılmasında nasıl rol oynadıysa, çok sonraları Helen kentlerinden Olympia, Delphoi veya Kos gibi yerlere yapılan ziyaretler de Yunanların dinsel, siyasal, edebi ve atletik gelişiminde öyle rol oynadı.
- Nüfus ve zenginliğin artmasıyla kurumsal olarak mülkiyet daha önemli hale geldi; bu ise zengin ve yoksul ayırımıyla eşitsizlikleri doğurdu. Mülkiyet daha önce bu denli keskin uçlara evrilmemişti. Toprak insana ait olmaktan çok, insan toprağa aitti. Mülkiyetin ortaya çıkışında hükümdarlara yapılan hizmetlerin karşılığında etrafa armağanlar verilmeye başlandı. Mülkiyet bir kez ortaya çıktıktan sonra artık devredilebilir ve bölünebilirdi. Mülkiyet insan kişiliğinin gelişmesini de sağladı.
- Yunanlılarla kent bambaşka bir evreye girdi, adeta altın çağı’nı yaşadı. Hatta antik kent adı Yunanlılarla özdeşleşti. Kentler, onlarla mekânsal olarak Akdeniz ve Ege denizinin kayalık adalarına ve geniş ovalarıyla yeni bir form kazandı. Yunanlıların kazandırdığı formuyla polis, gerek coğrafi koşullar, gerekse insani amaçlar açısından kentin dış biçiminde irili ufaklı birçok değişiklik meydana getirdi.
- Yunanca şehir ve şehir devleti anlamına gelen polis (πόλις)’in bugün emniyet görevlileri için kullanımı 19. Yüzyılda başladı. Latince politia kelimesi hem vatandaşlık hem de hükûmet ve daha özel kullanımıyla “devlet düzeni” anlamına geliyordu. İngilizce kibarlık ve nezaket anlamına gelen polite kelimesinin şehirle ilişkili olması da bu nedenleydi.
- Yunanistan dağlık bir bölgeydi. Bu nedenle antik Yunan kentleri, küçük bölgelerden oluşuyordu. Şehirler ağırlıklı olarak dağlar arasındaki vadilerde, kıyı ovalarında, deniz kenarında bulunuyordu. Kentler etraflarındaki kırsal bölgelere hükmediyordu. Güçlü ve merkezi bir devlet olmadığı için siyasi düzeni daha küçük yönetim birimleri sağlıyordu.
- Aslında gelişim önce Kıbrıs ve Girit’te sonra İyonya’da başlamıştı. Girit’in bereketli kıyı ovaları neolitik tarıma destek oldu; tepelerde yetişen kestane, incir, zeytin ve üzüm, ovalık arazinin hububatı ve deniz balığıyla bütünlenen bir yiyecek kaynağı sunuyordu. Girit evlerinin kentsel olarak gelişmişti, evlerde ilk pencere sistemi burada ortaya çıktı.
- Girit’in ardından kentin tam anlamıyla geliştiği yer İyonya’ydı. Küçük Asya olarak da nitelenen bu bölge dışarıya açılan limanlarıyla bir uzantı görevi görüyordu. Beşinci yüzyıldan sonra ibre Atina'ya döndü. Atina hiçbir zaman büyük yiyecek fazlasına sahip olmadı. Onun başarısında birinci dereceden etken, sahip olduğu boş zamandı. Ancak bu aşırı tüketime teslim olmuş bir boş zaman değildi, özgür ve sınırlanmamış zamandı. Belki sohbete, diyaloğa, entelektüel düşünceye, sanat ve estetiğe ve bir anlamda hazza ayrılmış bir boş zamandı.
- Atina’nın ayrıcalığı ticarette de belirgindi. Tarıma elverişli arazi fazla değildi. Gümüş rezervi zenginleşmesini sağladı. Deniz ticareti sayesinde gelişmesi ve büyümesi sürekli arttı. Atina’nın gelişmişliğinde çömlekçilik önemliydi. Topraktan yapılan kap, kacak, tencere, vazo ve küp gibi çömlek kaplar tarım ürünlerinin nakliyesini kolaylaştırdı. Ürünler çömleklerde daha uzun süre saklanabiliyordu. Deniz ticaretinin artmasında Atina’daki çömlekçiliğin önemli bir katkısı oldu. Bu kaplarda en çok ticareti yapılan ürünler: Zeytinyağı, Şarap, Üzüm’dü.
- Polis kültürü bir süre sonra büyük bir kolonileşmeyi getirdi. Bu kentsel kolonileşme Mısır’dan Marsilya’ya, Sicilya’dan Karadeniz’in en ücra sahillerine kadar yayılmasını sağladı. Bu hareketi devindiren güç önceleri ticari arzudan çok tarımsal baskıydı; Helen yaşam biçimi Ege’nin çok ötelerine kadar uzandı. Aslında bu büyük kentsel dönüşüm polis’in sağladığı imkanlar sayesinde mümkün oldu. Şiirde, heykelde, resimde, matematikte ve felsefede fikir ve imgeler birden sağanak halinde yağmaya başladı; enerji ile dolup taşan kolektif yaşamda estetik ifade ve rasyonalite daha önce benzeri görülmemiş bir model yarattı.
- Kent, Yunanlılara kadar kralların ya da rahiplerin ve bürokratların eliyle gelişti. Yunanlılar ilk defa kenti teorik olarak temellendirdiler. Kent artık sadece pratik alanın konusu değildi, teorinin de konusuydu. Bu dönemin büyük filozofları şehre dair konuşuyor, yazıyor ve her şeyden önemlisi düşünüyordu. Atina kenti Sokrates’in şahsında daha da parladı. Onu, Platon (MÖ. 347) ve Aristotales (MÖ. 322) izledi. Ayrıca Hipokrat (MÖ. 370) gibi tıpla ilgilenen ve Hippodamus (MÖ. 408) gibi mimari ile temayüz etmiş başka isimler de kente dair kuramlar üretti ve kenti daha ileri noktalara taşıdı.
- Sokrates, Yunan kenti üzerine sistemli düşünen ilk filozoftu. Kendisinden önce var olan Doğa felsefesini kente taşıdı. “Felsefeyi gökten yere indirdi”. Doğa filozoflarının bilgiyi doğada ağaçlarda, çiçeklerde aramasına karşın o bilgiyi kentte aradı. Savunması’nda Atinalılara şöyle dedi: “kentin işleriyle değil, önce kentin kendisiyle ilgilenmeniz, diğer konulara da aynı şekilde özen göstermeniz için sizi ikna etme işine soyundum.” (Platon, Sokrates’in Savunması, s. 56).
- Öğrencisi Platon onun sitemini daha da geliştirdi. Önemli yapıtları Yasalar ve Devlet'te kente ilişkin somut öneriler getirdi. Gerçi bu önerilerin bir kısmı olumsuz olsa da kentin nasıl kurulması gerektiğine kafa yordu. Ünlü yapıtı Devlet 'te kenti, resim yapılacak bir tuval olarak betimledi: “Devleti ve insan huylarını, üstüne resim yapılacak bir bez gibi ele alacaklar, önce bu bezi temizleyecekler; bu da kolay bir iş değildir. Bugünkü kanun koyuculara benzemeyerek, filozoflar ister bir tek insanı ister bütün bir devleti ele aldıkları zaman, kanunları çizmeden önce, insanın da, devletin de temiz olmasını isterler, temiz değilse, kendileri temizlerler.” (Platon, Devlet, 214). Aslında Platon’un kenti de onun idea’list felsefesinin bir sonucuydu. Bu nedenle o’nun kentinde şiir, müzik, evlilik, ebeveynin koruyuculuğu, meslekler, lüks bir yaşam yoktu. Sınırlayıcı ve otoriterdi; bu nedenle Lewis Mumford (ö. 1990) onun için “kent diyalogunu totaliter iktidarın steril monoloğuna çevirdi” diyordu. (Kent, s, 227)
- Kent, tarihinde Aristotales ile zirve yaptı. Ancak o hocasına nazaran ideal site konusunda çok daha gerçekçiydi. Ne hocasının sitesi ne öğrencisinin kurduğu imparatorluk onun düşündüğü kent değildi. Platon’un matematikçi olmasına karşın Aristotales biyologdu; dolayısıyla felsefesi daha gözlemlenebilir ve test edilebilirdi. Ünlü yapıtı Politika’da adeta Yunan kentinin tüm kurumlarını tek tek ele aldı: sur, kale, gymnasium, agora, mahkeme, tapınak, meclis (eklesia), tiyatro, mahalle (demos) yanında kentin nasıl daha iyi yaşanabilir bir yer olması için uzun uzun öneriler sundu. Kent gibi insan elinden çıkma yapılara organik dünyadan öğrendiği önemli bir ilkeyi, “denetimli büyüme”yi uyguladı. Buna göre bir kent çok küçük de olamazdı çok büyük de. Onun için kentin başlıca tanımı “daha iyi bir yaşam”dı. Politika’da en iyi erdemin mutluluk olduğunu bunun da ancak şehir de kazanılacağını söylüyordu: “En iyi olan şehir, mutlu şehirdir; iyi eylemlerde bulunmayanların mutlu olmaları olanaksızdır. Oysa, erdem ve zeka olmadan bir kimsenin ya da bir şehrin iyi eyleminden söz bile edilemez.” (Politika, s. 197).
- Kente hem teorik hem pratik öneriler getiren isimlerden bir diğeri ise ilk şehir planlamacısı Hippodamos’tu. O, ızgara planı ile teoriyi pratikle birleştiren en önemli isimdi. Perslerin saldırıları ile yerle bir edilen Milet’i dikdörtgen planlı sokak sistemi ile düzenleyen Hippodamos, sanatını daha çok rasyonel bir toplumsal düzen kurmanın ve bunu açık hale getirmenin biçimsel bir yolu olarak gördü. Kentin sokakları birbirini dik kesecekti. Eski kentlerde de dikdörtgen biçiminde tapınak ve anıtlara, birbirini dik kesen caddelere rastlanıyordu ama o, "geometrik yasaya yalnızca bir tapınağı, bir anıtı değil, bir kentin planını, sokaklarını, meydanlarını, konutlarını ve yurttaşlarını bağlamaktaydı. Kentte oturanları üç bölüme ayırdı: zanaatçılar, çiftçiler ve askerler; toprağı ise kutsal alan, kamusal alan ve özel alan olarak ayırdı. İlkini tanrılara tapınmak, ikincisini savaşçılara destek vermek, üçüncüsünü de çiftçilerin mülkü olarak tasarladı.
- Konu üzerine düşünen bir diğer ünlü isim ise Hipokrat’tı. O’na kadar kentin kuruluşunda kamu hijyeni açısından arazi seçimi ve kent planlaması var mıydı bilinmiyor. Havalar, sular ve yerler adlı eserinden sonra kurulan kentlerde büyük ölçüde kentin kurulduğu arazinin insan sağlığıyla ilişkisine dikkat edildi. Hippokrat tıbbı ile desteklenen bu ilkeler, içmek ve yıkanmak için temiz suyun, fiziksel egzersiz yapmak ve manevi yönden canlılık kazanmak için açık park alanlarının yavaşta olsa kente girmesi mümkün hale geldi.
- İnsanlık tarihinin bu en parlak zekâları ile kentler daha da büyüdü ve gelişti. Buna göre kentin hem muhtevası ve içeriği hem de mahiyeti genel hatları ile şöyle oldu:
- Yunan kentinin dört farklı mekânsal özelliği vardı: Tapınak,
Agora, Tiyatro ve Stoa. Tapınak; Yunan mimarisinin en önemli yapı
tipiydi. MÖ. 6. yüzyıldan itibaren inşa edilmeye başlanan bu yapılar ibadet
edilen yerler olmaktan çok, kutsallık ve gücü temsilen tanrılar ve tanrıçalar
adına inşa edilen anıtlardı.
Antik Yunan'da Partenon tapınağı
- Agora, polise dair konuların konuşulduğu, ticaretin yapıldığı ve yurttaşların bir araya geldiği kamusal alanlardı. Demokrasinin gelişiminde agoranın çok etkisi oldu. Agoranın çevresinde yönetim binaları, meclis binaları (bouleterion) ve konser binaları (odeion) bulunurdu. Halkın güneş ve yağmurdan korunması amacıyla agora ve tapınak alanlarının etrafına yapılan stoa binaları ise antik Yunan şehrinin temel niteliklerinden biriydi. Stoaların içlerinde dükkanlar yer alırdı. Revak, sütun anlamına da gelen stoa, Helenistik dönemde Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan büyük bir felsefi okul haline geldi.
- İki kurumsal yapı bölgesel olarak büyük bir değişim yaşadı. Biri pazaryeri yani agora diğeri ise belediye binasıydı. Mezopotamya’da ticaret ve zanaat işleri tapınakların doğrudan buyruğu altındaydı. Oysa Yunan’da bu ayırım bağımsız bir görünüm kazandı. Agora sadece pazaryeri işlevini yerine getirmedi aynı zamanda toplumsal bir tutkal görevi de gördü.
- Antik dönemi bir bütün olarak sembolize eden yegâne yer tiyatroydu. Dünyanın bu döneminde başka hiçbir coğrafyada tiyatro ortaya çıkmadı. Tiyatro’nun temelleri, şarabın ve üzümün tanrısı Dionysos için yapılan dini kutlamalara kadar gidiyordu. Kutlamalar, dansı, şarkı söylemeyi ve mizahı kapsıyordu. Buradan tiyatronun trajedi ve mizah bölümleri doğdu. Eski Yunan tiyatrosunun en önemli özelliği kamusallığıydı. Oyunları ortalama 10 bin ile 20 bin seyirci aynı anda izleyebiliyordu. Tiyatro siyasal bir işleve de sahipti. Bir devlet yöneticisi sahnede eleştirilebiliyordu ki döneminde örneği yoktu.
- Yunanlılar ile ilk kez kente giren tiyatro, aslında ritüel ve dramatik edimin her türlü biçiminden insanlar arası diyaloğu yani daha önce benzeri görülmeyen bir olguyu tetikledi: ölümcül teksesliliğin karşısına dikilen diyaloğun büyük bir özgüven kazanması insan bilincini daha da geliştirdi. Diyalog ile kent tümüyle aynı zihniyete sahip, merkezi bir denetime tabi itaatkâr bir topluluk olmaktan çıktı. Tragedya yazarı Sophokles (MÖ. 406) ünlü Antigone’sinde “Yalnızca bir kişinin olan bir kent, kent değildir” dedirtiyordu Haimon’a. Sadece o değil; Atina sokakları büyük diyalog ustaları ile doldu: Aiskhylos (MÖ. 455), Euripides (MÖ.406), Thukydides (MÖ. 400), Sokrates (MÖ. 399) gibi yüksek kalibreli insanlar varlıklarıyla bile, tarihin belki Rönesans Floransası hariç dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir insan dehası yeşermesine neden oldu.
- Atina’da zenginlerle yoksulların evleri yan yanaydı ve evlerin boyutları ve döşenişi dışında aralarında çok fazla fark yoktu. Sokak araları ise bir kişinin ancak eşeğiyle veya pazar sepetiyle geçebileceği genişlikteydi.
- Müze ve kütüphane, insanlık tarihinde ilk kez Yunanlılarla kurumsal hale geldi. Bilgi artık neredeyse tapınağın rahip düzeninden kurtulmuş bir bicimde kütüphane ve müzelerde maddileşti. Anıtsalcılık, Helenistik kentin hâkim estetik niteliği oldu. Para ve yazılı alfabenin dolaşıma girmesiyle, her ne kadar uzak mesafe ticaretinde temel notasyonlar olduysa da sayı ve yazı, zihnin temel araçları oldu.
- Atina’nın nüfusu, en kalabalık olduğu dönemde yurttaş kimliğine sahip 35-40.000 kişiydi. Muhtemelen çocuk, kadın ve kölelerle birlikte 100.000’di. Yunan kentini en iyi tanımlayan şey nüfus kalabalığı değil, siyaset, kültür ve sanattı. Tiyatro’nun çıkışına öncülük eden şey dinsel festivaller, komedya’nın kökeni eski bereket ayinleri, tragedya ise yeni kent düzeninde kader, şans, özgür irade gibi insanın gelişim surecindeki en temel yetileri ifade ediyordu.
- Yeni kurulan gymnasion önceleri kalabalığın arasında değil, çevresi ağaçlarla kaplı bir açıklığın ortasında ortaya çıktı. Atletizmin savaş ve savaş hazırlığı ile ilişkisi dikkate alındığında Atina ve Sparta da eğitimin önemli bir parçasıydı. Tiyatro ile birlikte gymnasion ve sanatoryum Yunanların kent kültürüne yaptığı en önemli katkılardı. Bu kurumlar kenti yeniden biçimlendirdikleri gibi, aynı zamanda yolculuk ve ziyaretler vasıtasıyla topluma daha geniş çaplı bir dolaşım ve kültür alışverişi için bir neden de sundular.
- Aile ve kabilecilik anlayışı karşısında yasa ve yasalılık mantık, matematik ve rasyonel ahlak sayesinde, bilinçdışının dışavurumlarından kurtuldu. Helen kentlerinde yaşanan insan kurban etme, kan davası, orjiler ve onların daha başka sapkın türleri tragedyaların eleştirdiği başlıca konular oldu.
- Helen kentleri ardından gelen Helenistik dönem kentleri daha da gelişti ve büyüdü. Bu kentler modem kent planlamacılarının bile hayranlık duyacağı kentler haline geldi. Zira modern dönemin ticari ve ekonomik merkezli yaklaşımına paralel bir biçimde bu kentler ticaret ve siyasal sömürünün kentleriydi. Helen kentleri ne kadar kültür merkezli kentler ise bunlar o kadar ticaret merkezli kentler oldu.
- Büyük İskender ile birlikte antik kentler belli bir bölgede temerküz etmekten çıktı ve çok daha geniş bir alana yayıldı. Avrupa’nın içlerinden Hindistan’a kadar uzanan coğrafyada kentler birbiri ardına yükselmeye başladı. İskenderun, Antakya, Efes, Bergama bunların en bilinen ve meşhur olanlarıydı. İskender’in siyasi zekası onu aynı zamanda büyük bir kent kurucusu yapmıştı. Baş mimarı tarafından kendisine teklif edilen, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kentini inşa etme fikri karşısında tereddüt etmeden bunu reddetti. Stratejiyi olduğu kadar lojistiği de iyi bilen İskender böyle bir kente erzak tedariğinin imkânsız olduğunu çok iyi biliyordu.
- Büyük İskender’den sonra Polis'in yerini Kozmopolis, yurttaşın (polites) yerini ise dünya yurttaşı (kozmopolites) aldı. Kent devletinin yerini artık İmparatorluk kentleri aldı. Artık kavuşulmak istenen mutluluk, kendine yeten bir kentten çok daha fazlasıydı.
- Yunan ile birlikte kentin gelişim rotası şöyle oldu: Helenler döneminde polis Helenistik dönemde metropolis ve İskender’den sonra ise magalopolis oldu.




Yorumlar
Yorum Gönder