Ana içeriğe atla

Gordon Childe ve Kent Devrimi

Fen ve teknik bilimlerde devrimsel nitelikli keşif ve söylemlere sahip onlarca ismi bir çırpıda sayabilecek çok inan vardır. Mesela Kopernik, Hubble, Gutenberg, Galileo, Newton, Pascal, Harvey, Einstein, Edison, Faraday, Heisenberg ve daha onlarcası.... Ancak durum sosyal bilimler söz konusu olduğunda bu pek mümkün değildir. Hemen tıkanırız. Gordon Childe ismini çoğu insan ya hiç duymamıştır ya da ihtisası dışında olan çok az insan duymuştur. O en genel anlamda bir sosyal bilimcidir ve ne yazık ki arkeoloji, antropoloji ve kentin tarihi konularında ilgilenenler dışında adı pek bilinmez.

Oysa arkeoloji ve antropoloji bilimine yaptığı katkılar o denli büyüktür ki özellikle şehir ve kent üzerine yazdıklarıyla son yüz yılı neredeyse tek başına belirlediği bile söylenebilir. Childe, dünyanın en büyük prehistorya'cılarından biridir. Arkeologların ve doğa bilimcilerin elde ettikleri verileri kullanarak, insan tarihini kuran ögeler hakkında yeni bir görüşe ulaşmanın olanaklı olduğunu ve bunu sistemli bir teoriye dönüştüren Childe oldu. Onun en önemli tezi; uygarlığın başlamasını, şehrin ortaya çıkmasıyla ilişkilendirmesi ve bunu insanlık tarihinin en önemli devrimlerinden biri olarak nitelemesidir.

MÖ. 3000 yıllarında Mısır, Mezopotamya ve İndus vadisinde ortaya çıkan toplumsal değişiklikleri "kentsel devrim" olarak adlandıran Childe'a göre, bu tarihlerde bölgede ortaya çıkanlar artık "basit çiftliklerden oluşan küçük topluluklar değil, çeşitli meslek ve sınıfları içeren devletler ve devletleri mümkün kılan kentlerdir. O, insanlık tarihindeki en önemli sıçramalardan biri olarak gördüğü kentin ortaya çıkmasını, delilleriyle gösterdikten ve bilimsel bir teze dönüştürdükten sonra bunun etkisi sanılandan çok büyük oldu. Bu tez, en hafifinden insanoğlunun kenti icat etmesi anlamına geliyordu. İnsan bilincinin ortaya çıkardığı en üst ilkelerden biri olarak kentin icadı, sonrasında uygarlık tarihindeki icatların da tümünün başlangıcı ve tetikleyicisi oldu. Bu nedenle yaşam hikayesine biraz daha yakından bakalım.

Gordon Childe, 1892'de Avustralya’nın Sidney kentinde doğdu. Sidney ve Oxford üniversitelerini bitirdi. Bir süre Kraliyet Antropoloji Enstitüsü'nde kütüphanecilik yapan Childe, 1925'te The Dawn of Eurpeon Civization (Avrupa Uygarlığının Şafağı) isimli kitabının yayımlanmasının ardından büyük bir ün kazandı. Bu sayede, Edinburgh Üniversitesi'nde kürsü başkanlığına, sonra da Londra Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü'nün direktörlüğüne getirildi. Burada, 1946'dan 1957'ye kadar Tarihöncesi Arkeolojisi dersleri verdi. Bu arada, eski Doğu uygarlıklarıyla da yakından ilgilendi. 1930'lardan itibaren Marksist tezleri benimseyerek, bunları tarihöncesi Doğu konusundaki çalışmalarında kullanmaya çalıştı. Böylece Yakındoğu arkeolojisi ile sosyal antropolojisi arasında köprü kurulmasının öncülerinden biri oldu. Harvard Üniversitesi tarafından düzenlenen Sanatlar ve Bilimler Konferansında “Onursal Edebiyat Doktorluğu” ünvanı verildi. 1937 yılında Pennsylvania Üniversitesi Childe’a “Onursal Bilim Doktorluğu” unvanını verdi. 1939 yılı yaz döneminde Kaliforniya Üniversitesi misafir profesör olarak bulundu. 1940 yılında Britanya Akademisi’ne seçildi. 1957'de öldüğünde, ardında olağanüstü eserler bıraktı. Geride bıraktığı birbirinden önemli eserlerinin kronolojik sıralaması şöyledir:

  • 1925. Avrupa Uygarlığının Şafağı (The Dawn of European Civilization).
  • 1929. Tarih Öncesinde Tuna (The Danube in Prehistory).
  • 1930. Bronz Çağı (The Bronze Age).
  • 1935. En Eski Doğu (New Light on the Most Ancient East).
  • 1935. İskoçya'nın Tarih Öncesi (Prehistory of Scotland).
  • 1936. Kendini Yaratan İnsan (Man Makes Himself).
  • 1940. Britanya Adaları'ndaki Tarih Öncesi Topluluklar (Prehistoric communities of the British Isles).
  • 1942. Tarihte Neler Oldu (What Happened in History).
  • 1944. Gelişme ve Arkeoloji (Progress and Archaeology).
  • 1947. Tarih (History).
  • 1952. Toplumsal Evrim (Social Evolution).

Bu eserler arasında özellikle 1936'da yayımladığı Man Makes Himself (Kendini Yaratan İnsan) başlıklı kitabında müstakil bir başlık altında, 7. bölümde ele aldığı "kent devrimi" çok büyük ses getirdi. Kitapta, 340.000 yıl öncesinden başlayarak insanın gelişimi değerlendirilmiş, insanın ateş yakabilme, kaba taşları yontup alet oluşturma yetenekleriyle yaşamını sürdürebildiği günlerden, insanın ekin üreticisi olarak başlayan, kentleşme ve devletleşme evrimlerinden, dış ticaret ve kentsel devrime varan uygarlık çizgisi ele alınmıştır.

Childe, suyun bol miktarda sağlandığı ve toprağın mil birikintileriyle düzenli olarak yenilendiği Nil, Dicle, Fırat ve İndus gibi büyük alüvyon vadilerinin coğrafi özelliklerini "bazı yaşamsal maddeleri sağlamak zorunda olan Mısır, Sümer ve İndus havzası sakinlerinin, ister istemez, belli bir toplumsal örgütlenme düzeyine nasıl yöneldikleri" ile ilişkilendirdi. Ona göre, tarımın tamamen sulamadaki beceriye dayalı olduğu bir yörede, sulama tekniğinin kent toplumlarının yapılanmasında çok önemli bir rol oynamış olmalıydı. Çünkü MÖ 4. binyıldan itibaren köylerin yavaş yavaş büyük nehir kolları boyunca dizildikleri biliniyordu ve MÔ 2. binyıla gelindiğinde, Mezopotamya’da karmaşık sulamanın yapıldığı toprak parçalarının varlığını gösteren çok sayıda belge bulundu. O bu belge ve bulguları sistemli bir dizge içinde çözümledi. Birazdan onun “kent devrimi” dediği bu tezi ayrıntılı ele alacağız ancak bu onun tek tezi değildir. Buna bağlı olarak onun arkeoloji ve Hint-Avrupa dilleri üzerine yaptığı çalışmalar neticesinde ileri sürdüğü başka tezleri ve teorileri de vardır. Hint-Avrupalıların kökenleri konusunda öne sürdüğü Aryanlar tezi ve uygarlığın başlatıcısı olarak dile getirdiği Ex oriente lux teorisi bunlardan sadece biridir.

Yunanistan, Balkanlar, Irak, Hindistan, Rusya ve ABD'de birçok kazı çalışmasına bizzat katılan Childe bu kazılar nedeniyle arkeolojik kişiliğini geliştirmekle kalmamış bu doğrultuda teorilerini inşa ederken arkeolojik bulgulardan elde edilen verilerden büyük oranda yararlanmış ve bunları belli bir dizge içinde sistemleştirmiştir. Onun kent devrimiyle bağlantılı vaha teorisi (Oasis hyothesis), insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik düzene geçiş sürecini açıklayan teorisi ile Avrupa uygarlığının köklerinin doğudan başladığını (doğu teorisi) ileri sürmesi diğer önemli tezleridir.

Avustralya gibi dünyanın bir ucundaki kıtadan çıkıp bilimsel yaşamının büyük bir bölümünü Avrupa’da geçirmesi nedeniyle Childe, bu kutanın niçin eşsiz nitelikte bir uygarlık olduğu sorunsalına bir cevap aramış olmalıdır. Onun ilgisi, tipik bir Avrupalı bakış acısından farklıdır.  Ona göre, uygarlığın en temelde Mısır ve Mezopotamya kaynaklarından çıkıp Helenistik Akdeniz kavşağını takip ederek Avrupa’da intikal etmiş ve büyük bir gelişim ancak bundan sonra ortaya çıkmıştır.. Kentin ortaya çıkışını, 4. bin yılın sonu ile 3. bin yıl başı arasında tarihlendirirken, sürecin tamamını Aşağı Mezopotamya’daki Uruk kenti üzerindeki incelemelerine dayandırmakla aslında kentin tarihini Doğu ile eşitlemekteydi. Tıpkı Cemil Meriç (ö. 1987)’in ünlü eseri Işık Doğudan Yükselir’de olduğu gibi.

Onun arkeolojisi, pek çok olguyu anlamlı bir biçimde kullanabilme olanağı sağlayan bir modele dayanıyordu. Nüfus yoğunluğundaki düşüklüğün, avcılık ve toplayıcılıkla geçinme durumunda olan toplumlarda doğal olarak görülen yiyecek bulmadaki belirsizliklerin, vahşet düzeyindeki topluluklar üzerine koyduğu sınırlılıklar onu derinden etkiledi. Bu nedenle Marks ve Engels’e hayranlık duyması bu yüzdendi Bu iki düşünürün kent ve köy ayırımına vurgu yapması onun Marksist çizgide bilimsel çalışmalarına devam etmesinde çok etkili oldu. Onun kent devrimi teorisinde rahipler, yöneticiler gibi uzmanlar kullanmaya yetecek kadar büyük ve güvenilir bir artı-ürün elde etmenin önemi üzerinde ısrarla durması boşuna değildir.

 Onun kent devrimi olarak nitelediği olgunun hepsini burada ayrıntılandırmak mümkün değil. Ayrıntılarını, Mete Tunçay, Alaeddin Şenel gibi yetkin isimler ve Türk Tarih Kurumu gibi önemli yayınevleri tarafından seneler önce dilimize çevrilen kitaplarına havale ederek bazı noktalara dikkat çekmekle yetineceğiz. Mezopotamya, Mısır ve İndus vadisinin nehir kenarlarında olması nedeniyle söz konusu kent devrimi arasında yakın ilişki kuran Childe şöyle diyordu:

  • “Şehir hayatı, yazı, kanun, matematik büyük nehir vadilerinde; Nil, Dicle, Fırat, İndus’ta doğmuştur ve yalnız buralarda doğabilirdi. Sulamaya dayanan ziraat vasıtasıyla, sanatkârlardan, tüccarlardan, kâtip ve memurlardan müteşekkil bir nüfusu beslemeğe yetecek fazla gıda maddelerini yetiştirmek ve bu fazlalığı şehirlerin merkezi ambarlarında biriktirmek evvelâ yalnız buralarda mümkündü. Fakat bir defa başladıktan sonra, medeniyet yayılmak zorunda idi.” (Childe, Doğunun Prehistoriyası, Giriş)

Childe, uygarlığın başlangıcına koşut olarak ileri sürdüğü kent devriminin Mısır, Mezopotamya ve İndus vadisinde ilk kez ortaya çıkmasının arkeolojik verilerle onaylanması bağlamında on kıstas ve koşul ileri sürüyordu. 1950'lerde kaleme aldığı ünlü bir makalesinde bu on koşulu şöyle sıralıyordu:

  •  Kısıtlı bir alanda nispeten çok sayıda insanın yoğunlaşması.
  • Gelişmiş toplumsal tabakalaşma.
  • Yurttaşların çoğunun çiftçi olmasına rağmen, kimilerinin tarım dışı meslekler icra etmesi; zanaatkarlar, rahipler, tüccarlar, yöneticiler vb.
  • Bir ekonomik artının üretilmesi ve buna kral ve tanrı gibi merkezi bir otorite tarafından el konması.
  • Yazı: Ekonomik faaliyetlerin, mitlerin, olayların ve ayrıcalıklılar ile aşağı sınıflar arasındaki farklılıkların meşrulaştırılmasına hizmet eden diğer ideolojik meselelerin kaydedilmesi.
  • Kesin ve öngörücü bilimler: Tarımsal üretim için hava durumu tahminleri.
  • Anıtsal kamusal mimari: tapınaklar, saraylar, tahkimatlar, mezarlar, vb.
  • Figüratif sanat.
  • Dış ticaret.
  • İkamet temelli grup grup üyeliği: tüm meslek ve sınıflardan insanların bir topluluk hissini paylaşması. (Childe, "The Urban Revolution", The Town Planning Review, 21, 1950, s. 317)

Childe’ın ortaya koyduğu bu veriler, kentin sadece fiziksel morfolojisini değil aynı zamanda sosyal morfolojisi ve sosyoekonomik yönünü de dikkate alıyordu. Kentleşmenin arkeoloji yoluyla saptanabilecek on göstergeden oluşan bu listeye göre, karmaşık toplumların örgüt ve yönetimini kolaylaştıracak bir unsur olarak din ve dolayısıyla Tanrı, kral ve yöneticiler, yoğun nüfus, yazı, artı ürün, mimari, sanat, ticaret ve meslek sınıfları aynı zaman ve dönem içinde gelişim göstermiştir. Burada dikkat çekici olan, uygarlık tarihinin gelişimini büyük ölçüde değiştiren yazının icadının kentin ortaya çıkması ile eş zamanlı olmasıdır.

Childe’in yukarıda verdiği liste dünyadaki tüm kentlerin ortaya çıkış koşullarını içermemesi yönüyle birtakım eleştiriler alsa da bundan daha iyi bir liste şu ana kadar oluşturulamamıştır. Ona göre, eğer bir kazı alanında bu özelliklerin izlerine rastlanıyorsa, bir kentle karşı karşıya bulunulduğu sonucuna varılmalıydı. Söz konusu özelliklerin beşi, Childe'in önemini çok iyi kavramış olduğu temel farklılıklarla ilgiliydi: Yerleşim yerlerinin yeni boyutları, tam zamanlı çalışan uzmanların varlığı, üretim fazlasının varlığı, toplumun hiyerarşik yapı ve devlet örgütlenmesi. Childe, bu niteliklerin gözlemlenebilir arkeolojik izlerle kanıtlanabilirliğini düşünüyordu: Mimarlık ve tarım alanlarında kamusal veya kolektif çalışmalar, uzun mesafeli değişimlere olan tanıklık, sosyal düzenin simgelerinin yaygınlaşmasını sağlayan sanatsal ifade biçimlerinde belli bir standartlaşma, yazı biçimlerinin varlığı ve nihayet, bilimin gelişmesiydi.

Netice olarak gerek Man Makes Himself (Kendini Yaratan İnsan)’da gerekse What Happened in History (Tarihte Neler Oldu) adlı eserlerinde kent devriminin gerçekleşmesinde şunlar ortaya çıkmıştır:

  • "Bataklık alanların kurutulması ve sonra da sulanması (...).
  • Toplumsal uyumu ve merkeziyetçi yönetimi teşvik etti (...).
  • Tarımsal üretim fazlası çok sayıda tacirin ve bir zanaatkar kesiminin varlıklarını sürdürebilmelerine olanak verdi. Çok geçmeden askerlere de gereksinim duyuldu (...)
  • Mısır, Mezopotamya ve İndus vadilerinde artık basit toplumsal dokuların ötesinde, çok çeşitli uğraşıları bir araya getiren ve sınıflara bölünmüş gerçek devletlerle karşılaşılmaktaydı.
  • Bu bölgelerde, bu tarihlerde ortaya çıkanlar artık "basit çiftliklerden oluşan küçük topluluklar değil, çeşitli meslek ve sınıfları içeren devletlerdir (...).
  • Yeni kentler kapladıkları alan ve nüfus bakımından eski yerleşim yerlerine oranla çok daha büyük ve kalabalıktır.
  • Bu kentler daha da önemli olarak, yeni bir toplumsal iş bölümünü getirmekte, artık besin üretimi işinden uzaklaşmış rahipleri, prensleri, profesyonel askerleri, birçok alanda uzmanlaşmış zanaatkarları ve memurları barındırmaktadır.
  • Kent bu iş bölümünü yansıtır biçimde şekillenmekte, tapınak, saray, anıtsal mezar, atölye gibi yapılar ön plana çıkmaktadır.
  • Kentler artık önceki kültürden çok farklı bir politik, ekonomik ve dinsel düzenin, yani uygarlığın merkezidir. İnsanlık kentsel devrim’le, ilkellikten uygarlığa, yani devletsiz toplumdan devletli toplum’a geçmektedir.
  • Kenti karakterize eden çizgiler her şeyden önce politiktir. "Kenti devlet yaratmakta, devlet temellerini kent üzerinde kurmaktadır".

Gordon Childe, herhangi bir yerleşim merkezinin ne zaman ve hangi ölçütlere göre bir kent olduğuna arkeoloğun ve arkeolojinin tek başına karar veremeyeceğini biliyordu. Ancak yine de arkeolojinin verileri en kesin ve somut olanlardı. Çünkü arkeoloğun ortaya çıkardığı buluntular sadece sürüm araçları, av aletleri ve ev sanatı ürünleri değil, tapınaktaki eşyalar, savaş donanımı, tezgâhtan çıkma seramik kaplar, mücevherat ve uzman ellerce seri halde üretilmiş eşyalarla çeşitlenmişti. Arkeoloğun dikkatini artık kulübeler ve çiftlik evleri değil, devasa mezarlıklar, tapınaklar, saraylar, atölyeler çekmekteydi. Arkeolojik malzemedeki bu değişim, üretimin koşullarını oluşturan etkenlerde de belirgin bir dönüşümü yansıtmaktaydı.

Childe, bir Sümer kenti olan Uruk üzerinde çok durur. Bir tarım toplumunun kent basamağına yükselmesini onun üzerinden temellendirir. Ona göre Uruk halkının üretim fazlası, kent tanrılarının tapınağında birikmekte ve ruhban sınıfınca değerlendirilmekteydi. Uruk'ta yükselen dev yapılar, kapsamlı bir çalışma örgütlenmesini, uzmanlaşmış endüstrileri ve ticaret ile ulaşımda, ilkel de olsa, bir örgütlenmeyi beraberinde getirmişti ancak çok daha önemlisi muhasebe ve yazının burada devreye girmesiydi:

  • "Sümer’de Uruk devri sırasında yazının bulunuşu, bir kayıt biçiminin yaratılışı, yalnızca insanlığın daha sonraki tarihlerinde hayret verici sonuçlara gebe bir adım atılmış olduğu için değil, fakat aynı zamanda dünyanın başka hiçbir yerinde bir yazı sisteminin —daha doğrusu bir yazılı dil sisteminin- çıkışı, ilk tecrübelerinden başlayarak üzerinde uzmanlaşılmış sonul bir ortografınin (yazım sisteminin) kabul edilişine kadarki aşamalar o devre ait bir seri belgeyle aydınlatılmış olmadığı için, şöyle bir değinilip geçmekten öte bir incelemeye layıktır." (Tarihte Neler oldu, s. 118).

Uruk ve buranın uzağında bulunana kentlerde çok daha karmaşık toplum yapılarına nasıl geçildiği belirsizliğini hala korusa da kentin ortaya çıkmasında ölçek sorunu büyük bir değişimi tetiklemiş olmalıdır. Ona göre; neolitik dönemin bütün aşamalarının birbirlerini izlediği komşu bölgelerde de mesela Filistin, Orta ve Yukarı Fırat vadisi, Toros vadisi, Zagros vadisi, İran yaylasında benzer gelişmeler, Aşağı Mezopotamya'da yaşananlara karşılık verircesine görülmüştür.

Kısaca bugünün kentlileri Gordon Child'e çok ama çok şey borçludur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...