Kent üzerine konuşmak, başta arkeoloji bilimi olmak üzere pek çok bilimin onu desteklemesiyle olanaklı hale geldi. Bu yönüyle arkeolojiyi destekleyen ve onu besleyen disiplinler arasında sanat tarihi, mimarlık, sosyoloji, antropoloji, coğrafya, tarih, filoloji, edebiyat araştırmaları, antik Yakındoğu araştırmaları, Kitâb-ı Mukaddes araştırmaları, Mısır bilimi, Yunan ve Roma araştırmaları büyük önem taşır. Tüm bu bilim dallarının özellikle 19 yüzyılda gösterdiği gelişmeler ve ilerleyen zaman içinde ortaya konulan veriler ışığında artık ilk kentlerin nasıl ortaya çıktığı konusunda karanlık bir nokta pek bulunmamaktadır.
Her şey tabi ki Çatalhöyük’te başlamadı. Ancak
burada yapılan arkeolojik kazılarda bulunanlar göz kamaştırıcı nitelikteydi. Ortaya
çıkartılan
bulgular, buranın sadece Anadolu'nun değil dünyanın da en eski
kentlerinden biri olduğunu gösteriyordu. Uzmanlara
göre Çatalhöyük'te üretilen eşyaların neolitik dönemin diğer
hiçbir kentindekilerle kıyaslanamayacağını gösteriyordu. Buna göre
burası köy değil kentti, ürünlerinde de tartışmasız
bir metropol üslubu vardı. Ancak Çatalhöyük’ün altıncı
binyıl ortalarında terk edilmesiyle Anadolu’da çarpıcı yenilikler son
buldu. Bölgede köyler devam etti ama önemli gelişmelerin odağı daha doğuya, Mezopotamya’ya
kaydı. Bundan sonraki iki bin yıl boyunca buradaki topluluklar merkezi siyasal
sistemlere yani şeflik ve devletlere doğru evrildiler. İşte bu evrimin son
aşamasında Mezopotamya denen bölgede Sümerler sahneye çıktı.
Onların sahneye çıkmasıyla büyük bir devrim oldu. Bu devrimi olanaklı kılan büyük
oranda bölgenin düz bir araziye sahip olması yanında Dicle ve Fırat gibi
ırmakların kenarında konumlanmasıydı.
İlk kez MÖ dört binlerin sonunda Fırat,
Dicle, Nil ve İndus etrafında büyük hareketlilikler görülmeye başlandı. Su
kanallarının tarımı geliştirmesi ve kalabalık nüfusları barındırmaya elverişli
ortam hazırlaması nedeniyle bu bölgelerde ilk kentler ortaya çıktı. Su kanallarına yakın bölgeler
tarımı geliştirip büyütürken, deniz ve nehir taşımacılığı ise özellikle
ticareti geliştirdi. Tekne
icat edildikten sonra nehirler günümüzün otobanları gibi iş görmeye
başladı: Bu nehirler, Mısır’la Mezopotamya’da bin kilometre, İndus
Vadisi’ndeyse bin beş yüz kilometre boyunca akıp duran devingen bir çevreyolu
gibiydiler.
Kentleşmenin büyük sınır taşlan olan
Ur, Nippur, Uruk, Teb, Heliopolis, Asur, Ninova ve Babil ve daha
pek çok kent bu dönemde yükselmeye başladı. Bunlar sıradan yerleşim bölgeleri
değil bugün metropol denen büyük ölçekli yerleşim yerlerini andırıyordu. Daha da
önemlisi en eski bu
kentlerin coğrafi konumları da birbirine yakındı.
Kentlerin ilk yerleşim yerleri
Aslında insanlık tarihinin çok uzun
yıllara yayılan geçmişinde, kentin ortaya çıkışını analiz ederken bazı
kelimeler sözcük düzeyini aşan bir anlam alanına sahiptir: Köy, Mezra,
Mağara, Mezar, Tapınak, Irmaklar ve Deniz.
Kentten
önce mezralar, kutsal yerler ve köyler vardı; köyden önce de
obalar, ilkel sığınaklar, mağaralar ve işaret taşları. Bütün bunlardan önce
ise, insanoğlunun diğer birçok hayvan türüyle açıkça paylaştığı toplumsal yaşam
eğilimi söz konusuydu. İnsanların oluşturduğu en ilkel kalıcı yerleşim
alanları olarak görülen mezra ve köyün en bilinen yaşam
prototipi beslenme, büyüme ve üremeden ibaretti. İnsanlar
göçebeler halinde oradan oraya konarken ilk kalıcı yerleşim alanı olarak köyü
kurdular. İlk yerleşim yerinin köy olması sebepsiz değildi. İnsanlar ölülerini
defnettikleri yerden ayrılamıyorlardı. Dolayısıyla mezar aslında köyü
de öncelemekteydi. Avcı toplayıcılık dönemi insanları, çağlar boyu belli bir
alanda sürekli yaşamayı başaramasalar da özellikle ölülerini gömdükleri yerler
arkeolojik kazılarda ilk göze çarpan hususların başında geliyordu. Bu bir
yönüyle ölüler kentinin (nekropolis) canlılar kentini öncelediği
anlamına geliyordu.
Peki ya
mağara? Mağara insanlık tarihinde önemli bir yere sahipti.
İnsanın mekan kavramını ilk kez oluşturduğu, kapalı bir mekanın ondaki ruhsal
algıyı, duygusal coşkuyu artırıcı gücünü ilk keşfettiği yerlerdi. Dünyanın
farklı bölgelerinde mağaranın işlevi hemen hemen aynı niteliklere sahipti.
İnsanlar buraya bazen ölülerini gömmek, sonra onları ziyaret etmek için geri
dönüyorlardı. Bazen de bir tören merkezi olarak daha bereketli bir yaşam için
simgesel olarak hayal ve sanat yetilerini kullanmak, böylece yaşam hazzını
artırmak, bir anlamda daha iyi yaşamak için geliniyordu. Fransa’daki Lascaux
ve Allamira’daki mağaralar barınmaktan çok tören merkezleri olarak
kullanıldığı ve duvarlarına bir kısım sanatsal çizimler yapıldığı biliniyor.
Ayrıca kutsallıkla ilk temas da tarih boyu hep mağaralarda gerçekleşmişti. Hira ve Sevr mağaraları da böyledir.
Tarımın başlamasına koşut olarak iki
çok önemli gelişme yaşandı. Bunlardan biri bitkilerin evcilleştirilmesiydi
diğeri ise hayvanların. Sistemli bir şekilde belli
otlardan tohum alınıp ekilmesiyle diğer tohumlu bitkilerin ıslahı mümkün oldu.
Aynı dönemde bazı hayvanların evcilleştirilmesi sağlandı: Tavuk, ördek,
kaz, kedi, köpek ilk evcilleştirilen hayvanlardı. Ardından sığır,
koyun gibi sürü hayvanlarının ve son olarak at ve eşek evcilleştirildi.
Özellikle bu iki hayvanın evcilleştirilmesiyle yiyecek, nakliye ve kolektif
hareket kabiliyeti arttı. Tarih
boyunca hiçbir dönemde bu dönemdeki kadar hayvan ve bitki
evcilleştirilemedi.
Bitki ve hayvanları insanın kendini evcilleştirme süreci takip etti. Bu sürecin en görünür yanlarından biri, insanın üremeye ve çiftleşmeye yönelik artan ilgisiydi. Yiyeceklerin bollaşması insanın üreme dürtülerini, cinselliğini geliştirdi. Avcı toplayıcı dönemdeki gıda tedarikindeki yorucu süreç bazen zorunlu perhiz ile neticeleniyordu. Yiyeceklerin kolayca toplanabilmesi, artan güven ve emniyet, geriye boş zaman bırakıyordu; işte bu süreç üreme, mide ve cinselliğin tatmin edilmesine süreklilik kazandırdı. Antik dönem kentlerinde özellikle anıtsal yapılarda dikilitaş, sütun, kule ve zigguratlar fallus biçiminde kentlerde görünür olmaya başlaması boşuna değildi. Sosyal antropologlar bu dönemi tanımlarken, kent devrimi, tarım devrimi yanında cinsel devrim ifadesini de kullanırlar.
Evcilleştirme sürecinde, erkek ve kadının rolleri bugünün tam tersiydi. Buna göre merkezi konumda olan erkek değil kadındı. Avcı ve toplayıcılıkta, erkeğin katkısı tümüyle kas gücüne dayanıyordu. Erkek, alet ve silah yapma ve kullanma becerisiyle; budamak, çentmek, delmek, oymak, yarmak, parçalamak, hızla ve uzaktan güç kullanmak gibi her türlü saldırgan faaliyetin öznesiydi. Oysa kadının yumuşak iç organları, hayatının merkezini oluşturuyordu. Kolları ve bacakları sanki hareketten çok kucaklamak ve sarmak için vardı. Cinsel açıdan kendine özgü faaliyetleri de ağız, meme, rahim gibi delik ve keselerde gerçekleşiyordu. Neolitik dönem, kadının egemenliğinde bir kap kaçak çağıydı. Bu çağ, taştan ve çamurdan yapılma kapların, testilerin, çömleklerin, sarnıçların, ambarların, ahırların, evlerin, hatta sulama arkları ve köyler gibi daha büyük kolektif kapların çağıydı adeta. Ambarı, sarnıcı, sızdırmaz kapları olmadan içeceklerini, yağını depolayamazdı; kapaklı taş veya toprak çömlekleri olmadan da yiyeceğini haşereden koruyamazdı.
Toprağı belleyip çapalayan kadındı. Bahçe ürünlerine bakan,
ayıklama ve çapraz dölleme yöntemleriyle yabani türleri ıslah ederek verimli ve
besin değeri yüksek ürünlere dönüştüren, ilk kap kacakları yapan, sepetleri
ören hep kadındı. Aslında Kentin ortaya çıkmasında ilk öncül yerleşim birimleri
tamamen kadının eseriydi. Köy, vahşi doğanın karşısında çocukların
bakım ve görümü, beslenmesi için kurulmuş bir yuvaydı öncelikle. Bu nedenledir ki eski Mısır
hiyerogliflerinde “ev” veya “kasaba”, bireysel ve kolektif çocuk bakımı
işlevleri arasında kurulan korelasyon “anne” simgesi üzerinden yapılıyordu.
Daha ilginci ise ilkel yapılarda evler, odalar, mezarlar genellikle yuvarlak
hatlıdır, tıpkı Yunan mitolojisinde tasvir edilen, Aphrodite’in memesi model
alınarak yapıldığı söylenen ilk kâse gibi. Eski kentler genelde yuvarlak
biçimliyken yöneticinin kalesi ile
kutsal bölge çoğunlukla dikdörtgen biçimliydi. Erkek
egemenliğinin mimarideki belirlenimleri doğru çizgi, dik açı, dikilitaşlardı.
Oysa önceki kültürlerdeki evler, fırınlar, sarnıçlar, tekneler, küpler eğri,
akıcı çizgileriyle kadın etkisinin örnekleriydiler.
Kadının varlığı köyün her bölümünde kendini hissettirmekteydi;
buradaki korunaklı çevre duvarları, fiziksel yapılar bile kadının varlığından
etkilenmenin sonucuydu. Kısaca kadının
gücü pratik zekasından, hile ve büyülerinden, aybaşının gizemlerinden,
çiftleşmesinden, doğurmasından, kısaca yaşam sanatlarından geliyordu ve kadının bu katkıları olmasaydı,
antik kent nihai biçimini hiçbir zaman alamazdı; çünkü antik kent bütün kapları
içinde barındıran büyük bir kaptan başka bir şey değildi.
Kentin ortaya çıkışında en az kadın kadar önemli bir diğer
öge ise köydü. Köy, saygı duyduğu ve karşısında boyun eğdiği doğal güçlerle
birlik içinde yaşayan, doğumdan ölüme, hayatın her evresinde o evreye uygun düşen
işlevleri doğal güçlerle uyum içinde yerine getiren bütünlüklü bir yapıydı. Köyün
bir ana kucağı gibi sarmalayan kapalı yapısı kente taşındı.
İlk zamanlar köyün korunması avcılar
ve çobanların uhdesindeydi. Zira köylüler pasif ve uysaldı, kendilerini
koruyacak cesarete pek sahip değildi. Bunu onlar adına avcılar yapıyor, köyü
ciddi tehditlerden koruyordu. Avcının korumasındaki köyler, muhtemelen,
ekinleri vahşi hayvan sürüleri tarafından çiğnenen veya çocukları yağmacı
hayvanlar tarafından parçalanan köylere oranla daha hızlı gelişmişti. Avcı
politik bir kabile reisliğine doğru evrilmeye başlayınca bir süre sonra daha
güçlü bir iktidara ihtiyaç doğdu. Politik ve dinsel iktidarın giderek tek elde
birleştiği ve ilkel kabile reisinin etrafa korku saçan bir krala dönüşmeye
başladı.
Kral hem savaşın efendisi hem
yasanın efendisi hem de toprağın efendisiydi. Köyde gönül
rızasıyla verilen armağanların haraca, haracın da zamanla öşüre, vergiye, kurban
istemeye, hatta insanları
kurban etmeye nasıl dönüştüğü Krallığın ortaya çıkmasıyla belirgin hale geldi. Kent
insanı, kendine oranla daha ilkel olan atalarının suskunlukla karşıladığı doğa
olaylarını denetimi altına almanın yollarını arıyordu. Doğada bitkilerin doğumu
ve ölümü, tohum ekme ve bitki yetiştirme sanatının efendisi “ekin tanrısının”
doğumu ve ölümü ile ilişkilendiriliyordu. Kente geçildiğinde krallıkla birlikte
bu iki figür, yani tanrı ile kral fiilen birbirinin yerine geçti. Ekinlerin büyümesi için yapılan
bereket ayinlerinde insan kurban edildiğine dair eski ve yaygın kanıtlar
mevcuttur. Kıtlık ve açlık gibi kriz dönemlerinde tanrıların gönlünü almak,
mutlaka yapılması gereken bir şeydi. İlk zamanlarda böyle bir amaçla verilecek
kurban büyük bir ihtimalle topluluğun en değerli üyesi oluyordu, yani tanrı
kralın ta kendisiydi. Zamanla bu kraldan başka herkes kurban olmaya
başladı.
17. yüzyılın büyük düşünürü Thomas Hobbes (ö. 1679), aksini
iddia etse de (insan insanın kurdudur-homo homini lipus ve herkesin
herkesle savaşı- bellum omnium contra omnes) avcı ve toplayıcı dönemde
avcıların birbiriyle savaştığına dair pek bir kanıt yoktur. Bu nedenle savaşın
ortaya çıkması krallığın ortaya çıkmasıyla eş zamanlıdır. Yapılan
kazılarda, bu döneme ait köylerde silah olarak adlandırılacak bir alet olmaması
dikkat çekicidir. İlkel düzeydeki gruplar arasında örgütlü savaşlar yer
almaz. Ancak daha iyi bir
yerleşim biçim ve biriminin yönetimi için bir süre sonra silahlar kaçınılmaz
olarak daha büyük bir ihtiyaç olarak geri dönecek ve artık sadece hayvanları
öldürmek için değil, insanları tehdit etmek ve daha da önemlisi yönetmek için
de hizmet vermeye başlayacaktı.
İşte bu dönemle birlikte gerek
sabanın icadı ve tarımın yaygınlaşması gerekse savaşın ve silahların dolaşıma
girmesiyle, yaşamı besleyen ana damar olan kadının rolü ikinci plana itildi.
Kibirli erkek, yeni hayat düzeninde kadının artık bir önemi olmadığını üst
perdeden dile getirmeye başladı. Sümer
yazısında köle sözcüğü yerine kullanılan işaret “dağlı kadın” anlamına geliyordu.
İlk kentlerin kuruluşu bir anda mümkün olmuştu; bunun da nedenlerinden biri savaş yani askeri istilalardı. İnsanlar şiddeti, kan dökmeyi daha önce de biliyordu. Ancak düşmanlarını ortadan kaldırmakla yetinmeyip, "taş üstünde taş bırakmayan" bu kurumsal şiddet, kentlerle birlikte ortaya çıkmıştı. Kentleri zenginliğin ve uygarlığın merkezi yapan, aynı zamanda bu şiddetti. Dolayısıyla kentin ve krallığın icadıyla eş zamanlı olarak savaşın da aynı dönemde ortaya çıkması bir tesadüf değildi. Savaş aynı zamanda kralların gözde sporuydu, zira öfkelenmek ve cezalandırmak kralın özsel vasıflarındandı. Mezopotamya, Sümer, Babil’de tanrı-kralın öfkesi, zenginlikleri olan diğer kentlere de yöneldi. Savaş ortaya çıktıktan sonra kentin asıl düşmanı, diğeri kadar güçlü olduğunu ilan eden başka bir tanrının yönetimi altında olan başka bir kentti.
Önce surlar sonra kale daha sonra kuleler belirdi. Şehir surları, Fırat yakınlarındaki ilk topluluklarda ortaya çıktığında kentin kolayca yayılması karşısında fiziksel sınırları belirlemek suretiyle rol oynamıştı. Estetik olarak kırsal alanla kent arasında kesin bir ayrım oluşturuyordu. Sur’un bir rolü daha vardı: Kentle kırsal alan arasında net ve biçimsel bir karşıtlık kurması. Kalenin en önemli özelliği ona bakanda korku yaratmak ve onu etkisi altına almak amacıyla ölçekte yapılan değişiklikti.
Kent sakini güçlü tanrılarıyla övündüğü kadar onu çevreleyen ve her şeyi içeren surlarıyla da gurur duyuyordu. İlk kentlerin özellikle Mezopotamya ve Mısır’da ortaya çıkışı Tanrı ve Kral dikkate alınmadan anlaşılamaz. Tanrı-kralların ortaya çıkışı bir tesadüfün eseri olamazdı. Kentin genişlemesinin merkezinde kral vardı. Dolayısıyla Devlet denen aygıt insanlık tarihine böylece girmiş oldu. Mezopotamya ve Mısır tanrıları “kentleri kuran” nitelemesiyle anılıyordu. Bu unvan sonraki dönemde de devam etti, bütün krallara nispet edildi ve kent kurma kralların özel ve evrensel bir görevi oldu. Kral kimi zaman yeni kentler kuruyordu, kimi zaman da çok önceleri kurulmuş taşra kasabalarını kentlere dönüştürerek emri altındaki yöneticilerin otoritesi altına sokuyordu.
Köy-kale-sur ve kent
ilişkisinin simgesel bir anlamı vardı ve bu sadece küçük bir azınlık halkı
değil bütün kozmosu ve onun tanrılarını temsil ediyordu. Kale,
ilk başlarda köylüleri, istilacı göçebelerden korumak için ya da sığınmak
amacıyla inşa edilmiş değildi. İlkel kale daha çok depo, kabile reisinin
ganimetlerini, yani hububatını güvende tutuyordu. Aynı zamanda kadınların
kızgın savaşçıların saldırıları karşısında korunduğu bir depoydu. Dinsel
amacı da vardı. Kale özellikle kutsal sınırları belirlemek, saldırgan
insanlardan ziyade kötü ve uğursuz ruhları uzak tutuyordu.
Yıllık tarım üretiminin fazlasını denetimi altında tutmayı başaran kişi, komşularının hayatı ve ölümü üzerinde de güç sağlıyordu. Çevrenin her parçasını aklın denetimi altına alma ihtiyacı, rahip veya krala fazladan bir otorite sağlıyordu. Özellikle Mezopotamya’da rahip ve kral önceleri tek biri kişiydi. Sonraları mahiyet değişimine uğradı. Bazen kralı bir rahipler heyeti bile seçerdi. Eğer bir kral gayri meşru yollardan tahta geçse de tanrısal bir hakka dayanarak halkını yönetmek için tanrısal bir işarete sahip olması gerekirdi. Rahiplik kurumunun ortaya çıkmasıyla birlikte kentte oturan ve tanrılara bağlılık andı içen saray görevlilerinin yanı sıra kâtip, doktor, büyücü ve kâhinden oluşan yeni bir entelektüel sınıf da ortaya çıktı. Eski krallar, aldıkları desteğe karşılık olarak manevi gücün bu temsilcilerine güvenlik, boş zaman, statü ve yerleşim yerleri verdi.
Rahiplerin hemen ardından başka
meslek sahipleri de ortaya çıktı. İlk sırayı askerler ve tüccarlar aldı.
Ardından ilkel de olsa başka meslekler ortaya çıkmaya başladı ve kentin
varlığına katkıda bulundu: Madenci, oduncu, balıkçı, her biri başka
koşullar altında biçimlenmiş alet, edevat, yetenek ve hayat
alışkanlıklarını beraberinde getirdi. Bu daha karmaşık ve fakat daha üst bir
yaşam biçimini, yani kenti gerekli kılıyordu.
Kent, köyün değerlerini tersyüz
etti. Temellerini cennete yerleştirerek bütün gözleri artık gök
yüzüne çevirdi. Antik kent böylesi kutsal güçlerden yoksun olsaydı,
biçimsiz, amaçsız ve anlamsız olurdu;
çünkü bu kozmik yüceltmeler olmasaydı, ortalama insan köyde aynı ölçüde çok
daha güzel bir hayat sürebilirdi. Fakat hayat bir kez kutsal olarak tasavvur
edilmeye, tanrıların taklit edilmesi olarak görülmeye başladı. Köyde, evin içinde ocak
ateşine yakın duran küçük ölçekli tanrılar, kentin gelişimiyle güneşle, ayla,
fırtınayla ve çölle özdeşleştirilen uzak birtakım yer ve gök tanrılarının
gölgesinde kaldı. Yerel kabile reisi ulu krala dönüştü ve tanrısal sıfatlarla
donanmış olarak tapınağın en yüksek dinsel mertebedeki muhafızı konumuna
yerleşti.
Kentte en genel olarak daima üç bina
yer alıyordu: Kralın sarayı, tapınak ve tahıl ambarı. Bunlar
taştan ya da pişirilmiş tuğladan yapılardı. Evrenin merkezi tapınaktan
geçiyordu. Bu arada surlar da yeni oluşan savaş kurumunun baskısı altında hem
savunma için fiziksel bir siper hem de daha önemlisi manevi bir sınır görevi
görüyordu, zira içindekileri etraflarını kuşatan kaostan ve her türlü
kötülükten koruyordu.
İlk kentlerde meydana gelen bu değişim tümüyle farklı iki etkene dayanıyordu: Siyasi hakimiyet kesin bir şekilde kurulduktan sonra, kentler büyüyüp ek işlevler kazanmaya başladı. Yöneticiler saltanatlarını tehdit eden rakipleri bulunmadığından yeterince emin olduktan sonra ordu karargâhı da saraya dönüşmeye başladı. Kendilerine inananları zafere götürmüş olan tanrılar için bütün kentlere tapınaklar dikildi. Muhafızlarla maiyeti barındırmak, ayrıca ambar olarak kullanmak için saray ve tapınaklarda ek binalara ihtiyaç duyuldu. Bu yönüyle tapınak sadece dinsel bir alan değildi aynı zamanda bir alışveriş merkezi de oldu.
Gordon Childe, kent devrimini
açıklarken din ve inancın ne denli belirleyici olduğunu belirtir.
Yöneticilerin bir süre sonra tanrısallıkla nitelenmeye başlamasını hem
belli bir gelir patlamasına hem de bu patlamanın bir çıktısı olarak yazının icat
edilmesine bağlamaktadır:
· “Tanrının gelirleri arttıkça,
muhasebesini tutmak da güçleştiğinden, rahip yöneticiler yeni bir yazı ve rakam
düzeni geliştirmek zorunda kaldılar, böylece yazılı kayıtlar hem kendi
aralarında hem de kendilerinden sonra gelenlerce anlaşılabilecekti.” (Childe, Kendini
Yaratan İnsan, s. 108).
Aynı tema George Thomson (ö.1975) tarafından da ifade
ediliyordu:
·
“Mezopotamya'daysa her kent bir tanrı-evi
oluşturuyordu. Bu tanrı-evi kentin ortasında oturan bir koruyucu tanrının
malıydı ve bu tanrı adına bir rahip-kral tarafından yönetiliyordu.” (Thomson, Tarihöncesi
Ege, s. 348, vd.)
Kent ile devletin eş zamanlı ortaya
çıkması aslında bir zorunluluktu. Çünkü takas işlemi burada merkezi bir
önem taşıyordu ve bu her ikisinin aynı dönemde ortaya çıkmasını da açıklıyordu.
Doğrusu sadece Mezopotamya ve
Mısır’da değil, Yunan ve Roma kentlerinin doğuşunda da din faktörü çok
belirleyiciydi. Buna göre toplumun çekirdeği aileydi. Ailelerin dini inançlar
ve pratikler bakımından birbirine yaklaşması ile kabileler (fratri), kabilelerde bütün fratri dinlerini kuşatabilecek bir kabile dini
ortaya çıktı. Kabile dinleri arasında bir uzlaşma olduğunda çeşitli kabileler
ortak bir tapınak etrafında birleştikleri zaman kent var oldu.
Mezopotamya en temelde bir Doğu uygarlığıydı. Eğer bir Doğu uygarlığından bahsedilecekse bu sanıldığı gibi çok sonraları değil aksine uygarlığın ta en başında, tarihte ilk şehirlerin kurulmasını mümkün kılan dönemdi. Doğu’nun belki de insanlığa yaptığı en büyük katkıydı. İlk şehirler kendiliklerinden değil, kendi dışlarındaki ilişkilere bağlı olarak ve bu ilişkilerdeki sorunlara bulunmuş çözümün eseri olarak var oldu. Artı-ürünün varlığına ve başarısına tarihte ilk defa Doğu'da görülen şehirler tanıklık etti. Doğu dışı bir düzen ve Batı'ya özgü gelişmelerin ilk başlatıcısı olan Yunanlılar, Doğu şehirlerinin hammadde ihtiyacını karşılaması sırasında Doğu toplumlarının bu iş için ayırdıkları artı-ürüne özellikle ticari kanallarla el koymuş, böylece tarıma pek de elverişli olmayan coğrafyalarında ticaret üzerinden ışıltılı bir medeniyet kurdu.
İş bu Doğu uygarlığı kentler üzerine kurulmuştu. İş bölümü ve
planlamaya dayalı bir çalışma düzeni biraz da tanrı-kral sayesinde olmuştu. Herodot (MÖ. 425)'a
göre piramitlerin yapımında, yalnız taş işinde on yıl süreyle 100 bin işçi
çalışmıştı. Yazıyı, hesabı bulup geliştirenler, yıldızları gözleyip takvim
hazırlayanlar, sabanı, tekerlekli kağnıyı, rüzgâr enerjisini kullanarak doğa
üzerinde egemenlik kurmanın yolunu açanlar ilk defa Doğululardı. Kentsel devrim
aynı zamanda bir bürokratik devrimdi. Toplumdan daha kuvvetli bir devlet ve doğu
despotizmi tarihin bu dönemde ortaya çıktı.
Bu despotizmin temelinde ne vardı? Hamurabi
döneminde kralın iktidarı ve onun koyduğu yasalara karşı gelenlerin tanrı
tarafından salgın hastalık, kıtlık gibi felaketlerle cezalandırılacakları
belirtiliyordu. Tanrılar isyanları bastırmak için daima despotların
yanındaydı. Mısır'da firavun, bir tanrı ya da tanrının oğluydu. Tanrı,
Firavun’a "isyan durumunda ben senin arkandayım" diyordu. Sümer kralı,
annesinin karnında güç, kutsallık ve bilgelikle donatılmış, doğumundan sonra da
tanrı tarafından beslenmişti. Tanrı-kral birlikteliği, bir yandan toplumsal
düzenin güvencesi olan aşkın tanrıyı politize etmekte, öte yandan ise politik kralı
aşkın hale getiriyordu.
Kentlerin ortaya çıkmasında etkili unsurlardan biri de antropologların özellikle dile getirdiği gücün ve iktidarın ortaya çıkmasıyla toplumda yaşanan sıkışmışlığın bir içepatlamaya neden olmasıydı. Bunun yansımalarından biri; söz konusu güç ve iktidar ile doğanın akışına müdahale edildi. Merkezi komutayla on binlerce insan tek bir makine gibi hareket etmeye başladı. Bu içepatlama; akınlarla, değiş tokuşla, el koymalarla, göçle, köleleştirmeyle, vergi toplamayla, işgücünü kontrol altına almayla daha da büyük ölçüde genişledi.
Kentle birlikte, en geniş anlamıyla kol emekçiliği sözel ya da entelektüel faaliyetlerle kısmen ya da tümüyle perdelenen bir toplumsal kesim ortaya çıktı. Kent, insanların birbirleriyle buluştukları, malların değiş tokuş edildiği ve fikirlerin yayıldığı bir ilişkiler ve kararlar merkezi oldu. Kent biz olmaktan ben olmaya yol açtı. O ana kadar insan karakteri bundan başka bir kimliğe veya bireyselliğe sahip değildi. Kişilik kavramı ilk kez kentte, krallık yönetimi altında ortaya çıkmıştı. En etkili unsurlardan biri de yazının icadıydı. Ticaretle birlikte insanlar arasında o zamana kadar hiç olmamış büyüklükte bir ilişki ağı kuruldu. Sümer “çok dilli” bir kent olarak isim yapmıştı, yerel dillerin yayılması ve standardizasyonu kente bir iletişim merkezi olarak özel bir statü kazandırdı, ortak bir yazının merkezi bu mekanına giderek başka merkezler de katıldı. Sümer’de kullanılan Y harfi biçimindeki ideogram belki de pazarın ve yolların kesişimini resmediyordu.
Özetle, MÖ. 2500’lere gelindiğinde kentin bütün temel özellikleri biçimlenmişti. Duvarlarla çevrili alan, cadde, ev blokları, pazar, iç avlularıyla birlikte tapınak bölgesi, idari bölge, iş bölgesi; bütün bunlar tam gelişmemiş biçimde de olsa mevcuttu ve kent, karmaşık ve güçlü bir estetik simge, insanın büyük ve zenginleştirici potansiyellerinin bir temsili olarak görünür bir durumdaydı.

Yorumlar
Yorum Gönder