Ana içeriğe atla

Şam mı Yemen mi, hangisi?

Siyer’in zamansal kronolojisi üzerine yapılmış çalışmalar olsa da mekânsal kronolojisi üzerine yapılmış bir çalışma hala yok. Şunu söylemek istiyoruz; Peygamberin doğumundan itibaren vefatına kadar geçen sürede olup bitenlere ilişkin, nesi uygulaması nedeniyle bir kısım belirsizlikler olsa da, zamansal ve kronolojik tarihler büyük ölçüde belirlenmiş ve bilinmektedir. Oysa mekânsal kronoloji Arapların gündeminde pek olmamıştır. Mekânsal kronolojiden kasıt, toplumsal hafızanın mekâna dönük kayıtlarını tutma ve onu saklamasıdır. Mesela Ebu Talip ya da Hz. Hatice’nin kervanı ile ticari seferlerin nereye, hangi bölgeye yapıldığı üzerinde hala çok büyük belirsizlikler vardır. Peygamberin nerelere gidip geldiği, hangi mekanlara uğradığı ve bu mekanların tasvirine yönelik bir çalışma bulunmamaktadır.

Bunun başlıca nedeni coğrafya ve göçebelikle ilgili olmalıdır. Zira Arapların en ayırt edici özelliklerinden biri olan göçebelerde zamansal hafıza (tarih) işlerken mekânsal hafıza (coğrafya) çalışmamaktadır. Bu mekanizmanın çalışmamasının bir yansıması olarak, Hz. Peygamber dönemi Mekke ve çevresine dair bilgilerimiz oldukça sınırlı olduğu gibi mekâna ilişkin atıfların çoğunda bir belirsizlik hemen fark edilmektedir.

Bugün kutsal bölgeler ziyaret edildiğinde bile Peygamberin gidip geldiği, dolaştığı yerler arasında zikredilen Harrar, Karade, el-İs, Felceteyn, Buvat el-Uşeyre gibi mekanların yerini bulmak ve izlerini sürme şansı neredeyse kalmamıştır.

Fil olayında Ebrehe’nin Mekke kuşatması, Akabe bi’atlarının yapıldığı yer, Hudeybiye, Bedir, Uhud, Hendek, Huneyn, Tebük, Hayber gibi savaşların gerçekleştiği alanlar, Mekke fethinde şehre hangi noktalardan girildiği, İki farklı zamanda gerçekleşen Habeşistan’a hicretin gerçekleştiği güzergaha ilişkin tahmini varsayımlar dışında bir bilgimiz yok. Senetül-vüfud olarak bilinen kabilelerin akın akın Medine’ye gelişleri kabile adları ve tarihleriyle bilinmesine rağmen bunların geldiği yerlerin neresi olduğu tam olarak belli değildir. Kaynaklar, bu kabilelerin adını ve sayısını vermekte ve fakat geldikleri bölgeye ilişkin hiçbir tasvir ve tanım yapmamaktadırlar.  Heyetlerin geldiği bölge genelde kabilenin adı ile özdeş olduğundan mesela Ğıfar heyeti, Sakif heyeti, Devs heyeti dendiğinde gelinen bölge kastedilmiş oluyordu.

Klasik kaynaklarda ki mekânsal belirlenimlere yönelik eksiklik modern dönem siyer ve İslam tarihi uzmanları tarafından da devam ettirilmektedir. Teknik imkanlardan yararlanarak yapılabilecek bir mekan kronolojisi hala bulunmamaktadır. Ne yazık ki harita vb. dokümanlar, şehir, köy, dağ, nehir, ova, vadi, tarım alanları, maden yerleri, ticaret yerleri ve yollarına dair bilgi bulmak neredeyse imkansızdır. Oryantalistlerin yaptığı incelemeler sonucu bazı haritalardan haberdarız ancak onların da kutsal topraklara girmesi yasak olduğundan, kaynaklardan hareketle hazırladıkları bu haritalar tahmini bir varsayımdan öteye gitmemektedir. Oysa Hz. Peygamber devri fiziki ve beşerî coğrafyası ile ilgili gerçek ölçekli ve güncelleştirilmiş haritalar, o devirde kullanılan mesafe ölçme birimleri, ulaşım araçlarının sürati ve bunların günümüz değerleriyle ifade edilmesi, siyer çalışmalarının olmazsa olmazlarıdır.

Ne demek istediğimizi biraz daha açık kılmak için bilinen bir örnek üzerinden gidelim: Hem kıblenin değiştirilmesinde hem Mirac ve İsra olayında Kuran’da adı geçen ve Müslümanlar için yaşamsal önemde olan Mescid-i Aksa denen yerin neresi olduğu üzerinde hala şüpheler var. Kuran’da ifade edilen mescidin bugün bilinen Mescid-i Aksa olmadığı, nüzul dönemde buranın adının Beyti Makdis olduğu, bugün Mescid-i Aksa olarak bilinen yerin ise Peygamberin vefatından çok uzun yıllar sonra, Emevi halifesi Abdülmelik (ö. 86/705) tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Çok daha önemlisi erken dönem siyer müelliflerinin verdiği bilgiler de bunu doğrulamakta; Mekke yakınlarında Cirane denilen bölgede bir Mescid-i Aksa bulunduğu bilgisi erken dönem kaynaklarında geçmektedir.[1] 

O halde tekrar edelim, Kur’an’da geçen Mescid-i Aksa neresidir?

Bu tür yer ve mekân konusundaki belirsizlikleri çoğaltmak mümkün. Ancak meramımız tek tek bu mekânsal sorunlara değinmek olmayıp, daha genel bir soruna dikkat çekmektir. Bu sorun, belki de siyer ve İslam tarihi kaynaklarında yer alan mekânsal belirlenimlerin en önemlisidir. Sorun; kuzeyde Şam, güneyde Yemen arasına sıkışmış, Mekke ve Hicaz bölgesinin sınırlarının tam olarak tayin ve tespit edilememesinden kaynaklanan merkez sorunudur.

Merkez ifadesi ile İslam toplumunun uygarlığın merkezine yerleşmesinde hangi bölgenin etkili olduğu ve etkileşimin yönünün Şam mı yoksa Yemen mi olduğu kastedilmektedir. Eski ve yeni kaynakların tamamında, merkezin Şam olduğu anlaşılmaktadır. Peki gerçekten böyle mi?

Özellikle Mekke’nin fethinden sonra, peygamberin uygarlığın olduğu bölgelere anilmerkez bir kuşatmaya giriştiği anlaşılıyor. Medine döneminin ortalarından itibaren  Mute, Dumetül-Cendel, Tebük, Vadilkurra gibi savaş ve seferlerin kuzeye, Şam taraflarına doğru yapılmış olması merkezin Şam’a kaydığını göstermesi bakımından elbette önemlidir ancak bu siyasi ve stratejik nedenlerle ortaya konulmuş bir hedef olmalıdır. Yoksa Mekke ve Medine için uygarlığın merkezi hep Yemen olmuştur. Coğrafi ve tarihi bağları, kültürel, toplumsal, ekonomik ve inanç bağları bakımından merkezin Yemen olduğunda bir kuşku olmamasına karşın, genel algı hiç de böyle değildir. Şam ile ilgili kaynaklara önce bir göz atalım.

Şam merkezlilik sadece Hz. Peygamberin yaşamı ile sınırlı değil. Kaynaklarda Peygamberin dedelerinin neredeyse hepsinin bir şekilde Şama gittiği yönünde bilgiler bulunmaktadır: Arapların kurucu atalarından Kusay’ın Şam’dan geldiği, Abdümenaf’ın dört oğlundan Haşim, Nevfel, Muttalip ve Abdüşşems’den oluşan “İ’laf gurubu”nun her sene bir kez Şama sefer düzenledikleri, Abdüşşems’in iki oğlunun Şama yerleştiği, Hz. Peygamberin büyük dedesi Haşim’in Şam’a gidip geldiği, Mekke’deki kıtlık döneminde Şam taraflarından getirdiği ekmeklerle et suyu yapıp dağıttığı ve bir başka defa, Şam’a ticari bir seyahate giderken öldüğü, Haşim ile çatışan (münafere) Ümeyye oğullarının on yıl boyunca Şam taraflarında kaldığı, Dede Abdülmuttalip’in Zemzem kuyusunun kazılmasına sebep olan olaylar esnasında Kureyşlilerle birlikte Hicaz-Şam arası bir yere gittikleri, peygamberin babası Abdullah’ın Şam taraflarına seyahate giderken Medine’de öldüğü, Mekke’deki Haniflerin çoğunun (Zeyd b. Amr, Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş) Şam’a gidip geldikleri nakledilmektedir.

Bu bilgilerden çok daha önemlisi bizzat Hz. Peygamberin kendisinin çocukluğundan itibaren Şam’a gidip geldiği bilgisi tüm kaynaklarda yer almaktadır. Önce Ebu Talip ile daha sonra Hz. Hatice’nin ticari kervanının başında Şam’a gittiği söylenmektedir. İlginç olan Ebu Talip’in Şama kervan düzenleyecek kadar malı mülkü olmamasına rağmen onunla Şama gittiğini söyleyen kaynaklar nedense bir diğer amcası Zübeyr ile Yemen’e gittiği bilgisini nakletme konusunda pek istekli davranmamışlardır.

Aslında Hz. Peygamberin Şam ile irtibatlandırma gayretleri ticari kervanlarla sınırlı kalmamış, peygamberin doğumu ile başlamış, anne Amine’nin gördüğü bir rüyada doğum esnasında bedeninden bir nur çıkıp Şam saraylarını, çarşılarını ve Busra develerinin boyunlarını aydınlatması[2]; vefat etmeden kısa bir süre öncesine kadar devam etmiştir. İslam'a davet mektupları arasında Bizans imparatoruna verilmek üzere gönderilen mektup yine Şam üzerinden iletilmiş, mektubun iletildiği tarihlerde Ebu Süfyan’ın o sıralarda Şam’da bulunduğu kaydedilmiştir. 

Şam gidip gelen çok fazla isim zikredilmektedir. Mesela yine bir başka amcası Ebu Leheb ya da oğlu Utbe’nin Şama ticari kervan ile gittiği söylenmektedir.[3] Ebu Süfyan’ın Şam seyahatleri ise çok meşhurdur. Hatta Bedir savaşı sırasında onun Şam'dan bir kervanla döndüğü ve savaşın nedenlerinden birinin de bu olduğu söylenmektedir.

Kureyşlilerin neredeyse hepsinin bir şekilde Şam’a ticaret kervanı göndermesi yanında, sahabeden pek çok isimin de Şama tarafına gidip geldiği bilgisi yine siyer kaynaklarında yer almaktadır. Bunlar arasında en bilinenleri Ebu Bekir, Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah[4], Abdurrahman b. Avf[5], Bilal-i Habeşi, Hakim b. Hizam, Hz. Hatice’nin kölesi Meysere, Selmanı Farisi, Üsame b. Zeyd, Dıhyetül Kelbi[6], Amr b. As, Halid b. Velid, Muaviye, Abul As b. Rebi[7], Safvan b. Umeyye[8], Sebre b. Mabed el-Cüheni[9], Osman b. Hattap[10] bu isimlerden sadece bir kaçıdır.

Biraz daha derin tetkik edilirse Hz. Peygamber döneminde yolu bir şekilde Şam’a düşmüş daha onlarca kişinin ismini bulmanın yanında orayla irtibatlı pek çok olayın kaydını bulmak mümkündür. Biraz vülgarize ederek söyleyecek olursak, erken dönem kaynaklarına bakılırsa Mekke ile Şam arası bir su yolu mesafesindedir ve neredeyse gün aşırı kervanlar ya Şam’a gitmekte ya da oradan gelmektedirler. Oysa Kuran’ın beyanıyla en fazla yılda bir kez bir gidiş geliş söz konusudur ve ayette yön ve mekana dair hiç bir bilgi verilmemiştir. Sadece bazı müfessirler ilgili ayeti "yazın Şam'a kışın Yemen'e" şeklinde yorumlamışlardır.

Peki bu Şam neresidir? “Hz. Peygamber Şam’a gitti” denildiğinde modern dönem okuyucusunun zihninde canlanan yer, bugün bilinen Şam mıdır? Daha da önemlisi 7. Yüzyıl şartlarında Mekke’den Şam’a gidiş gelişlerin bu kadar yoğun olması mümkün müdür? Değilse erken dönem kaynaklarının tamamında görülen Şam vurgusu niçin bu kadar merkezdedir?

Bir defa bugünkü Şam olmadığı kesindir. Zira Hz. Peygamber’in vefatına yakın dönemde Suriye bölgesine yakın yerlere düzenlenen seferlerin yerlerine ve Şam’a olan mesafe hayli uzaktır. Bu nedenle bu gidiş gelişler hiç de akla yatkın gözükmemektedir. Peygamber döneminde yapılan en uzak mesafeli seferlerden Tebük, Hicaz'ın Şam’a en yakın bölgesidir ve Tebük’ün Şam’a olan mesafesi 600 km iken Medine’ye olan mesafesi 700 kilometredir. Huneyn’in Şam’a olan mesafesi 1500 km, Dumetül Cendel’in 500 km, Vâdilkurra’nın Şam’a olan mesafesi ise 700 kilometredir. Görüldüğü üzere aradaki mesafe çok büyüktür. Kaldı ki Peygamber sonrası Hz. Ebubekir döneminde fetihlerin başlangıcı kabul edilen iki seferden Ecnadeyn ve Yermük gidilebilecek en uç noktalardır ve nispeten Şam’a daha yakın yerlerdir. Buraların bile Şam’a olan mesafeleri 200-250 kilometre civarındadır. Hz. Peygamberin çocukluk ve gençlik döneminde gittiği söylenen Busra kasabasının Şam’a olan uzaklığı ise yaklaşık 150 kilometredir ve bu verilere göre Şam’a en yakın yer Busra’dır. Ancak Peygamberin Busra’ya gittiği yönündeki rivayetlerin tamamına yakını sorunludur ve böyle bir seyahatin gerçekleştiği yönünde ikna edici bir delil de bulunmamaktadır.

Ticari seferler ile Şam’a seyahat edilmesi teorik olarak mümkün olsa da aradaki mesafenin uzunluğu nedeni ile bu pek olası görülmemektedir. Yaklaşık iki ayda gidilebilecek 1500 kilometrelik bir mesafede Şam’a ticari kervan göndermenin coğrafi ve iklimsel koşulları bulunmamaktadır. Doğru dürüst yolun olmadığı bir zeminde, dağlık ve çöl şartlarında hem de deve gibi yavaş hareket eden bir yük hayvanı ile Şam’a ticari kervan götürmenin meşakkati bu yolculukların -en azından Şam'a- gerçekleşmiş olmasını mümkün kılmamaktadır.

İklim ve coğrafyanın elvermemesi gibi doğal şartların yanında Mekke’nin reel politiğinin de bu gidiş gelişlere pek elverişli olmadığı söylenebilir. Peki o halde neresidir? Belki olsa olsa Şam sınırlarına en yakın bölgeler olabilir. Ama bu, iddia edildiği gibi Şam'a 150 km mesafedeki Busra gibi yerler olmamalıdır. Zaten erken dönem siyer kaynaklarından Vakıdi (ö. 207/823) tarafından verilen bir bilgi bu görüşümüzü teyit etmektedir:

·       Kureyş tüccarları Şama gittiklerinde Gazze’ye varır, daha ilerisine gitmezlerdi.”

·       (وكان متجرهم من الشام غزة،  لا يعدونها الي غيرها). (Vakıdi, Meğazi, 1/200).

Burada sadece Mekke ile Gazze arasındaki mesafenin  yaklaşık 1250 km, Gazze ile Şam arasının ise yaklaşık 300 kilometre olduğunu belirtmekle yetinelim. Geride cevaplanması gereken son bir soru kalıyor; hal böyle iken kaynakların tamamında görülen Şam vurgusu niçin bu kadar merkezdedir?

Erken dönem siyer malzemesinin Emeviler döneminde teşekkül ettiği ve Şam’ın Emevilerin merkezi olduğu düşünülecek olursa kaynaklarda Hz. Peygamberin yaşamına ilişkin Şam ile ilgili onlarca kayıt bulunması hiç de şaşırtıcı değildir. Ancak üzücü olan dönemsel şartlar içinde bunun siyasal nedenlerle oluşturulmuş yapay bir durum olmasına rağmen, bugün hala İslam tarihi ve siyerle ilgilenenler açısından 7. Yüzyıl Mekke ve Medine toplumunda Şam merkezli bir yorum tek hakikatmiş gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşımın çok ciddi siyasal baskılar neticesinde şekillendiği bilinmesine, baskının ortadan kalkmasının üzerinden asırlar geçmesine rağmen genel tutumda en ufak bir değişiklik hala görülmemektedir.

Şimdi de Yemen ile ilgili duruma kısaca göz atalım.

Şam’a göre coğrafyanın daha yakın olması, Hicaz bölgesi Araplarıyla ortak bir atadan gelmeleri gibi daha pek çok ortak nedenlerle Yemen’e gidiş gelişlerin çok daha yoğun olduğu varsayılabilir. Üstelik kaynaklarda bunu teyit edecek kayıtlar hiç de az değildir. Ne var ki kaynaklar üzerinde bir kısım karartmalar olduğu anlaşılmaktadır. Mesela siyer kaynaklarının neredeyse tamamı Peygamberin amcası Ebu Taliple Şama gittiğini çok detaylı bir şekilde anlatırken, diğer amca Zübeyr ile Yemen’e gittiği neredeyse erken dönem kaynakların hiçbirinde geçmemektedir.

Kuran’da yaz ve kış senede iki defa gerçekleştiği söylenen ticaret kervanlarının ikinci güzergahı olan Yemen’e ilişkin bizzat Kuran’da kayıtlar vardır ki bunların en bilineni Fil suresinde anlatılmaktadır. Oysa Şam’a yönelik Kuran’da böyle bir atıf yoktur.

Bizzat Fil suresinde anlatılan Yemen kralı Ebrehe’den başka eski Yemen krallarından (Tubba)[11] en az iki-üç tanesinin Mekke’ye gelip gittikleri biliniyor. Haşim’in amcası Müttalip’in Yemene giderken öldüğü, özellikle Abdülmuttalib’in Yemen kralı Seyf b. Zi Yezen ile dost olduğu ve onun tarafından Yemen’de ağırlandığı, Peygamberin amcalarından Haris’in de Yemen’e gittiği ve bu seyahatlerin birinde Yemen kralının karısına aşık olduğu, sonrasında ise burada zehirlenme neticesinde öldüğü gibi çok özel bilgiler ve yaşanmışlıklar olduğu görülüyor.

Kaynaklarda Yemenden Mekke’ye gelen çok sayıda isim ve olay nakledilmektedir. Bunlardan bir tanesi var ki Cahiliye dönemi Mekke toplumunun inşa edilmesinde çok belirleyici olmuştur: kısaca “erdemller hareketi” olarak nitelenen hılfül-fudul'a neden olan Yemen’den gelen bir tüccardır. Zübeyd kabilesinden Huzeyfe b. Kays es-Sehmî adlı tüccar mallarını satmak için geldiği Mekke’de malları gasp edilmiş ve sonunda bir şekilde bu haksızlık hılfül-fudul ile telafi edilmiştir. Yemen’den Mekke’ye gelenler yanında gidenlerin de oldukça fazla olduğu anlaşılıyor. Aslında bu bile tek başına Yemen’in Şam karşısındaki önemine işaret etmektedir. Zira bu örnekte olduğu gibi Yemen’den çift taraflı gidiş ve gelişler olurken, Şam, tek taraflı bir güzergâhtır ve oradan Mekke’ye ticaret ya da başka bir nedenle gelip giden kimse bulunmamaktadır.

Peygamberin amcalarından Zübeyr’den başka bir diğer amcası Abbas’ın da ticaret için Yemen’e sıklıkla gidip geldiği, oradan pamuk aldığı, hac ve panayır zamanında onları sattığı kaydedilmektedir.[12]  Yemen’e ticari seferler ile ilgili bilgiler Şam’a nispetle çok daha ikna edicidir. Hz. Peygamberin, Hz. Hatice’nin kervanını Şam’a değil, Yemen tarafında bulunan Cened ve Hubaşe taraflarına götürdüğü bilgisi böyledir. Sahabeden pek çok ismin Yemen’e gidip geldiği bilinmektedir. En bilinenleri Abdullah b. Huzafe, Bera b. Azib, Abdullah b. Ebu Rebia, Ali b. Ebu Talip, Halid b. Velid, Muaz b. Cebel’dir.

Kaynaklar Abdurramân b. Avf’ın ticaret için gittiği Yemen’de Askelan el-Hımyeri adında oldukça yaşlı bir zat ile karşılaştığı, burada iken ondan Mekke’de peygamberin peygamberliğini ilan ettiğini duyduğu ve dönünce Müslüman olduğu bilgisine bakılırsa Mekke’de meydana gelen bir olay kısa sürede Yemen’de duyuluyordu. Ya da tam tersi orada Ka'be'ye emsal teşkil edecek bir kilise yapıldığında Mekke'de hemen duyuluyordu.

Kısaca Yemen bölgesi Mekke ve Medine açısından hayati önemdedir. Mekke civarındaki ünlü Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırları yanında biraz daha uzaktaki Aden ve Sana panayırlarına Mekke’den gidip gelen çok sayıda insan olmalıdır.  

Köklü tarihsel bağların yanında kültürel, sosyal, siyasal ve coğrafi açıdan çok büyük bir etkileşim içinde oldukları sabittir.  Bunun en önemli yansıması Hz. Peygamber'in vefatına yakın bir dönemde Yemen ile ve Yemen hükümdarlarıyla sürekli irtibat halinde olmasıdır. Önce Ayyaş b. Ebu Rebia'yı sonra da Muaz b. Cebel'i bir heyetle Yemen'e göndermesi bu ilişkinin bir yansımasıdır. Şam için böyle bir heyetin gittiğine dair hiç bir iz bulunmamaktadır.

Medine döneminin sonlarına doğru  kaynaklarda Yemen’den gelen onlarca isim zikredilmektedir: Ebu Hureyre, Ebu Musa el-Eş'ari, Cerir b. Abdillah, Vail b. Hucr, Adiyy b. Hatim, Mikdam b. Ma'dikerib, Şerid b. Süveyd, Lagıt b. Amir, Abdullah b. Hans, Sa'b b. Lüsame, Eş'as b. Kays, Huzeyfetu'l-Yemani bunlardan sadece bir kaçıdır. Peygamberin vefatından sonra da oradan akın akın gelenler devam etmiştir: Tavus b. Keysan, Hemmam b. Münebbih, Vehb b. Münebbih, Üveys-i Karni, Kabu'l-Ahbar, Ebu Müslim el-Havlani, Ma'mer b. Raşid, Abdurrezzak b. Hemmam gibi isimler de hep Yemenden gelenlerdir.

Bu denli yoğun ismin Yemen tarafından gelmeleri boşuna değildir. Senetü’l vüfud denilen dönemde Yemen’den akın akın kafilelerin Medine’ye gelerek Müslüman oldukları bizzat Kuran tarafından haber verilmektedir:

·       “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde rabbine hamt ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr 110/1-3).

Müfessirler, bu surenin tefsirinde özellikle “insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde” kısmını çoğunlukla “Yemenliler” olarak yorumlamışlardır:

·       Mukatil b. Süleyman, “insanlar fevç fevç Allahın dinine girerler” ayeti hakkında “onlar Yemenlilerdir” demektedir. (يعني اهل اليمن). (Tefsir, 4/895).

·       Taberi ise (اذا جاء نصرالله) ayetini (اذا جاء اليمن), yani “Yemenliler geldiği zaman” şeklinde tefsir etmektedir. (Camiül-beyan, 24/707)[13].

Hülasa, Şam’a nazaran Yemen’in merkezi önemi erken dönem kaynakları tarafından bilinçli bir şekilde olmasa da belli bir karartmaya maruz kaldığı anlaşılıyor. Ancak üzücü olan bu karartmanın hala devam etmesidir. Biz 6. Ve 7 yüzyıl şartlarında Mekke’den Şam bölgesine gidiş gelişlerle ilgili kayıtların büyük çoğunluğunun ihtiyatla ele alınması gerektiğini ve Bizans İmparatorluğunun en güçlü bölgesi olarak görülen Şam’ın Mekke ile olan ilişkisinin ileri bir düzeyde olmadığını hatta aralarında doğrudan bir temas bile olmadığını düşünüyoruz. Bunun aksine Yemen bölgesinin Mekke ve Medine için oldukça önemli olduğunu ve Yemen üzerine yapılacak derinlikli çalışmalarla bunun daha da açığa çıkacağını düşünüyoruz.


[1] Vakıdi, Meğazi, 3/958; Ezraki, Ahbaru Mekke, 824-825.

[2] İbn Sad, Tabakat, 1/102.

[3] Dülabi, Zurriyetu’t-tahira, s. 57; İbn Kani, Mu’cemu’s-sahabe, 3/207.

[4] İbn Sad, Tabakat, 3/40.

[5] İbn Sad, Tabakat, 3/161.

[6] Taberi, Câmiʿu’l-beyan, 23/386.

[7] Vakıdi, Meğâzî, 2/553

[8] Vakıdi, Meğâzî, 1/197.

[9] Vakıdi, Meğâzî, 1/180.

[10] Belazuri, Ensab, 10/301

 [11] Maverdi, en-Nüket ve’l-uyun, 6/339.

[12] Sa’lebi, Tefsir, 5/84

[13] Ayrıca bk., Tusteri, Tefsir, 208; Abdurrezzak, 3/471; Zemahşeri 5/451; İbn Atiyye, 5/ 532; Elmalılı, 6/865.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...