Ana içeriğe atla

Bir Yemen Klasiği: Kraliçe Belkıs

Kur’an’da Neml suresi 20-44 ayetleri arasında anlatılan Belkıs kıssasında üç kültürel öge dikkat çekmektedir. Bunlardan biri mamur bir Yemen tasviri, diğeri Yemen-Kudüs arasında geçen güzergâh ve bir diğeri ise Hz. Süleyman’a gönderiler hediyelik eşyalar.

Ayetlerden Belkıs ve Hz. Süleyman arasında geçen olaylar mekânsal olarak Yemen-Habeşistan ve Kudüs üçgeninde cereyan ettiği anlaşılıyor. Yemen-Kudüs hattında gerçekleşen seyahat ya Aden körfezinden ya da Mekke üzerinden gidilerek yapılmış olmalıdır. Her iki durumda da Habeşistan transit noktasıdır. Oradan geçilmiş olmalıdır. Belkıs’ın Kudüs yolculuğunda Mekke’den geçerek mi yoksa Aden körfezinden mi gittiğini bilmesek de kıssanın Mekkeliler tarafından da çok iyi bilindiği anlaşılıyor. Mekke’nin Yemen ve Habeşistan arasında kalması nedeniyle bu iki ülkenin etkileşim alanında bulunduğuna hiçbir kuşku yoktur. Mekke’nin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal olarak beslenip gelişmesi ve büyümesi biraz da bu iki ülke sayesinde olduğu varsayılabilir.

Belkıs’ın adında bir ittifak yoktur. Zaten ne Tevrat ne İncil ne de Kuran’da Belkıs adı geçmemektedir. Tevratta “Saba Kraliçesi” (1. Krallar 10), Matta ve Luka İncili’nde “Güneyin kraliçesi” (Matta 12:42; Luka 11/31), Kuran’da ise sadece “yönetici bir kadın” (Neml 27/23) şeklinde nitelenmektedir.

Kuran’ın tasvir ettiği kıssa, özetle, Hz. Süleyman bismillah ile başlayan bir mektubu Hüdhüd kuşuyla göndererek Belkıs’ı imana davet etmekte, bu davet karşısında ileri gelenlerle konuyu görüşüp tartışan Belkıs, Hz. Süleyman’a iman ettiğini bildirmek yerine ona hediyeler göndermektedir. Bundan hoşnut olmayan Hz. Süleyman hediyeleri geri yollar ve onun üzerine yürümekle tehdit eder. Bunun üzerine Hz. Süleyman’ı ziyaret etmek zorunda kalan Belkıs, tahtının getirilmesi, sarayda yaşadıkları, eteklerine su değme gibi bazı olayların anlatımının ardından sonunda iman eder. Yönetici bir kadın imgesiyle anılan Belkıs, İslam kaynaklarının tamamında adının Belkıs olduğu ve Yemen’de hüküm sürdüğü ifade edilmektedir. 

Bazı küçük farklılıklar olsa da Tevrat ve İncil’de de yaklaşık olarak benzer tasvirlerle ele alınmaktadır. Kitab-ı Mukaddes'te Şeba kraliçesi olarak geçmektedir. Bu anlatımda Şeba kraliçesi, Süleyman'ın şöhretini işiterek onu bilmecelerle denemeye gelen biridir. Kral peygamber olan Süleyman onun tüm sorularına cevap verdiği gibi hem hikmeti, bilgisi, hem de zenginliği ve görkemi ile kraliçeyi büyülemiştir. Kıssanın sonunda Şeba kraliçesinin herhangi bir şekilde iman etmesi söz konusu edilmemekte,  kral ve kraliçenin karşılıklı zengin hediyeleşmeleriyle son bulmaktadır. (I. Krallar 10/1-13; II. Tarihler 9/1-12.)

Kitab-ı Mukaddes ve Kuran tarafından bu şekilde anlatılan kıssa üzerinde tefsir, hadis, genel tarih, siyer, coğrafya, ensab ve lügat ilmi gibi disiplinler çok şeyler söylemiş ve fakat bunlar daha çok peygamberlik bağlamında ele alınmış olmakla beraber oldukça bol miktarda efsane ve mitolojik unsur devreye sokulmuştur.

Mesela Belkıs’ın annesinin ya da babasını bir cin olduğu (Taberi, Cami19/452), bacaklarının hayvanlar gibi kıllı ve toynakları olduğu (Abdurrezzak, Tefsir, 2/473; İbn Kesir, Bidaye, 2/336), Hz. Süleyman’ın onun bacaklarına baktığı ve bacaklarının kıllı olduğunu görünce işkillendiği (Mukatil b. Süleyman, Tefsir, 3/309) ve Belkıs’ın elçilere verdiği mektupta, Hz. Süleyman’dan peygamberse kâseyi kaynağı yer ve sema olmayan bir suyla doldurmasını talep etmesi (Kurtubi, el-Cami, 13/157) gibi daha bir sürü mitolojik içerikli sembolik ifadeler birer hakikatmiş gibi tevil edilerek anlatılmaktadır.

Biz bunlarla ilgilenmek yerine Belkıs’ın ortak bir kültürel değer olarak ifade ettiği anlam üzerine odaklanacağız. Ortadoğu coğrafyasında onlarca Yahudi peygamberin varlığı, Hristiyanlığın Yahudiliğin içinden çıkması gibi bölgesel şartlar dikkate alındığında Tek Tanrılı dinlerin üçüncüsü olarak İslam’ın troykaya dahil olması büyük ölçüde ortak ata Hz. İbrahim üzerinden gerçekleşmiştir. Ancak onun kadar önemli ikinci bir ortak nokta da Belkıs kıssasının Hz. Süleyman’a eklemlenmesiyle yerel ve kültürel bir öge olarak üç kutsal kitaba yansımış olmasıdır. Bu, İslam’ın hanesine yazılacak bir artıdır. Çünkü Yemen, coğrafi ve etnolojik olarak İslam’ın ortaya çıktığı Arap coğrafyasında yer alır ve en temelde Belkıs bu coğrafyanın ürünüdür.

Kuran, İncil ve Tevrat gibi üç kutsal kitapta geçen Belkıs, zamanla pek çok kültür ve uygarlığa intikal etmiş; özellikle Rönesans dönemi tablolarında değişmez figürlerden biri olmuş; halk hikayeleri, ulusal tarihler, kitaplar, operalar, müzik ve filmlere konu olmasıyla tüm Dünya edebiyatının ortak malı haline gelmiştir. Bu açıdan da Belkıs, Arap muhayyilesinin tüm dünyaya armağan ettiği en önemli figürlerden biridir.

Edward J. Poynter’in 1890’da çizdiği Saba Melikesinin Kral Süleyman’ı Ziyareti tablosu.

Hiç kuşkusuz efsanevi kahramanlar bir günde ortaya çıkmaz. Toplumun belleğinde çağlar boyu süregelen hatıralarının izdüşümü olarak ortaya çıkar ve merkezden çevreye doğru genişleyen bir yayılım gösterirler. Dolayısıyla halk muhayyilesinde mitolojik bir şahsiyet olarak betimlenen Belkıs anlatısı uzun çağlar boyu anlatıla gelmiş ve bilinen bir hikaye olarak kutsal metinlere de girmiştir. Sadece Tevrat, İncil ve Kuran mı?

Bunun en çarpıcı örneği Yemen’in hemen yanı başındaki komşusu ve çok derin tarihi bağlara sahip Habeşistan kutsal metinlerinde Belkıs kıssasının yer almasıdır. Bu çok daha büyük bir önem taşımaktadır. Belkıs, Habeşistan kutsal metninde, neredeyse aynı ögelerle anlatılmaktadır. Bu niçin önemlidir? Çünkü bu, Habeşistan ile Yemen arasındaki ortak bir kültürün varlığına işaret etmekle birlikte, kıssanın sıradan bir anlatı olmanın ötesinde, yerel ve kültürel ögeleriyle bölgedeki dini metinlerin tamamına belli ölçüde de olsa katkıda bulunduğunun en açık göstergelerinden biridir.

Yüzyıllar boyunca Yemen’de ve daha sonra Habeşistan’da sözlü kültürün ürünü olarak varlığını sürdürdüğü anlaşılan Belkıs’ın Habeşistan’da kutsal kitap formuna bürünmesi ve Habeşlilerin milli destanı haline dönüşmesi dinlerin ve kültürlerin etkileşiminin nasıl seyrettiğini göstermesi bakımından da önemlidir. Şimdi orda anlatılan Belkıs'a bir göz atalım:

Kebra Negast, Habeşistanlıların kutsal kitabının adıdır. Habeş dilinde (Ge’ez) dilinde yazılmış olan eserin adındaki kebra kelimesi yücelik ve büyüklük anlamıyla Arapça kübra ile ilişkili olmalıdır. Negast ise krallar demektir. “Kralların Yüceliği” anlamına gelen bu dini metinde Hz. Süleyman ile Belkıs’ın karşılaşması, aralarında geçenler, sonrasında evlenmeleri, bu evlilikten doğan oğul Menyelek’in tahta oturması ve sonrasında Habeş krallarının ortaya çıkışına dair bilgileri içeriyor.

          Habeşistan Kutsal Kitabı Kebra Negast

Kebra Negast’ın oluşum tarihi MS. 6. Yüzyıl civarıdır. (W. Budge,  The Queen of Sheba and Her Only Son Menyelek (Kebra Nagast), s. iii) Kutsal metnin nasıl oluştuğu hakkında fazla bir bilgimiz yoksa da Habeşistan’da yüzyıllar boyu sözlü kültürün ürünü olarak anlatılagelen kıssanın yazılı forma dönüşmüş olduğu anlaşılıyor. İşte bazı bölümler:

  • ·      Süleyman, Tapınağı yaparken dünyanın dört bir yanındaki tüccarlara satabilecekleri ne tür ürünler var ise bunları getirmelerini söyler. Etiyopyalı bir tüccar da ürünlerini satmak için Süleyman’ın yanına gider ve onun bilgeliğinden etkilenir. Geri dönünce bunu kraliçe Makeda (Belkıs)’ya anlatır. Bir süre sonra Süleyman’ı ziyarete eden Makeda da Süleyman’ın bilgeliğine hayran kalır. Kraliçe burada yaklaşık 6 ay kaldıktan sonra ülkesine gitmek istediğini Süleyman’a bildirir.
  • ·     Süleyman, Makeda’nın gitmek istediğini duyunca ‘dünyanın öte yanından böyle güzel bir kadın gelmiş, acaba Tanrı bana ondan bir çocuk verecek mi?’ diye kendi kendine sorar. Ardından Süleyman, kraliçeyi akşam yemeğine davet eder. Süleyman, ona kendisinin hazırlattığı baharatlı yiyecekler sunar. Herkes gittikten sonra, kraliçeye, sabah oluncaya kadar çadırında kalmasını söyler. Kraliçe, ‘kendisine zorla sahip olmayacağına dair İsrail’in tanrısı adına yemin etmesini’ ister. Süleyman yemin eder ve o da, kraliçenin, ‘bu çadırdan hiçbir şey almayacağına’ dair yemin etmesini talep eder. İkisi de birbirlerine yemin ederler ve her biri çadırın birer köşesinde hizmetçilerin hazırladığı yatağa yatarlar. Bu arada Süleyman, hizmetçilere, ‘kraliçenin görebileceği bir yere sürahi ile su koymalarını’ Makeda’nın anlamayacağı bir dilde söyler. Gecenin bir vaktinde kraliçe, aşırı derecede susamış bir şekilde uyanır ve tam bir bardak suyu içecekken, Süleyman onun elini tutar ve ‘bana verdiğin yemini niye bozuyorsun’ der. Kraliçe, ‘bir su ile mi yemin bozulacak?’ diye sorar. Süleyman da ‘dünyada sudan daha değerli bir şey var mı?’ deyince kadın üzgün olduğunu ve yeminini bozduğunu kabul eder. Bunun üzerine Süleyman da artık yemininden azade olur ve o gece kraliçeyle birlikte olurlar.
  • ·     Sabah olup kraliçe ayrılırken Süleyman, onun yanına gelir, parmağındaki yüzüğü çıkarır ve şunları söyler: “Bu yüzüğü al, eğer benden bir çocuğun olursa bu yüzük bir işaret olacaktır. Eğer bir erkek çocuk olursa o bu yüzüğü taksın ve bana gelsin. Seninle yatarken rüyamda İsrail’in üzerine bir güneşin doğduğunu, fakat orada kalmayıp Habişistan’a gittiğini ve oranın üzerinde ışığını verdiğini gördüm. Muhtemelen senin aracılığınla ülken kutsanacak. Benim söylediklerimi yap ve bir tanrıya itaat et”.
  • ·     Süleyman’dan ayrılmasının üzerinden dokuz ay beş gün geçtikten sonra Makeda, bir erkek çocuk dünyaya getirir. Annesi onun adını ‘Bayna-Lehkem’ (Ebna/İbn Hakim) veya Menelik koyar. Çocuk on iki yaşına gelince, babasının kim olduğunu sorar. İlk olarak annesi kızar ve ‘senin annen de baban da benim, başkasını arama’ der. Ancak bir süre sonra babasının, Süleyman olduğunu ve ülkesinin çok uzakta bulunduğunu söyler. Çocuk yirmi iki yaşına gelince tüm savaş tekniklerini öğrenmiş yakışıklı bir genç olur ve annesine, ‘babasını görmek için gideceğini ve geri döneceğini’ ifade eder. Bayna-Lehkem gider ve babası Süleyman ile buluşur. (The Queen of Sheba and Her Only Son Menyelek (Kebra Nagast), s.16-20)

Görüldüğü üzere Kebra Nagast’ta anlatılan kıssa üç kutsal kitapta yer alan anlatılarla paralellik arz etse de farklı yönleri de vardır. Hz. Süleyman’ın tüm tüccarlara haber göndermesinden merkezde ticaret olduğu anlaşılıyor. Belli bir gizem ve sembolik dil kullanılması yanında bu anlatıda Süleyman ve Belkıs arasına bir çocuk eklemlenmiş ve oğul Menelek, Habeşlilerin soyunu böylece Süleyman ile irtibatlandırmıştır. Zira oğul Menelek ve ondan sonra gelenler Habeş tahtına oturmuşlardır. 

Aslında İslam geldiğinde Habeşistan'ın Hristiyan olduğu ancak öncesinde Yahudiliğin yaygın olduğu, benzer bir durumun Yemen için de geçerli olduğu düşünülürse üç Tek Tanrılı dinin gelişim süreçleri buradan da takip edilebilir. Dolayısıyla Belkıs-Yemen-Habeşistan ilişkisi üzerine yapılacak çok daha derinlikli araştırmalara şiddetle ihtiyaç vardır. Bu çalışmalar özellikle Yemen-Habeşistan arasındaki yakın bağların İslam dininin ortaya çıkmasındaki etkisini göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Zira Mekke’nin Yemen ile ortak bağları neyse Yemenin Habeşistan ile ortak noktaları da o’dur. Çok büyük benzerlikler taşımaktadır. Ortadoğu’nun İslam öncesi tarihinde Arapların Samilere yaptığı önemli katkılarından biri olarak da görülebilecek Belkıs’ın Yemen ve Habeşistan kültüründeki derin izleri bu iki bölge arasında kalan Mekke üzerinde sanılandan büyük bir etkidir. Bu etkinin açığa çıkarılması gerekmektedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...