Ana içeriğe atla

Kureyş Suresi ve Yemenliler

Kureyş suresi her ne kadar Mekke ve Mekkeli Kureyş kabilesini merkeze alsa da aslında ikinci ayette geçen “yaz ve kış aylarındaki (ticari) seferler” doğrudan Yemen bölgesini de kapsamaktadır. Müfessirler bu ayeti Kureyş’in kış aylarında Yemen'e yaz aylarında ise Şam’a yapılan ticari kervanlar olarak yorumlamışlardır. Ancak bu yorumda Şam diye nitelenen şehrin bugün Suriye’nin başkenti olduğu kuşkuludur. Şam, erken dönem kaynaklarda bütün Suriye bölgesi için kullanılan daha geniş erimli bir bölge olup asıl adı Dımaşk'tır.

Tarihsel koşullar dikkate alınmadan Kureyş suresi anlaşılamaz: Mekke ve Kureyş'in kurucu atalarından özellikle ikisinin çok önemlidir: Bunlardan biri Kusay b. Kilab (ö. 480?), diğeri ise Haşim b. Abdümenaf (ö. 524?)'dır. Kusay, Mekke’yi köyden biraz daha büyük, şehir ölçülerine göre dizayn etmiş, Haşim ise Mekke’nin ekonomi politiğini belirlemiştir. Kâbe'nin merkezde olduğu toplumsal dokunun inşasında Mekke ve Kureyş, Kusay'a ne kadar çok şey borçluysa, onları düzenli ticarete alıştıran Haşim’e de bir o kadar şey borçludur. Kusayy ve Haşim tarafından tesis edilen Mekke-Kabe ve Ticaret üçlü konsorsiyumu, Hz. Peygamber ile birlikte bir dördüncü olarak peygamberliğin eklenmesiyle tamamlanmıştır.

Siyer kaynakları, Haşim’in Abdümenaf'ın dört oğlundan biri olduğunu ve bu dört oğulun ticareti geliştirmek için Bizans, İran ve Habeşistan’a yakın bölgelerle antlaşmalar yaptıklarını söylemektedir. Bu bilgilere göre Haşim’in durumu ayrıcalıklıdır. Rivayetler onun Habeşistan, Suriye, İran ve Yemen kralları ile ticari antlaşmalar yaptığını, bu görüşmeler neticesinde Kureyşlilere bu bölgelerde serbestçe ticari seyahat yapmalarına izin verildiğini söylenmektedir. Buna göre her ne kadar Haşim’in ne zaman öldüğü net olarak bilinmese de özellikle Ebrehe’nin Yemen’de idareyi ele aldığı dönem onunla görüştüğü yönündeki bazı bilgiler (bk. Kisler, İlk Dönem İslam Tarihi, s. 10) eğer doğru ise Mekke’ye olan düşmanlığına rağmen böyle bir iznin verilmiş olması bu rivayetlerin -en azından- bir kısmını sorunlu hale getiri. Ticareti, diplomatik bir başarı ile kurguladığı söylenen Haşim’in aynı zamanda iç ticarete yönelik Mekke civarındaki kabileler ile de antlaşmalar yaptığı onlara da yapılan ticaretten belli bir pay verdiği için yol güvenliğinin sağlandığı ve böylece Mekke'nin talihini dönüştürdüğü, Kureyş'in sınırlı ticaretini uluslararası ölçeğe taşıdığı iddia edilmektedir.

Mekke ve ticaret ilişkisi, en azından, Haşim öncesi için fazla ciddiye alınamaz. Haşim’in bu konudaki tüm başarısına rağmen Mekke’nin kaderini değiştiren ticaretin yerel düzeyden uluslararası bir düzeye çıkması fazla abartılmış bir yorum olarak görünmektedir. Zira Bizans ve Sasaniler arasında yapılan Dara antlaşmasında (561) yer alan maddelerden biri de doğrudan Araplarla ilgilidir. Beşinci madde hükmünde, Arap tüccarların her iki imparatorluk sınırlarında bilinmeyen güzergâhlarda seyahat etmelerine izin verilmeyeceği kararlaştırılmıştır. (Bk., Tolga Ersoy, “Bizans ve Sâsânî İmparatorlukları Arasında Akdedilen Dara Antlaşması…” History Studies, s. 38). Bu durumda Haşim’in büyük imparatorluklarla antlaşmalar yapmış olması en azından Bizans ve Sasani kralı açısından kuşkulu hale gelir.

Mekkeli tüccarların dönemin uluslararası ticaretinde oluşan boşluğu fark edip hızla bu boşluğu doldurmalarının onların ticari zekaları ile ilişkilendirilmesi de fazla abartılı bir yorumdur. Eğer Mekke’de ticari bir kapasiteden söz edilecekse bu Kureyş’in ve Mekke’nin başarısından değil, coğrafyanın ve bölgesel koşulların bir sonucu olmalıdır. Bu işin başlangıcı ise en fazla 570 yılına kadar geri götürülebilir. Bu tarihte Mekke’ye yapılan saldırı sonunda şehrin tanrısal bir koruma altında olduğu fikri tetikleyici bir unsur haline gelmiştir. Dolayısıyla Kureyş suresinin anlaşılabilmesi için şu üç ana unsurun göz önünde bulundurulması gerekir:

  • 1.   Yemenlilerin Mekke’ye saldırısı,
  • 2.   Kureyşlilerin Haşim ile başlayan i’laf geleneği,
  • 3.   Mekke’de hums (ahmesilik) uygulaması.

Bu üç önemli gelişmeden ilk şıkta yer alan Yemenlilerin saldırısı en belirleyici olandır. Mekkeliler bundan sonra şehirlerinin ve kendilerinin ayrıcalıklı olduğunu çevreye alabildiğine empoze ettiler. Diğer iki şıktan i’laf, ticaret için Mekke’yi anilmerkez  güvenceye almaya yönelikken hums ise Kâbe’yi merkeze alan, Mekke’deki kabile ilişkilerini özellikle ortak bir ataya (Kureyşiliği) bağlayan ve onu aşırı yücelten bir uygulama olarak öne çıkarıldı.

Buradaki temel sorun, siyer kaynaklarında yer alan Kureyş’in ticaret hacmi hakkında dile getirilen abartılı yorumlar değildir. Asıl olarak Kureyş suresinde dile getirilen yaz ve kış aylarında yapılan ticari seferlerin mahiyetidir. Kureyş suresinde açık bir biçimde uluslararası bir ticaretin yapıldığında dair bir vurgu olmamasına rağmen bütün müfessirlerin ayeti yazın Şam’a kışın Yemen’e düzenlenen ticari seferler olarak yorumlamaları, uluslararası bir ticareti ima etmektedir. Ancak bu, sadece bir yorumdur ve bu yorumun en azından Şam ayağı ciddi sorunlar taşımaktadır.

Öte yandan ayeti Şam ve Yemen ekseninde yorumlamak mümkün olduğu gibi büyük ticari seferlerden ziyade daha küçük çaplı yerel veya mevsimlik hareketliliklere işaret olarak yorumlamak da mümkündür. Kuran, zaten müfessirlerin iddia ettikleri gibi Şam ve Yemen adını zikretmemektedir. Surede ticari hacmin büyüklüğüne yönelik kesin bir vurgu yer almamakta, salt yaz ve kış mevsimlerinde yapılan ticari seferlere atıfta bulunmakla yetinmektedir. Dolayısıyla söz konusu ticari hareketlilik, Şam gibi çok uzak bölgelerle irtibatlandırıldığında uluslararası ticaret ağının bir parçası olduğu kabulü doğru olmayıp, Hicaz bölgesinde ya da biraz daha geniş bir coğrafyaya işaretle “Şam taraflarına doğru” şeklinde yorumlamak da mümkündür.

Surede geçen rıhle ve beyt terimlerinden ilkinin ticaret diğerinin de Kabe'yi kastettiği çok açıktır. Bu iki terim biraz daha vülgarize edilerek söylenmek istense din ve ticaret de denebilir. Kureyşlilerin yükselmelerinin gerekçesini oluşturan bu iki terim, surede eş değerde kullanılmamaktadır. Surede asıl vurgulanmak istenen tartışmasız dindir, ticaret ikincildir. Mekke’nin İslam öncesi dönemde bölgesel bir dini merkez olduğu doğru olsa bile bölgesel ticari bir merkez olduğu kuşkuludur. Zira Kureyş suresinin ana fikri rıhle ya da i’laf gibi ticareti ima eden kelimelerde değil, özellikle “Kabe’nin rabbi” ifadesine yapılan vurgudur: “O rab ki Kureyşlileri doyuran ve korkudan emin olmalarını sağlayandır”. Ayet, Kureyş'in Kâbe'yi koruyarak dini liderliklerini sürdürdüğünü ve bu nedenle Hicaz'da açlık ve güvensizlikten korunduğunu ima ederken, ticaret, bu bağlamda sadece tali bir unsurdur. Zaten surenin geneli, ticari gücünden ziyade onların dini liderlik rolüne ve bu rolün sosyal-ekonomik etkilerine işaret etmektedir. Dolayısıyla burada iki eşit söz konusu değildir. Zaten i'laf ile ilişkili kullanılan rıhle terimi dışında surede ticarete doğrudan bir atıf yapılmamaktadır. 

İşte siyer kaynaklarının ve müfessirlerin rıhle terimine yükledikleri aşırı anlam nedeniyle söz konusu yolculuk uluslararası bir ticaret ağına dönüştürülmüştür. Oysa  Kuran’ın nazil olduğu dönemde çok uzun mesafeli yolculuklar için rıhle’nin kapsam alanını bu denli genişletmek pek mümkün görünmemektedir. Kelimenin tarihsel anlamı (diyakronik) ancak ikinci asırdan sonra büyük bir değişime uğramaya başlamıştır. (Daha ayrıntılı bilgi için bk. Faruk Tuncer, “The Terms Trade (Tijarah) and Road (Rihlah) in Qur'anic Context”, Religion, 2023, 14(8), 1055. https://www.mdpi.com/2077-1444/14/8/1055 )

Burada din ve ticaret kavramlarını özellikle Kuran’ın nazil olduğu dönemde Mekke’nin dışında ne düzeyde olduğuna da bakmak gerekmektedir. 6. ve 7. Yüzyılların dünyası din ve ticaret ilişkisi birbirinden bağımsız değildi ve bunun en açık örnekliğini görmenin yolu Yemene odaklanmaktır. Aslında en baştan itibaren yani Sümerlerden beri din, ticaretten ayrı düşünülemezdi.  Dolayısıyla Yemen ve Yemenlileri merkeze almadan Mekke’deki din ve ticaret ilişkisini anlamak da zordur. Yemen, bu yüzyılda kısa aralıklarla üç dinin egemenliğine girmiş istisnai bir bölgedir. Önce Yahudilik bir devlet dini olarak Yemene girmiş hemen ardından Habeşliler istila ederek bölgeyi Hristiyanlaştırmış ve İslam’ın ortaya çıkmasına yakın dönemde Sasaniler bölgeye Mecusi dinini sokmuşlardır. Bu dönem içinde Yemenliler iki büyük din savaşı yapmışlardır. Bunlardan biri 525 diğeri de 570 yılında meydana gelmiştir.  İlkinde Yahudi Yemenliler, Necran’daki Hristiyanlara saldırmış ve Yahudi olmak istemeyenleri diri diri yakmışlar; ikincisinde ise bu defa Hristiyan Yemenliler, Hicaz bölgesindeki pagan Araplara saldırarak bölgeyi Hristiyanlığa girmeye zorlamışlardır. Bu iki savaş büyük oranda bölgeyi şekillendirmiştir. Yemen’in bölgesel bir güç oluşunu sağlayan ise hem din hem ticarettir.  Din merkezidir zira mevcut dinlerin kuramsal ve kurumsal temsilcilerinin en önemlileri buradadır. Muhteşem kiliseler ve havralar yapılmıştır. Ebrehe’nin yaptırdığı Kulleys kilisesi en bilinenlerdendir. Öte yandan Hindistan kıtasından deniz yolu ile gelen ticaret yüklü gemilerin transit noktası da burasıdır. Bölgenin Arap yarımadasındaki yeşil ve sulak arazileri ile her türlü tarımsal ürünün yetişmesiyle, ürünlerini çok geniş pazarlara, Bizans, Habeşistan, Mısır, İran ve Suriye’ye taşıyabilen bir konuma sahiptir. Bizans ve Sasanilerin buraya özel bir önem göstermeleri bu nedenledir. Büyük İskender sonrasında Yunan kaynaklarının Arabistan'ın özellikle Yemen hakkında daha çok bilgi vermeleri boşuna değildir.

Yemen’deki ticaretin gelişmişliği karşısında tüccar Kureyşlilerin adı bile okunmazdı. Mekke’nin ticaret hacmi Hicaz bölgesiyle sınırlıydı. Gerçi modern dönem bazı araştırmacılar, Mekkelilerin milattan sonra 6. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Yemen'den Suriye'ye kadar olan ticaretin çoğunu kontrol altına aldıkları; “Sasani ve Bizans imparatorluklarını da içeren uluslararası bir ticarete sahip oldukları” ya da “Hindistan, Afrika ve Akdeniz arasındaki uzun mesafeli ticaret ağında bir aktarım noktası" olduğu yönünde görüşlerin (Shabani Islamic History, s. 1; Donner, "Mecca's Food Supplies," 250; Watt, Hz. Muhammed Mekke’de, s. 27; Hamidullah, İslam Peygamberi, 1/56) doğru olma ihtimali hayli düşüktür. Mekke ticaretinin üç olumsuz özelliği bu iddiaları boşa çıkarmaktadır:

  • Mekke’nin ticareti transit bir ticaret değildi. 
  • Mısır ve Suriye gibi bölge sakinlerinin ilgisini çekecek türden bir ürün çeşitliliğine sahip değillerdi. 
  • Mekkelilerin yaptığı ticaret uluslararası herhangi bir ticaret yolunun kontrolünü gerektiren bir konuma sahip değildi.

Aslında Mekke'nin ticaretinin ağırlıklı olarak yerel ve içe dönük olduğu anlaşılmaktadır. Kaynakların dile getirdiği uluslararası ticarin önemli bir parçası olarak sunulan Kureyşlilerin ticaretine biraz daha yakından bakıldığında durum şudur: Tütsü, ıtrıyat, baharat, dericilik ve diğer yabancı lüks tüketim malları başta olmak üzere, ipek ve giyim ürünleri, altın ve gümüş, yiyecek ve içecekler ve köleler, deve/at/eşek hayvanları gibi pek çok kalem dile getirilmektedir. Modern dönem araştırmacılar; yapılan ticaretin tütsü, baharat, köle, ipek ve benzeri mallar üzerinden gerçekleştiğini dile getirmektedirler. Mesela Lammens bu görüştedir. Montgomary Watt, Mekkelilerin başlangıçta sadece aracı ve perakendeci olduklarını; kervanları düzenleyen ithalatçı ve iş adamları olmadıklarını vurgulasa da Mekkelilerin özellikle Taif’ten deri ithal etmelerinden hareketle orada küçük de olsa sanayi kuruluşları olduğundan söz etmektedir. Sprenger, başlıca ihracat malını deri olarak tanımlarken, Kister ise Mekke’de bir “Mısır Pazarı” olduğundan hareketle Mısır’dan ithalat yapıldığını söylemektedir. Ancak en keskin saptamalardan birinin sahibi olan Patricia Crone, Mekkelilerin yaptıkları ticarete ilişkin çok olumsuz bir tablo sunmaktadır.

Bu ürünlerin çoğunun Suriye bölgesine ithalat ve ihracatı için Mekkelilere ihtiyaç yoktu. Zira bu bölgede zaten bolca mevcuttu. Şii müfessir Kummi’nin tefsirinde dile getirdiği bir yorum dikkat çekicidir. O, Kureyş suresinin nüzulünden sonra Mekkelilerin Şama gitmelerine gerek kalmadığını söylemektedir. (Tefsir, 2/444). Bu yorumu paranteze alarak Kureyşin uluslararsı ticaretteki konumunu biraz daha irdeleyelim: 

Bizans için olsa olsa tütsü ve buhar yanında ıtriyat ve parfüm türü ürünlerin ithalatı söz konusu olabilirdi. Bu ise tamamen Yemene bağlıydı. Öyle ki özellikle ıtrıyatın modern Batı edebiyatına girmesi tesadüf olmamalıdır. (Horatius'un "thesauris arabicis"i, Shakespeare'in "Arabistan itriyati", Milton'un "mukaddes Arabistan'ın baharat kokulu kıyıları". Bk., B. Lewis, Tarihte Araplar, s.35). Tütsü ve buharın o çağlardaki önemini anlamak için kilise ve mabetlerde ya da cenaze törenlerinde veya toplumsal ayinlerde ne denli yaygın bir kullanım ağına sahip olduğu hatırlanmalıdır.

Itrıyat (parfüm) endüstrisinin merkezi Aden'di. Tütsü ticareti ise özellikle Hadramut merkezliydi. Mekkeli tüccarların ise Yemen bölgesinin Mekke’ye en uzak olduğu bu noktalara gidip geldiklerine dair en azından o dönem için bir kanıt bulunmamaktadır. Belki olsa olsa en yakın yerleşim birimi olan ve Yemenlilerin özel bir önem atfettikleri Necran bölgesine gidip geliyor olabilirlerdi. Kumaş ticaretine yönelik benzer bir durum için yine Necran bölgesi Mekkeli tüccarlar için bir ara istasyon olmalıdır.  Kureyşlilerin Sanaya gidip geldiklerine yönelik oldukça fazla kayıt bulunsa da bu gidiş gelişlerin hepsi ticari nedenlerle olmayıp en azından bir kısmı siyasi nedenlerledir. Mesela bölgeye sık sık gidip geldiği anlaşılan Abdulmuttalib daha ziyade siyasi nedenlerle gidiyordu. Dolayısıyla sonuç olarak, "Mekke’nin Yemen'le ticareti" daha çok Yemen bölgesi sınırlarında yer alan Necran ile sınırlı görünmektedir.

Mekkeliler gerçekten tütsü, baharat ve diğer lüks mallarla mı ticaret yapıyordu? Eğer yapmadılarsa, deri ve giysi gibi mallara dayanarak uluslararası boyutlarda bir ticaret imparatorluğu kurabilirler miydi? Bu iki sorunun cevabı da görünüşe göre olumsuzdur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...