Ana içeriğe atla

Fil Suresi ve Yemenliler

Yemenliler, Hz. Muhammed’in doğduğu 570 senesinde Mekke’ye çok büyük bir saldırı düzenlediler. Bu saldırı Mekkeliler ile Yemenliler arasındaki belki de en büyük savaştı. Aslında bir savaş denemezdi, zira Yemen’den gelen savaşçılar Mekke’nin çok yakınlarına geldiklerinde karşılıklı bir çatışma olmadığı gibi Kureyşliler ilginç bir şekilde şehirlerini korumaya bile gerek görmediler. Siyer kaynakları, Kureyşlilerin kendilerinin ilahi bir güç tarafından korunacağı yönünde güçlü bir algıya sahip olduklarını söylese de en temelde, Yemenlilerin ne denli büyük bir psikolojik üstünlüğe sahip olduklarını, Mekkelilerin ise Yemenlilere direnecek gücü olmadıklarını göstermektedir.

İslam kaynaklarında geçen olayın özeti şöyledir: Yemenliler içinde büyük fillerin de bulunduğu bir ordu ile Kabe’yi yıkmak için yola koyuldular. Taif yakınlarına kadar geldiler. Taifliler büyük bir şaşkınlık içinde kendilerine dokunulmamasını, ne isterlerse yapacaklarını söylediler. Bunun üzerine Yemenlilerin başındaki Ebrehe hedefinde Mekke olduğunu, orayı yerle bir edeceğini söyleyerek onlardan kendisine kılavuzluk edecek birilerini vermesini istedi. Nihayet Mekke yakınlarında (Muğammes denen yerde) konakladı ve ilk karşılaştığı deve çobanlarını esir aldı. Gasp edilen develer arasında Peygamberin dedesi Abdulmuttalib’in develeri de vardı. Abdulmuttalib develerini istemek üzere ordugâha gelince Ebrehe onun Kâbe için ricacı olmak yerine develerini istemesini garipsemiş, bunun üzerine Abdulmuttalib sadece develerin sahibi olduğunu, Kâbe’yi de sahibinin koruyacağını söyledi. Kabe’yi yıkmaması için yapılan teklifleri reddeden Ebrehe, ordusuna hücum emri verdi. Ancak Yemen’den getirilen filler yerinden kımıldamıyorlardı. Bu yüzden istenen saldırı emri bir türlü gerçekleşemedi. Sonunda doğal bir felaket olduğu anlaşılan bir olayla Yemenliler un ufak oldu. Ebrehe canını zor kurtardı ve yaralı olarak Yemen’e döndüyse de kısa bir süre sonra, 570 senesinde öldü.

Kuran, Fil suresinde, kente yönelik bu saldırıyı dile getirirken Yemenlileri çok açık bir biçimde çoğul zamir (onlar) kipi ile nitelemektedir. Bazı müfessirlerin, Fil suresi ile ondan hemen sonra gelen Kureyş suresini tek bir sure gibi algılamasına bakılırsa Kureyşlilerin Kabe ile ilişkisi ve bu saldırının mabede yönelik olması kısmen Kuran tarafından da onaylanmaktadır. Bizi burada asıl ilgilendiren, İslam kaynaklarında kesin bir yargı olarak öne sürülen, Kabe’nin göz kamaştıran parlaklığı nedeniyle böyle bir saldırının yapılmasının gerçekliliği ve tahkikidir.

Siyer ve İslam kaynaklarının Ebrehe’nin, Kabe’yi yıkıp Arapları Yemen’in başkenti Sana’da yaptırdığı mabede çekmek için bu sefere çıktığı yönündeki rivayetler, neticede müfessirleri Fil suresini sadece bu gerekçeyle tefsir etme eğilimine itmiştir. Bu ise büyük resmin sadece bir kısmını yansıtmaktadır. Oysa resmin tamamına daha geniş bir açıdan bakıldığında, Yemenlilerin Kâbe’yi yıkmak istemeleri -hiç de iddia edildiği gibi- bir kıskançlık nedeniyle olmadığını göstermektedir.

Bu anlatı da Mekkeliler ve özellikle Kureyşlilerin müdafaa için hiçbir girişimde bulunmamaları ilginç olduğu kadar tuhaftır da. Çünkü şehirlerini korumak için savaşa girmedikleri halde zahiren galip taraf olarak algılanmalarını sağladı. Kureyşlilerin bunu kendi lehlerine Tanrının bir yardımı olarak sunmaları pek şaşırtıcı değildir. Kendilerini Yahudiler gibi seçkin ve ayrıcalıklı özel bir topluluk olduklarına inandırmışlardı. En azından bu olaydan sonra dışarıya karşı bu inancı alabildiğine yayıyor ve kendilerinin “Ehlullah” (Allahın ailesi) ya da “Ciranullah” (Allah’ın komşuları) unvanıyla bölgedeki tüm kabilelere karşı üstünlük kurmaya çalışıyorlardı.

Mistik ve büyüsel bir dünyanın içinde yaşamaya alışkın Mekkelilerin, böylesine rastlantısal bir olay ile kendilerini Tanrısal bir koruma ile kuşatılmış olduklarına inanmalarının etkisi çok fazla olmalıdır. Kabe’nin gerek Hicaz bölgesinde gerekse daha geniş bir coğrafyada yükselişe geçmesi daha önce değil, Fil olayıyla başlamıştır. Bölgede Kâbe benzeri pek çok mabet olmasına karşın Mekke’deki Kabe’nin Hz. İbrahim ve oğlu İsmail ile irtibatının sağlanması bu olay dolayımında daha belirgin hale gelmiş olmalıdır. Mekke’nin yanı başında yer alan Taif’te Lat putuna ait bir Kabe’nin varlığı yanında başka yerlerde başka Kabeler de bulunmaktaydı. Ancak hiçbiri Mekke’deki Kabe’nin konumuna çıkamamıştır. Kabe’nin, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’den daha çok Hz. Muhammed ile anlam kazanmış olduğu görülüyor. İslam kaynaklarının, Yemenlilerin saldırılarına gerekçe olarak ileri sürdükleri Kabe’nin göz kamaştıran konumu nedeniyle böyle bir saldırının hedefi olduğu yönündeki yorumların öznelliği, Peygamber daha doğmadan (ya da Fil olayı gerçekleşmeden önce) Kabe’ye yüklenmek istenen aşırı anlamla ilgili olmalıdır.

Kabe Fil olayından önce çok büyük bir cazibe merkezi değildi. Olsa bile bu algı, muhtemelen Fil olayından sonra başlamış olmalıdır. Mekke saldırısına gerekçe olarak gösterilen, Yemenlilerin Kabe’yi kıskanmaları aşağıda dile getirilen nedenlerle pek ikna edici görünmemektedir:

Bir defa Yemenliler ile Mekkeliler 6. Yüzyıl itibariyle eşit güç dengelerine sahip değildir. Ebrehe’nin başında olduğu Yemenliler düzenli bir orduya sahiptir. Tarihsel olarak 5. Yüzyıldan itibaren bozulmaya başlayan siyasal ve toplumsal düzene rağmen bir devlet yapılanmasına da sahiptir. Bölgede Roma ve Sasanilerden sonra miladi üçüncü yüzyıldan itibaren güçlenmeye başlayan Habeşistan ile birlikte iki büyük güç merkezinden biridir. Ancak hem tarihsel olarak bin yıldır kurduğu büyük devletler ile hem de bölgenin Hindistan deniz ticaretinin en önemli transit geçiş noktası olması nedeniyle Yemen, ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Siyasal ve tarihsel bu zenginlik, sadece Arap yarımadası için değil tüm bölge için Bizans ve Sasanilerin ardından Yemenlileri üçüncü sıraya taşır.

Ebrehe’nin Yemen’de Habeşliler lehine ülkeye hakimiyeti ticari ve ekonomik nedenleri olsa da en temelde Hristiyanlığı yaymak gibi bir emele dayanıyordu. Ebrehe yönetiminden hemen önceki  Himyeriler ise Yahudiliği  benimsemişti. Dolayısıyla Yahudilik ve Hristiyanlığın Yemen’de devlet dini haline gelme süreci bölgenin tamamen istikrarsızlaşmasını sağlamış ve Ebrehe sonrasında Mecusi olan Sasanilerin de bölgeye inmesiyle Yemen’de işler daha da karmaşık bir hal almıştır. Sasaniler, bölgede çok uzun süredir büyük emeller besliyordu. Zaten Ebrehe’nin ve dolayısıyla Habeşlilerin Yemen’i istila etmelerinin hemen ardından bölge tamamen İranlıların hakimiyetine geçmiş ve İslam’ın hakimiyetine kadar bu istila devam etmiştir. İranlılarla birlikte Mecusilerin varlığı da giderek artıyordu. Bizansın Habeşistan üzerinden Hristiyanlığı yaymak istemelerine karşın İranlılar bölgede Yahudilerle iş tutuyordu. İslam’ın da dahil olduğu yüz yıllık bu dönemde Yemen tarihinde hiç görülmedik bir istikrarsızlık yaşandı. Ardı ardına istilalara uğradı. Bir yüzyıl içinde önce Yahudi yöneticiler, ardından Hristiyan yöneticiler ve nihayet Müslümanlar buraya el koydular. Ya da Önce Romalılar ve Habeşliler, ardından Sasaniler ve nihayet İslam orduları.

Bu istikrarsız dönem aslında 4. Yüzyıla kadar geri gidiyordu. Hristiyanlığı benimseyen Habeşistan’daki Aksum imparatoru kendi dindaşlarına Yemen’de bir süredir yapılan baskı ve taarruzlardan rahatsızdı. Necran’da meydana gelen büyük Hristiyan katliamını fırsat bilerek dindaşları Roma imparatorundan da destek alarak bölgeye müdahale etti. Bir yandan Hindistan deniz ticaretini ele geçirmek için Babülmendep’e hâkim olmak, öte yandan zulme uğrayan dindaşlarını korumak amacıyla Bizans İmparatoru I. Justinus (518-527)’un yardım ve desteğini de alarak Eryat adlı bir kumandanın emrindeki Habeş ordusu, Yemen’e büyük bir çıkarma yaptı. Yapılan savaş sonunda Himyeri Devleti mağlûp oldu; toprakları işgal edilerek Habeşistan’a bağlandı ve kral adına Eryat’ın yönetimine verildi. Yemen’de işler daha da karıştı. Eryat’ın ordusunda ki kumandanlardan Ebrehe, bir süre sonra Eryat’ı devirerek Yemen’de iktidarı ele geçirdi ve bağımsızlığını ilân etti.

Ebrehe, 537 senesinde tüm Yemene hâkim oldu. Bir savaş esnasında dudağı ve burnu yarıldığı için Eşrem lakabının verilmesi onun iyi bir savaşçı olduğunu gösteriyordu. Aslında Ebrehe Habişistan'ın atadığı bir valiydi fakat o sıradan bir vali olmanın ötesinde kral olmak istiyordu. Koyu bir Hristiyandı, yakaladığı başarının kalıcı olması için Yemen’de büyük bir Hristiyan imparatorluğuna kurması gerektiğini fark etmişti. Habeş Kralına yazdığı mektuplarla ona tabi olduğunu söylüyordu ama bir yandan da kendi çizdiği yolu adım adım takip ediyordu. Ticari bir merkez olan Yemen’in aynı zamanda dini bir merkez olmasıyla hayalini kurduğu büyük imparatorluk idealine daha kolay ulaşabilecekti. İşte bu nedenle Yemeni baştan başa Hristiyan yapmak istiyordu.

Başkent Sana’da çok büyük bir kilise yaptırdı. Kalis ya da Kulleys adındaki bu kilise, bazalika şeklinde bina edilen kubbesiyle daha çok bir katedrali andırıyordu. Bizans’tan mermer ve mozaik ustaları getirdi. Kullanılan malzemenin ihtişamı büyük bir servet tutuyordu. Kapıları altın ve gümüşten, iç dizaynında yoğun altın kaplama, tezyinatında yaldızlı ve renkli camlar kullanılmıştı. Aslında Kulleys, Yunanca ekklessia (yani kilise) kelimesinin Arapçaya aktarılmış biçimiydi ve bu Bizans ve Roma imparatorluğunun Yemendeki somut izlerini yansıtıyordu. Dolayısıyla mabedin muhteşem bir yapı olduğunda hiçbir kuşku yoktur. Siyer ve İslam tarihi kaynaklarının verdiği bilgiler de bu istikamettedir:

·       “Senin (Habeş Kralı) için öyle bir beyt yaptırdım ki (yeryüzünde) ne Araplar ne de Acemler şimdiye kadar onun gibisini yapmamışlardır.” (اني قد بنيت لك بصنعاء بيتا لم تبن العرب ولا العجم مثله). (Ezraki, Ahbar, 1/213)

·       “(Ebrehe) öyle bir kilise inşa etti ki yeryüzünde o dönem bir benzeri görülmemiştir.” (فبني كنيسة لم ير مثلها في زمانها يشئ من الارض). (İbn İshak, 41; İbn Hişam, 1/57)

·       “(Ebrehe) muhteşem bir yapı inşa etti. O zamana değin yeryüzünde (bu kilisenin) bir benzeri görülmemişti.” (فبناها بناء معجبا لم ير مثله، بالذهب والاصباغ المعجبة.). (Taberi, Tarih, 2/131).

·       “İnsanların yücelik, güzellik ve süslemesinde bir benzerini görmediği bir kilise inşa etti; onu altın, gümüş, cam, sırlı çini, renkler, boyalar ve çeşitli değerli taşlarla süsledi ve ona 'Kulleys' adını verdi.” (فبني كنيسة لم ير الناس مثلها في شرفها وحسنها ونقشها بالذهب والفضة والزجاج والفسقيا والالوان والاصباغ و صنوف الجواهر وسماها القليس). (Makdısi, el-Bed’ ve’t-tarih-3/185-186).

Şimdi kaynaklarda yer alan ifadeler bu denli açık bir şekilde dile getirilmişken, Kabe’nin yapısal mimarisinin Kulleys karşısında kıskanılacak neyi olabilir?  Belki olsa olsa tarihsel konumu ve değeri olabilir ve bu tarihi değerin -en azından kaynaklar açısından- Hz. Adem’e kadar götürülen ilişkisi kuşkuludur. Öte yandan Habeşlilerin Yemenliler kadar büyük ve zengin bir medeniyete sahip olmadıkları düşünüldüğünde, söz konusu kilisenin inşası Ebrehe’nin şahsında asla Habeşlilere de atfedilemez. Bu, kadim Yemen medeniyetinin bir ürünü olarak görülmelidir. Kilisenin yapımı için Bizans’tan getirilen ustaların varlığı, özellikle Suriye’den geldiği söylenen misyonerler tarafından kilisenin inşa edildiği yönündeki bilgiler de bunu teyit etmektedir. 13. yüzyılda yaşadığı anlaşılan Ebu Salih adında birinin Arapça yazdığı ve fakat günümüze gelmeyen Mısır ve Komşu Ülkelerde Kiliseler isimli eseri Ermeni bir mütercim tarafından çevirisinin İngilizce versiyonunda yer alan bilgiler de siyer kaynaklarıyla paralellik arz etmektedir:

·       “(Ebrehe) Sunaklara açılan kapılarda geniş altın levhalar yerleştirdi ve bunları değerli taşlarla süsledi; her bir levhanın ortasına, merkezinde kırmızı, şeffaf bir yakut olan bir altın haç yerleştirdi. Bu mücevherlerin etrafında, farklı renklerde açık çiçek motifleri bulunuyordu, bu da görenleri hayran bırakıyordu. Kulleys kilisesinin tamamlanmasıyla birlikte şöhreti öylesine yayıldı ki herkes koşarak onu görmeye geliyordu. Pek çok ziyaretçi adaklarını buraya hediye ediyordu. İnsanlar burada ikamet etmeye ve gece gündüz kalmaya başladılar. Bir süre sonra Kral (Ebrehe), orada konaklayanlara yiyecek sağladı, onların kalması için odalar inşa etti ve kiliseye ait mülk haline gelen ek binalar inşa etmek zorunda kaldı.” (Ebu Salih, The churches and monesteries.., s. 300).

Klasik sayılabilecek bu eserin betimlediği ifadelere benzer şekilde modern dönem uzmanlar tarafından da dile getirilmektedir:

·       “Güney Arabistan'daki tüm Hristiyan yapıları arasında en ünlü olanı Kalis (Kulleys)'tir ve daha da önemlisi, sanat tarihçileri için oldukça değerli olan ayrıntılı bir şekilde tanımlanan tek kilisedir.” (It is the al-Qalis that is the most celebrated, and what is more, it is the one church that is described in great detail, a matter of considerable importance to the art historian.) (Irfan Shahid, Byzantium of South Arabia, s. 81)

Neticede kaynakların Mekke’yi ve Kabe’yi merkeze alarak yaptıkları siyasi yorumlar daha büyük resme bakmayı engellemektedirler. Büyük fotoğraf ise en temelde Bizanslılar ile Sasanilerin yarımada üzerindeki emellerini yansıtması bakımından farklı bir tablo sunmaktadır. Buna göre Ebrehe’nin yaptırdığı kilise dönemin iki süper devletinin yaklaşık çeyrek asır süren savaşın en somut ve görünür parçası olarak da görülebilir. Ebrehe’nin en büyük emellerinden birinin bölgede varlığını giderek hissettiren Sasanilere karşı mücadelesinde Bizanslılara yani kendi dindaşlarına yardım etmekti. Bu bir din savaşımıydı yoksa ticari kaygıların neden olduğu bir güç savaşı mıydı, belki ikisi de. Ebrehe’nin şahsından bağımsız yanı bulunsa da bölgesel bir güç ve iktidar mücadelesinin Hicaz bölgesiyle ilgili kısım, büyük fotoğrafın sadece görünen yüzüdür. Büyük resim çok daha farklıdır. Roma ile Sasaniler arasında süren güç mücadelesinin Arap yarımadasıyla ilgili bölümünün bir ucunda Habeşistan diğer ucunda ise Yemen yer almakta ve fakat Mekke ve Medine’nin dahil olduğu Hicaz bölgesi bu mücadelenin -en azından İslam gelinceye kadar- asla içinde olmadı.

Buna göre Yemenlilerin Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke'ye saldırmalarının nedenleri şunlar olmalıdır: 

  • Öncelikle Bizanslılar ile Sasaniler arasındaki uzun süre devam eden savaşın özellikle Yemen merkezli ticaretin bu iki büyük güç merkezi tarafından kontrol altına alınma isteği ve ticaretin gerektirdiği bölgesel istikrarı zedeleyecek ve pürüz çıkarma potansiyeli olan yerleri düzene sokma arzusu.
  • Bizzat Ebrehe’nin Habeşistan’a kısmen bağımlı olsa da yeni bir bölgesel güç olmak için Yemen merkezli bir imparatorluğu en azından bölgesel bir güç olmasına yönelik tahkimat isteği.
  • Yahudilik ve Hristiyanlık arasında süren din savaşının galibi olmak ve Yahudiliğe karşın yeni bir din olan Hristiyanlığın bölgedeki hakimiyetini yerleştirme ve tüm Arabistan’ı Hristiyanlaştırma arzusu.
  • Özellikle Mekke ve Kureyşlilerin yeni yeni canlanmaya başlayan ticaretinin büyüme potansiyelinin görülerek olası yeni imparatorluğun kontrolü altına alma isteği.
  • Ebrehe’nin Kabeyi kıskanmasının aksine, tüm bölgenin dinsel merkezi olarak tasarlanan Kulleys’i kıskananın Mekkeliler olduğu ve bunun sonucu olarak Mekkelilerin onca yolu katederek gelip mabedin içine büyük abdestlerini yapmalarıdır ki eğer bu iddia doğru ise Yemenlilerin saldırısının haklı bir gerekçesi vardır.
  • Mukatil b. Süleyman'ın tefsirinde naklettiği (Tefsir, 4/848) bir başka gerekçede, Kureyşlilerin kiliseye gelerek et kızartıp yedikleri ve dönüşte ateşi söndürmedikleri için çıkan yangında mabedin zarar gördüğüne sinirlenen Ebrehe'nin bu saldırıyı gerçekleştirmesi de haklı bir gerekçedir.
  • Son iki şıkta dile getirilenlere aşırı öfkelenen Yemenlilerin bu çirkin işi yapan kabile mensuplarının  teslim olmalarını istemelerine rağmen ortaya çıkmamaları, kendisine teslim edilmemeleri duyulan öfkeyi daha da artırmıştır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...