Hac suresinde (22/17) tek bir defa kullanılan Mecus kelimesinden hareketle Mekke’de yaşayanların bu inanç mensuplarını tanıdıkları anlaşılıyor. Ayrıca Yahudiler ve Hristiyanların hem isimlerine hem yaşam biçimlerine hem de kutsal kitaplarına oldukça fazla sayıda atıf yapılmasına rağmen Mecusi ifadesinin tek bir yerde geçmesinin nedeni hem onlar kadar yaygın olmaması hem de Hz. Peygamber dönemi yegâne hâkim kültürü olan Sami geleneğinin baskın olmasıyla ilgili olmalıdır. Yoksa 7. yüzyıl Mekke’sinde İran ve İranlıların etkisinin hiç olmadığı anlamına gelmez.
Peki Kur'an'ın Mecusi dediği bu kimseler kimdir? Müfessirlerin
kabaca “ateşe tapanlar” olarak niteleyip haklarında malumat verme konusunda pek
istekli davranmadıkları bu inanç mensupları aslında en temelde Zerdüşti İranlılardı. Müfessirlerin
isteksizliği karşısında hadis, siyer, fıkıh, İslam tarihi ve kelam kitaplarında
Zerdüşti Mecusilik hakkında oldukça malumat bulunmaktadır.
Asırlarca İran’da kurulan devletlerin resmi dini olarak
kabul gören Mecusilik, Zerdüşt tarafından şekillenmiş, zaman içinde bir kısım
değişim ve dönüşümler geçirmiş, Sasanilerin yıkılacağı ana kadar da devletin
resmi dini olmuştur. Asırlarca çok geniş bir coğrafyada hakimiyetini devam
ettiren, Hint dinleri, Yahudilik, Hristiyanlık ve nihayet İslam’ı da önemli
ölçüde etkileyen Zerdüşt kimdir peki? Tarihi bir şahsiyet midir yoksa mitolojik
bir kahraman mı?
Zerdüşt’ün, Hz. İbrahim ya da Hz. Musa ile çağdaş olduğu
yönünde bilgiler bulunsa da tarihi bir şahsiyet olarak, en azından MÖ. 6.
Yüzyıldan sonra yaşamadığı kesindir. Doğum tarihi hakkında MÖ. 628 tarihi
verilmektedir. İranlıların tarih sahnesinde çıktıklarından bu yana kurdukları
en güçlü iki büyük imparatorluktan Medler (MÖ. sekizinci yüzyılın ikinci
yarısından itibaren) ve Ahamenişler’in (MÖ. altıncı yüzyıl) kesiştiği noktada
ortaya çıkan Zerdüşt’ün adı özellikle İran’ın iki büyük İmparatoru Kyros ve Darius
ile anılmaktadır.
Bu dönem, insanlık tarihinde çok önemli gelişmelerin
yaşandığı bir tarihti. Bir yanda dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir
etkinlik olarak felsefenin Yunanistan’da tomurcuklanmaya başladığı, diğer yanda
Mezopotamya’da Babil sürgünü ile başlayan ve Sami peygamberlerin birbiri ardına
sökün ettiği eşsiz bir dönemdi. Ahameniş İmparatorluğu tam bu dönemde, Büyük
İskender’den bir süre önce, ilk defa bir dünya imparatorluğu hayalini
gerçekleştirmek üzereydi. Eski dünya, tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyordu.
Zerdüşt böyle bir zeminde ortaya çıktı.
Ahameniş İmparatorluğu ile İranlılar sadece Mezopotamya’ya
hükmetmekle kalmadılar Hindistan’dan Anadolu’ya, Mısır’dan İyonya ve Atina’ya
kadar ilerlediler. Ege bir İran gölü haline geldi. Yunanlılar ve Spartalılarla
yaptıkları bitmek bilmeyen savaşlar onların hegemonik bir dünya devleti kurma hayallerinin
tabii bir sonucuydu. Savaşların tüm olumsuz yanlarına rağmen farklı bölgeler
arasında yaşayan halklar üzerinde büyük bir etkileşim meydana geldi. İranlılar,
bu geniş coğrafyaya kültür ve geleneklerinin yanı sıra dinlerini de taşıdılar.
Bunun etkisi önce asırlarca aynı bölgede yaşadıkları Mezopotamya halkları
üzerinde görüldü. Bölgenin daimî sakinlerinden Yahudiler, ilk etkilenenler
oldu. Babil sürgünü nedeniyle yurtlarından edilen İsrailoğulları bölgede
Zerdüşti bir koruma kalkanına girdiler. Bir süre sonra İran İmparatoru
Yahudileri vatanlarına tekrar dönmelerini sağladığı gibi Kudüs’de yıkılan
mabedi de yeniden inşa etti. Bu durum Yahudilerin asırlar boyu İranlılara
minnet duymalarını sağladı. Hatta o kadar ki İran İmparatoru Kiros’un adı Kitab-ı
Mukaddes’e bile girdi. (İşaya 44:28, 45:1). Zerdüşt inancı, sürgün sonrası,
Büyük İskender, Selevkoslar ve Partlar dönemi boyunca İranlılar arasında
yaşayan ve gelişen Yahudiliği yüzyıllar içerisinde derinden etkiledi. Asırlar
sonra İslam’ın ortaya çıktığı dönemde meydana gelen Bizans ve Sasani savaşında
Yahudilerin İranlılar tarafında yer almalarının nedeni biraz da bu minnet
duygusuydu.
Zerdüşt’ün dinsel ve kültürel etkisi Doğu’da böyle cereyan
ederken, benzer bir etki Batı’da da felsefe üzerinden görüldü. Yunan
felsefesinin başlangıç yeri olan İyonya aynı zamanda bir İran kolonisiydi.
Zerdüşt ve Mecusiliğin en temelinde yer alan “ateş” imgesi, İyonya filozofu Herakleitos
(MÖ 535-475) tarafından varlığın dört arkesinden biri olarak ileri sürüldü.
Ondan kısa bir süre sonra yine bir İyonya filozofu olan Empedokles (MÖ 494-434)
tarafından bu düşünce daha da geliştirildi. Zerdüşt’ün aydınlık ve karanlık
metaforları onun tarafından sevgi (philia) ve nefret (neikos)
kavram çifti ile sistematize edildi. Bu iki büyük düşünürün ateşe fiziksel bir
unsur, bir element olarak yaklaşmalarına karşın onlardan önce yaşayan Zerdüşt
onu Güneş ile ilişkilendirerek kutsal bir sembol olarak açıklıyordu. Herakleitos
ve Empedokles’in yaşadıkları Efes'te felsefe tomurcuklanırken yönetim İranlıların elindeydi.
Aslında Zerdüştilik tüm inanç biçimlerinde olduğu gibi ilk
otaya çıktığı haliyle kalmadı zamanla pek çok değişim ve dönüşüme uğradı. İnanç
biçimlerini etkilediği gibi kendisi de etkilendi. İlk ortaya çıktığında salt
monoteist kimliği zamanla deforme oldu. Ancak değişmeyen tek şey İran ve
İranlıların dini düşüncelerini hep Zerdüşt belirledi. Ahamenişlerin yıkılmasıyla birlikte İranlılar, eski güçlerini kaybettiler. İlerleyen zaman
içinde dünya yeni bir dinle tanıştı. Hristiyanlık, milattan sonra üçüncü yüzyılda
Roma İmparatorluğunun resmi dini haline gelince dünya bambaşka bir evreye
girdi. Aynı tarihlerde İranlılar da Sasani İmparatorluğu ile tarih
sahnesindeki o ihtişamlı günlerine yeniden geri döndüler.
Dünya bir kez daha Doğu ve Batı kapışmasına sahne oluyordu.
Yunanlıların yerini Bizanslılar aldı. Burada değişmeyen tek unsur İranlılardı.
Yaklaşık dört asır boyunca sürecek Sasanilerin kurucusu Erdeşir ile birlikte
Mecusilik, devletin resmi dini haline geldi. 7. Yüzyılın yarısında ortaya çıkan yeni dinin tüm bölgeyi kuşatacağı ana kadar yaklaşık dört asır
boyunca Sasanilerin parlak dönemi devam etti. Zerdüştilik Batıdan Doğuya,
Hindistan ve Çine uzanan çok geniş bir coğrafyada giderek daha da yayıldı ve
kalıcı hale geldi. İslam’ın ortaya çıktığı Arap yarımadasında ise en fazla
etkisi Bahreyn ve Umman üzerinden Yemen’de görüldü. Bazı Arap kabileleri
kitlesel olarak Zerdüşt’ün dinen geçtiler.
Çoğu defa Zerdüşlük ile karıştırılan Maniheizm, Mezdekizm
gibi inanç biçimleri temelde Zerdüştiliğe dayansa da ayrıksı düşünceleri ile
devlet dinine ve politikasına ters düştüğü için bir süre sonra İran kralları
tarafından bertaraf edildi. Mani (MS. 274) ve Mazdek (MS. 528) feci şekilde
öldürüldüler. Devletin selameti adına mensupları katledildi. Sasani
imparatorluğu tam bir teokratik din devletiydi. İmparatorluğun kurucusu Erdeşir
(226-240), rahipler sınıfından geliyordu ve kendisi de aynı zamanda bir
rahipti. Ölmeden önce oğlu I. Şapur (241-272)’a vasiyetinde “Din ve devlet birdir” diyordu. Sasani devlet
geleneği içinde çok özel bir yeri olan Karthir bir Zerdüşt rahibiydi. Ahura
Mazda rahiplerinin başıydı. Behram (271-274) dönemi ile birlikte ona
“İmparatorluğun kadısı” ünvanı verildi.
Bizans ve İran arasında bitmeyen savaşlar daha önce
Yahudiler de olduğu gibi benzer bir duruma neden oldu. Zerdüştilik, bölgede giderek
yayılan Hristiyanlığı da büyük ölçüde etkilemeye başladı. Pek çok inanç biçimi Zerdüşti
bir renge büründü. Örneğin Hristiyanlıktaki Mesih inancı çok büyük oranda
Zerdüşti kurtarıcı saoşyant anlayışına dayanıyordu. Hz. İsa’nın
doğumundan yaklaşık 150 yıl sonra Mezopotamya’da ortaya çıkan, eklektik inanç
biçimiyle tüm Gnostik akımlar çok büyük oranda Zerdüşt’ten etkilendi. Aslında
Hristiyanlığın katı Helenleşmiş biçimi olarak Gnostisizm Hristiyan dini içinde
alternatif bir dindi ve Doğudan Batıya çok geniş bir alanda etkisi oldu.
Aslında Zerdüşt ortadoğulu bir peygamber gibiydi. Aynı zamanda batılı bir teolog olarak ussal bir dini olanaklı hale getiren ilk ve tek
kişiydi. Bu nedenle Ortaçağ boyunca modern döneme gelinceye kadar etkileri
dinmeksizin hep devam etti. Yeni Eflatuncu felsefenin kurucusu Plotinus (MS. 270)
doğudaki felsefeye aşina olmak, sırf Zerdüştiliği incelemek için Roma
İmparatoru'nun İran seferine katıldı. Ünlü sudur teorisi’ni bu seyahat sonunda teorize ettiği söyleniyordu. Benzer şekilde öğrencisi Porfirios (MS. 305)'da da izleri
görüldü. Hristiyanlığın büyük teologlarından olan Aziz Augustinus
(MS. 430), Hristiyan olmadan önce gençliğinde bir dönem Zerdüştiliğin farklı
bir formu olan Maniheizme kapıldı.
Tarihin bu seçkin zekalarının ilgisini çeken Zerdüşt ve
teolojisinin geniş halk kitleleri üzerinde ki etkisi ise sanılandan çok daha büyük
oldu. Yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizm dinleri ve dolayısıyla bu dinlere
mensup olanlar üzerinde yüzyıllar boyu etkili oldu.
Peki ya İslam?
İslam’ın ortaya çıktığı döneme kadar kısaca özetlenmeye çalışılan bu kronolojik tarih dikkate alındığında Zerdüşt’ün İslam ve Müslümanlık üzerinde etkisini olmaması mümkün değildi. Özellikle Hz. Peygamberden bir süre sonra gelişen olaylar, İran topraklarının Müslümanların eline geçmesiyle birlikte bu etkileşim çok daha büyük oldu. İslam’ın Zerdüştilik ile karşılaşması her ne kadar siyasal tarihte Hz. Ömer dönemi ile keskin bir kılıç gölgesinde gerçekleşmiş gibi görünse de onun döneminin öncesinde ve sonrasında büyük geçişkenlikler yaşandı. Hz. Peygamber dönemi başta olmak üzere gerek Hz. Ömer gerekse Emeviler dönemi boyunca Zerdüştilerin ehl-i kitap ve zımmi statüsünde görülmeleri onlara belli bir sempati ile yaklaşıldığının bir işaretiydi. Emevilerin ardından gelen Abbasiler ise iktidarlarını çok büyük ölçüde Zerdüşti İranlılara borçluydu. İmparatorluğun başında Müslüman bir Halife vardı ama devleti tamamen Zerdüştiler yönetiyordu. Vezirler ve devleti yöneten bürokratlar hep İranlıydı. Katipler sınıfı tamamen onlardandı. Abbasiler en azından başlangıç ve kuruluş döneminde bunu sorun etmediler.
Aslında Abbasileri iktidara taşıyan nesnel koşullar büyük oranda eski Zerdüştilerle yapılan ittifakın bir sonucuydu. Bu ittifak kültürel ve siyasal olmak üzere iki büyük ayağa dayanıyordu. Kültürel ayağı deruhte eden İranlı Bermeki ailesi tıp ve felsefe kitapları başta olmak üzere büyük bir çeviri hareketini hem başlattılar hem de himaye ettiler. Ancak bir süre sonra durum değişti. İranlı Bermeki vezirler tek tek ortadan kaldırıldı. Katipler sınıfı içinde çok ayrı bir yeri olan ve Bağdat Aydınlanmasının öncü isimlerinden İbnü’l-Mukaffa (ö. 142/759) feci şekilde öldürüldü. Öldürülen ya da ortadan kaldırılan İranlılar için yapılan en büyük suçlama nedeni “zındık” ifadesiydi. Başlangıçta olumsuz bir anlamı olmayan ve Avesta’nın yorumu (zend) anlamına gelen zındık sözcüğü ilerleyen zaman içinde yoldan çıkan, mülhit ve kafir anlamına bürünerek Zerdüşti demek oldu. Abbasiler böylece Hz. Peygamberden bu yana Zerdüştilerin zımmi statüsünü kaldırıp “ateşe tapanlar” olarak onları kafir ilan ettiler ve kurdukları özel mahkemelerde ölümle cezalandırdılar. Aslında belli bir dönemde zındıklığın nasıl bir hal aldığını anlamak için İslam toplumunun en uç noktasındaki Endülüse bakmak yeterlidir. Endülüslü Ebu Bekr İbnü'l- Arabi'nin tüm bu zındıklıkların başı olarak Bermekileri gösteriyordu. Zındıklığın nedeni ise tıp ve felsefe çevirileriydi.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen bir süre sonra İranlılar siyasal olarak çok daha güçlü bir şekilde yeniden geri
döndüler. İmparatorluk bünyesinde müstakil devletler kurma becerisi
gösterdiler. Büveyhiler, Samaniler, Fatımiler. Abbassilerin iktidarda olduğu
dönemde bağımsız birer küçük imparatorluklar kurdular. Bu devletler aslında
sonradan Müslüman olmuş, köken olarak Zerdüşti İranlılardı. Abbasi İmparatoru
adeta Bağdat ve civarına hükmeden kadük bir devlet haline geldi ve bir süre
sonra da yıkıldı.
Bu dönem boyunca, Zerdüştilik sadece siyaset ve devlet
yönetiminde değil din, kültür, ilim ve irfan hayatında, İslami ilimlerde ve
toplumsal konularda da derin izler bıraktı. Hz. Peygamber döneminde olmayan tasavvuf
ve irfani gelenek başta olmak üzere kelam ve felsefeyi büyük oranda belirledi.
Zerdüşti düalizm özellikle tasavvuf üzerinde çok derin etkiler bıraktı. Kelam
ilminin en tartışmalı konularından teodise sorununda baskın bir rol oynadı. Ancak asıl etkisi İslam felsefesi üzerinde görüldü. Şii ve İsmaili temayülleri ile
Farabi ve İbn Sina başta olmak üzere pek çok Müslüman filozofun İslam
coğrafyasında felsefeyi olanaklı olduğu ölçüde yapabilme imkânı böyle bir
zeminde mümkün oldu. İbn Sina’nın meşrik felsefesi, ihvan-ı safa
risaleleri ile genişleyen felsefi canlılık tüm özgünlüğü ile İşrak felsefesi
adıyla bir ekole dönüştü.
Şihabüddin Sühreverdi (ö. 587/1191) kendisini kadim İran hikmetinin
bir takipçisi olarak görüyordu. Bu nedenle hikmetü’l-işrak öğretisi
büyük yankılar meydana getirdi. Aydınlanma anlamına gelen İşrakilik en temelde,
ateşin ışıtıcı yönüne gönderide bulunuyordu. Sühreverdi şöyle diyordu: “Ateş
nuranîdir ve üstünlüğü nuranî oluşundan dolayıdır. Kadim İranlılar ateşi feyyaz
ve kahir bir nur olan Ordibheşt’in tılsımı olduğuna inanırlardı.” İşrâk
felsefesi, doğrudan Güneş’in doğduğu manevi coğrafyanın, ateşin (nâr)
ve metafizik boyutu ile ışığın (nur) kaynağı olan nurani vatanın
felsefesiydi. Sühreverdi, Cenab-ı Hak için gelenekten farklı olarak ilk defa nuru’l-envar
diyordu. Ateşin bir türevi sayılan nur, varlığın en üst mertebelerinden
biri olarak görüldü. Ona göre işrakî nur ile İrani hurra aynı
kaynaktan fışkıran ilahî armağanlardı. Işık ya da nur evreni iyiliği ve gerçeği
temsil ederken, karanlık ve zulmet evreni de kötülüğü ve yalanı simgeliyordu. Sühreverdi’nin
genç yaşta, feci şekilde katledilmesiyle bu okul sona ermedi; Şehrezuri (ö.
687/1288), Kutbettin Şirazi (ö. 710/1311), Molla Sadra (ö. 1050/1641) gibi
büyük düşünürler tarafından genişleyerek ve gelişerek devam etti.
Zerdüşt’ün dinler ve kültürler üzerindeki bu büyük etkisi
İslam ile sona ermedi. Yeni bir dünyanın eşiğinde bir kez daha ortaya çıktı. Bu
defa daha uzak bir coğrafyada, İtalya’da başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan
Rönesans ve ardından Aydınlanma dönemiyle birlikte o yeniden keşfedildi. Daha
önce İyonya filozoflarını etkilediği gibi modern döneme doğru Batı bilincini de
etkiledi. Bunun en görünür biçimlerinden biri Rönesans'ın ünlü ressamı Rafaello
(ö. 1520)’nun Atina Okulu tablosuna yansıdı. Bu freskte, elinde yerküreyi tutan
Batlamyus (MS. 170) ile karşı karşıya konumlandırılan Zerdüşt, elindeki gök küre ile
onlarca seçkin isim arasında kendisine yer verilen Doğulu tek isimdi.
Aydınlanma dönemi ile birlikte bu ilgi doruk noktasına ulaştı. Bir süre sonra felsefeden
psikolojiye, edebiyattan sanata uzanan geniş bir yelpazede Batılı düşünürlerin
ilgi odağı oldu. Volter (ö. 1778), Goethe (1832), Herder (ö. 1803), Hegel
(1831), Schelling (ö.1854), Schopenhauer (ö. 1860) başta olmak üzere pek çok
Avrupalı düşünürün ona olan yoğun ilgisi Frederich Nietzsche (ö. 1900)’nin ünlü
yapıtı Böyle Buyurdu Zerdüş’ü yayınlanmasıyla zirveye çıktı. Ondan sonra
da devam etti. Freud (ö. 1939), Jung (ö. 1961), Martin Heidegger (ö. 1976) ile
süren bu ilgi Humeyni’nin iktidara geldiği dönemde İran’ı ziyaret eden Michel
Foucault (ö.1984) ile devam etti. Foucault, bu seyahat sonrasında "Ruhsuz
dünyanın ruhu" adıyla bir makale yayınladı.
Aslında Batıdaki bu yoğun ilgi boşuna değildi. Bunun
nedenlerinden biri de ünlü oryantalist Silvester de Sasy’nin
1793 yılında Paris’te yayınladığı Avesta’nın orijinal olduğunu
kanıtladığı yönündeki düşünceydi. Jung belki de bu nedenle Nietzsche’nin
Zerdüştü Üzerine Seminerler’de şöyle diyordu:
· “Nietzsche çok okumuş ve birçok anlamda çok şey öğrenmiş bir adamdı, dolayısıyla onun zamanında büyük bir bölümü çevrilmiş olan Zend-Avesta hattında özel çalışmalarda bulunmuş olması kesindir.” (Jung, s. 28).
Zerdüşt etkisi ülkemizde de görüldü. Kendisine yeni bir yol aramanın verdiği itki ile Cumhuriyetin ilanına doğru aydınlar arasında çok ciddi bir Zerdüşt tartışması yaşandı. Özellikle 1918’lerde, Edebiyatı Umumiye dergisi etrafında başlayan Zerdüşt tartışmaları uzun bir süre devam etti. Bu seri tartışmalar bir seri halinde karşılıklı atışmalara neden oldu. Süleyman Nazif’in İran medeniyetinin Arap medeniyetinden üstün olduğunu dile getirmesiyle başlayan bu tartışmalar, Samih Rıfat, Celal Nuri ve Rıza Tevfik arasında şiddetlenerek devam etmiştir. En can alıcı konulardan biri İranlıların atalarından gösterilen Medlerin Turani bir kavim olduğu bu nedenle Zerdüşt’ün de Türk olduğu yönündeki iddialardı.
Yorumlar
Yorum Gönder