Ana içeriğe atla

Kur’an ve İranlılar -II-

Hac suresinde (22/17) tek bir defa kullanılan Mecus kelimesinden hareketle Mekke’de yaşayanların bu inanç mensuplarını tanıdıkları anlaşılıyor. Ayrıca Yahudiler ve Hristiyanların hem isimlerine hem yaşam biçimlerine hem de kutsal kitaplarına oldukça fazla sayıda atıf yapılmasına rağmen Mecusi ifadesinin tek bir yerde geçmesinin nedeni hem onlar kadar yaygın olmaması hem de Hz. Peygamber dönemi yegâne hâkim kültürü olan Sami geleneğinin baskın olmasıyla ilgili olmalıdır. Yoksa 7. yüzyıl Mekke’sinde İran ve İranlıların etkisinin hiç olmadığı anlamına gelmez.

Peki Kur'an'ın Mecusi dediği bu kimseler kimdir? Müfessirlerin kabaca “ateşe tapanlar” olarak niteleyip haklarında malumat verme konusunda pek istekli davranmadıkları bu inanç mensupları aslında en temelde Zerdüşti İranlılardı. Müfessirlerin isteksizliği karşısında hadis, siyer, fıkıh, İslam tarihi ve kelam kitaplarında Zerdüşti Mecusilik hakkında oldukça malumat bulunmaktadır.

Asırlarca İran’da kurulan devletlerin resmi dini olarak kabul gören Mecusilik, Zerdüşt tarafından şekillenmiş, zaman içinde bir kısım değişim ve dönüşümler geçirmiş, Sasanilerin yıkılacağı ana kadar da devletin resmi dini olmuştur. Asırlarca çok geniş bir coğrafyada hakimiyetini devam ettiren, Hint dinleri, Yahudilik, Hristiyanlık ve nihayet İslam’ı da önemli ölçüde etkileyen Zerdüşt kimdir peki? Tarihi bir şahsiyet midir yoksa mitolojik bir kahraman mı?

Zerdüşt’ün, Hz. İbrahim ya da Hz. Musa ile çağdaş olduğu yönünde bilgiler bulunsa da tarihi bir şahsiyet olarak, en azından MÖ. 6. Yüzyıldan sonra yaşamadığı kesindir. Doğum tarihi hakkında MÖ. 628 tarihi verilmektedir. İranlıların tarih sahnesinde çıktıklarından bu yana kurdukları en güçlü iki büyük imparatorluktan Medler (MÖ. sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren) ve Ahamenişler’in (MÖ. altıncı yüzyıl) kesiştiği noktada ortaya çıkan Zerdüşt’ün adı özellikle İran’ın iki büyük İmparatoru Kyros ve Darius ile anılmaktadır.

Bu dönem, insanlık tarihinde çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir tarihti. Bir yanda dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir etkinlik olarak felsefenin Yunanistan’da tomurcuklanmaya başladığı, diğer yanda Mezopotamya’da Babil sürgünü ile başlayan ve Sami peygamberlerin birbiri ardına sökün ettiği eşsiz bir dönemdi. Ahameniş İmparatorluğu tam bu dönemde, Büyük İskender’den bir süre önce, ilk defa bir dünya imparatorluğu hayalini gerçekleştirmek üzereydi. Eski dünya, tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyordu. Zerdüşt böyle bir zeminde ortaya çıktı.

Ahameniş İmparatorluğu ile İranlılar sadece Mezopotamya’ya hükmetmekle kalmadılar Hindistan’dan Anadolu’ya, Mısır’dan İyonya ve Atina’ya kadar ilerlediler. Ege bir İran gölü haline geldi. Yunanlılar ve Spartalılarla yaptıkları bitmek bilmeyen savaşlar onların hegemonik bir dünya devleti kurma hayallerinin tabii bir sonucuydu. Savaşların tüm olumsuz yanlarına rağmen farklı bölgeler arasında yaşayan halklar üzerinde büyük bir etkileşim meydana geldi. İranlılar, bu geniş coğrafyaya kültür ve geleneklerinin yanı sıra dinlerini de taşıdılar. Bunun etkisi önce asırlarca aynı bölgede yaşadıkları Mezopotamya halkları üzerinde görüldü. Bölgenin daimî sakinlerinden Yahudiler, ilk etkilenenler oldu. Babil sürgünü nedeniyle yurtlarından edilen İsrailoğulları bölgede Zerdüşti bir koruma kalkanına girdiler. Bir süre sonra İran İmparatoru Yahudileri vatanlarına tekrar dönmelerini sağladığı gibi Kudüs’de yıkılan mabedi de yeniden inşa etti. Bu durum Yahudilerin asırlar boyu İranlılara minnet duymalarını sağladı. Hatta o kadar ki İran İmparatoru Kiros’un adı Kitab-ı Mukaddes’e bile girdi. (İşaya 44:28, 45:1). Zerdüşt inancı, sürgün sonrası, Büyük İskender, Selevkoslar ve Partlar dönemi boyunca İranlılar arasında yaşayan ve gelişen Yahudiliği yüzyıllar içerisinde derinden etkiledi. Asırlar sonra İslam’ın ortaya çıktığı dönemde meydana gelen Bizans ve Sasani savaşında Yahudilerin İranlılar tarafında yer almalarının nedeni biraz da bu minnet duygusuydu.

Zerdüşt’ün dinsel ve kültürel etkisi Doğu’da böyle cereyan ederken, benzer bir etki Batı’da da felsefe üzerinden görüldü. Yunan felsefesinin başlangıç yeri olan İyonya aynı zamanda bir İran kolonisiydi. Zerdüşt ve Mecusiliğin en temelinde yer alan “ateş” imgesi, İyonya filozofu Herakleitos (MÖ 535-475) tarafından varlığın dört arkesinden biri olarak ileri sürüldü. Ondan kısa bir süre sonra yine bir İyonya filozofu olan Empedokles (MÖ 494-434) tarafından bu düşünce daha da geliştirildi. Zerdüşt’ün aydınlık ve karanlık metaforları onun tarafından sevgi (philia) ve nefret (neikos) kavram çifti ile sistematize edildi. Bu iki büyük düşünürün ateşe fiziksel bir unsur, bir element olarak yaklaşmalarına karşın onlardan önce yaşayan Zerdüşt onu Güneş ile ilişkilendirerek kutsal bir sembol olarak açıklıyordu. Herakleitos ve Empedokles’in yaşadıkları Efes'te felsefe tomurcuklanırken yönetim İranlıların elindeydi.

Aslında Zerdüştilik tüm inanç biçimlerinde olduğu gibi ilk otaya çıktığı haliyle kalmadı zamanla pek çok değişim ve dönüşüme uğradı. İnanç biçimlerini etkilediği gibi kendisi de etkilendi. İlk ortaya çıktığında salt monoteist kimliği zamanla deforme oldu. Ancak değişmeyen tek şey İran ve İranlıların dini düşüncelerini hep Zerdüşt belirledi. Ahamenişlerin yıkılmasıyla birlikte İranlılar, eski güçlerini kaybettiler. İlerleyen zaman içinde dünya yeni bir dinle tanıştı. Hristiyanlık, milattan sonra üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğunun resmi dini haline gelince dünya bambaşka bir evreye girdi. Aynı tarihlerde İranlılar da Sasani İmparatorluğu ile tarih sahnesindeki o ihtişamlı günlerine yeniden geri döndüler.

Dünya bir kez daha Doğu ve Batı kapışmasına sahne oluyordu. Yunanlıların yerini Bizanslılar aldı. Burada değişmeyen tek unsur İranlılardı. Yaklaşık dört asır boyunca sürecek Sasanilerin kurucusu Erdeşir ile birlikte Mecusilik, devletin resmi dini haline geldi. 7. Yüzyılın yarısında ortaya çıkan yeni dinin tüm bölgeyi kuşatacağı ana kadar yaklaşık dört asır boyunca Sasanilerin parlak dönemi devam etti. Zerdüştilik Batıdan Doğuya, Hindistan ve Çine uzanan çok geniş bir coğrafyada giderek daha da yayıldı ve kalıcı hale geldi. İslam’ın ortaya çıktığı Arap yarımadasında ise en fazla etkisi Bahreyn ve Umman üzerinden Yemen’de görüldü. Bazı Arap kabileleri kitlesel olarak Zerdüşt’ün dinen geçtiler.

Çoğu defa Zerdüşlük ile karıştırılan Maniheizm, Mezdekizm gibi inanç biçimleri temelde Zerdüştiliğe dayansa da ayrıksı düşünceleri ile devlet dinine ve politikasına ters düştüğü için bir süre sonra İran kralları tarafından bertaraf edildi. Mani (MS. 274) ve Mazdek (MS. 528) feci şekilde öldürüldüler. Devletin selameti adına mensupları katledildi. Sasani imparatorluğu tam bir teokratik din devletiydi. İmparatorluğun kurucusu Erdeşir (226-240), rahipler sınıfından geliyordu ve kendisi de aynı zamanda bir rahipti. Ölmeden önce oğlu I. Şapur (241-272)’a vasiyetinde “Din ve devlet birdir” diyordu. Sasani devlet geleneği içinde çok özel bir yeri olan Karthir bir Zerdüşt rahibiydi. Ahura Mazda rahiplerinin başıydı. Behram (271-274) dönemi ile birlikte ona “İmparatorluğun kadısı” ünvanı verildi.

Bizans ve İran arasında bitmeyen savaşlar daha önce Yahudiler de olduğu gibi benzer bir duruma neden oldu. Zerdüştilik, bölgede giderek yayılan Hristiyanlığı da büyük ölçüde etkilemeye başladı. Pek çok inanç biçimi Zerdüşti bir renge büründü. Örneğin Hristiyanlıktaki Mesih inancı çok büyük oranda Zerdüşti kurtarıcı saoşyant anlayışına dayanıyordu. Hz. İsa’nın doğumundan yaklaşık 150 yıl sonra Mezopotamya’da ortaya çıkan, eklektik inanç biçimiyle tüm Gnostik akımlar çok büyük oranda Zerdüşt’ten etkilendi. Aslında Hristiyanlığın katı Helenleşmiş biçimi olarak Gnostisizm Hristiyan dini içinde alternatif bir dindi ve Doğudan Batıya çok geniş bir alanda etkisi oldu.

Aslında Zerdüşt ortadoğulu bir peygamber gibiydi. Aynı zamanda batılı bir teolog olarak ussal bir dini olanaklı hale getiren ilk ve tek kişiydi. Bu nedenle Ortaçağ boyunca modern döneme gelinceye kadar etkileri dinmeksizin hep devam etti. Yeni Eflatuncu felsefenin kurucusu Plotinus (MS. 270) doğudaki felsefeye aşina olmak, sırf Zerdüştiliği incelemek için Roma İmparatoru'nun İran seferine katıldı. Ünlü sudur teorisi’ni bu seyahat sonunda teorize ettiği söyleniyordu. Benzer şekilde öğrencisi Porfirios (MS. 305)'da da izleri görüldü. Hristiyanlığın büyük teologlarından olan Aziz Augustinus (MS. 430), Hristiyan olmadan önce gençliğinde bir dönem Zerdüştiliğin farklı bir formu olan Maniheizme kapıldı.

Tarihin bu seçkin zekalarının ilgisini çeken Zerdüşt ve teolojisinin geniş halk kitleleri üzerinde ki etkisi ise sanılandan çok daha büyük oldu. Yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizm dinleri ve dolayısıyla bu dinlere mensup olanlar üzerinde yüzyıllar boyu etkili oldu.

Peki ya İslam?

İslam’ın ortaya çıktığı döneme kadar kısaca özetlenmeye çalışılan bu kronolojik tarih dikkate alındığında Zerdüşt’ün  İslam ve Müslümanlık üzerinde etkisini olmaması mümkün değildi. Özellikle Hz. Peygamberden bir süre sonra gelişen olaylar, İran topraklarının Müslümanların eline geçmesiyle birlikte bu etkileşim çok daha büyük oldu. İslam’ın Zerdüştilik ile karşılaşması her ne kadar siyasal tarihte Hz. Ömer dönemi ile keskin bir kılıç gölgesinde gerçekleşmiş gibi görünse de onun döneminin öncesinde ve sonrasında büyük geçişkenlikler yaşandı. Hz. Peygamber dönemi başta olmak üzere gerek Hz. Ömer gerekse Emeviler dönemi boyunca Zerdüştilerin ehl-i kitap ve zımmi statüsünde görülmeleri onlara belli bir sempati ile yaklaşıldığının bir işaretiydi. Emevilerin ardından gelen Abbasiler ise iktidarlarını çok büyük ölçüde Zerdüşti İranlılara borçluydu.  İmparatorluğun başında Müslüman bir Halife vardı ama devleti tamamen Zerdüştiler yönetiyordu. Vezirler ve devleti yöneten bürokratlar hep İranlıydı. Katipler sınıfı tamamen onlardandı. Abbasiler en azından başlangıç ve kuruluş döneminde bunu sorun etmediler.

Aslında Abbasileri iktidara taşıyan nesnel koşullar büyük oranda eski Zerdüştilerle yapılan ittifakın bir sonucuydu. Bu ittifak kültürel ve siyasal olmak üzere iki büyük ayağa dayanıyordu.  Kültürel ayağı deruhte eden İranlı Bermeki ailesi tıp ve felsefe kitapları başta olmak üzere büyük bir çeviri hareketini hem başlattılar hem de himaye ettiler. Ancak bir süre sonra durum değişti. İranlı Bermeki vezirler tek tek ortadan kaldırıldı. Katipler sınıfı içinde çok ayrı bir yeri olan ve Bağdat Aydınlanmasının öncü isimlerinden İbnü’l-Mukaffa (ö. 142/759) feci şekilde öldürüldü. Öldürülen ya da ortadan kaldırılan İranlılar için yapılan en büyük suçlama nedeni “zındık” ifadesiydi. Başlangıçta olumsuz bir anlamı olmayan ve Avesta’nın yorumu (zend) anlamına gelen zındık sözcüğü ilerleyen zaman içinde yoldan çıkan, mülhit ve kafir anlamına bürünerek Zerdüşti demek oldu. Abbasiler böylece Hz. Peygamberden bu yana Zerdüştilerin zımmi statüsünü kaldırıp “ateşe tapanlar” olarak onları kafir ilan ettiler ve kurdukları özel mahkemelerde ölümle cezalandırdılar. Aslında belli bir dönemde zındıklığın nasıl bir hal aldığını anlamak için İslam toplumunun en uç noktasındaki Endülüse bakmak yeterlidir. Endülüslü Ebu Bekr İbnü'l- Arabi'nin tüm bu zındıklıkların başı olarak Bermekileri gösteriyordu. Zındıklığın nedeni ise  tıp ve felsefe çevirileriydi. 

Tüm bu olumsuzluklara rağmen bir süre sonra İranlılar siyasal olarak çok daha güçlü bir şekilde yeniden geri döndüler. İmparatorluk bünyesinde müstakil devletler kurma becerisi gösterdiler. Büveyhiler, Samaniler, Fatımiler. Abbassilerin iktidarda olduğu dönemde bağımsız birer küçük imparatorluklar kurdular. Bu devletler aslında sonradan Müslüman olmuş, köken olarak Zerdüşti İranlılardı. Abbasi İmparatoru adeta Bağdat ve civarına hükmeden kadük bir devlet haline geldi ve bir süre sonra da yıkıldı.

Bu dönem boyunca, Zerdüştilik sadece siyaset ve devlet yönetiminde değil din, kültür, ilim ve irfan hayatında, İslami ilimlerde ve toplumsal konularda da derin izler bıraktı. Hz. Peygamber döneminde olmayan tasavvuf ve irfani gelenek başta olmak üzere kelam ve felsefeyi büyük oranda belirledi. Zerdüşti düalizm özellikle tasavvuf üzerinde çok derin etkiler bıraktı. Kelam ilminin en tartışmalı konularından teodise sorununda baskın bir rol oynadı. Ancak asıl etkisi İslam felsefesi üzerinde görüldü. Şii ve İsmaili temayülleri ile Farabi ve İbn Sina başta olmak üzere pek çok Müslüman filozofun İslam coğrafyasında felsefeyi olanaklı olduğu ölçüde yapabilme imkânı böyle bir zeminde mümkün oldu. İbn Sina’nın meşrik felsefesi, ihvan-ı safa risaleleri ile genişleyen felsefi canlılık tüm özgünlüğü ile İşrak felsefesi adıyla bir ekole dönüştü.

Şihabüddin Sühreverdi (ö. 587/1191) kendisini kadim İran hikmetinin bir takipçisi olarak görüyordu. Bu nedenle hikmetü’l-işrak öğretisi büyük yankılar meydana getirdi. Aydınlanma anlamına gelen İşrakilik en temelde, ateşin ışıtıcı yönüne gönderide bulunuyordu. Sühreverdi şöyle diyordu: A­teş nuranîdir ve üstünlüğü nuranî oluşundan dolayıdır. Kadim İranlılar ateşi feyyaz ve kahir bir nur olan Ordibheşt’in tılsımı olduğuna inanırlardı.” İşrâk felsefesi, doğru­dan Güneş’in doğduğu manevi coğrafyanın, ateşin (nâr) ve metafizik boyutu ile ışığın (nur) kaynağı olan nurani vatanın felsefesiydi. Sühreverdi, Cenab-ı Hak için gelenekten farklı olarak ilk defa nuru’l-envar diyordu. Ateşin bir türevi sayılan nur, varlığın en üst mertebelerinden biri olarak görüldü. Ona göre işrakî nur ile İrani hurra aynı kaynaktan fışkıran ilahî armağanlardı. Işık ya da nur evreni iyiliği ve gerçeği temsil ederken, karanlık ve zulmet evreni de kötülüğü ve yalanı simgeliyordu. Sühreverdi’nin genç yaşta, feci şekilde katledilmesiyle bu okul sona ermedi; Şehrezuri (ö. 687/1288), Kutbettin Şirazi (ö. 710/1311), Molla Sadra (ö. 1050/1641) gibi büyük düşünürler tarafından genişleyerek ve gelişerek devam etti.

Zerdüşt’ün dinler ve kültürler üzerindeki bu büyük etkisi İslam ile sona ermedi. Yeni bir dünyanın eşiğinde bir kez daha ortaya çıktı. Bu defa daha uzak bir coğrafyada, İtalya’da başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan Rönesans ve ardından Aydınlanma dönemiyle birlikte o yeniden keşfedildi. Daha önce İyonya filozoflarını etkilediği gibi modern döneme doğru Batı bilincini de etkiledi. Bunun en görünür biçimlerinden biri Rönesans'ın ünlü ressamı Rafaello (ö. 1520)’nun Atina Okulu tablosuna yansıdı. Bu freskte, elinde yerküreyi tutan Batlamyus (MS. 170) ile karşı karşıya konumlandırılan Zerdüşt, elindeki gök küre ile onlarca seçkin isim arasında kendisine yer verilen Doğulu tek isimdi. Aydınlanma dönemi ile birlikte bu ilgi doruk noktasına ulaştı. Bir süre sonra felsefeden psikolojiye, edebiyattan sanata uzanan geniş bir yelpazede Batılı düşünürlerin ilgi odağı oldu. Volter (ö. 1778), Goethe (1832), Herder (ö. 1803), Hegel (1831), Schelling (ö.1854), Schopenhauer (ö. 1860) başta olmak üzere pek çok Avrupalı düşünürün ona olan yoğun ilgisi Frederich Nietzsche (ö. 1900)’nin ünlü yapıtı Böyle Buyurdu Zerdüş’ü yayınlanmasıyla zirveye çıktı. Ondan sonra da devam etti. Freud (ö. 1939), Jung (ö. 1961), Martin Heidegger (ö. 1976) ile süren bu ilgi Humeyni’nin iktidara geldiği dönemde İran’ı ziyaret eden Michel Foucault (ö.1984) ile devam etti. Foucault, bu seyahat sonrasında "Ruhsuz dünyanın ruhu" adıyla bir makale yayınladı.

Aslında Batıdaki bu yoğun ilgi boşuna değildi. Bunun nedenlerinden biri de ünlü oryantalist Silvester de Sasy’nin 1793 yılında Paris’te yayınladığı Avesta’nın orijinal olduğunu kanıtladığı yönündeki düşünceydi. Jung belki de bu nedenle Nietzsche’nin Zerdüştü Üzerine Seminerler’de şöyle diyordu:

·       “Nietzsche çok okumuş ve birçok anlamda çok şey öğrenmiş bir adamdı, dolayısıyla onun zamanında büyük bir bölümü çevrilmiş olan Zend-Avesta hattında özel çalışmalarda bulunmuş olması kesindir.” (Jung, s. 28).

Zerdüşt etkisi ülkemizde de görüldü. Kendisine yeni bir yol aramanın verdiği itki ile Cumhuriyetin ilanına doğru aydınlar arasında çok ciddi bir Zerdüşt tartışması yaşandı. Özellikle 1918’lerde, Edebiyatı Umumiye dergisi etrafında başlayan Zerdüşt tartışmaları uzun bir süre devam etti. Bu seri tartışmalar bir seri halinde karşılıklı atışmalara neden oldu. Süleyman Nazif’in İran medeniyetinin Arap medeniyetinden üstün olduğunu dile getirmesiyle başlayan bu tartışmalar, Samih Rıfat, Celal Nuri ve Rıza Tevfik arasında şiddetlenerek devam etmiştir. En can alıcı konulardan biri İranlıların atalarından gösterilen Medlerin Turani bir kavim olduğu bu nedenle Zerdüşt’ün de Türk olduğu yönündeki iddialardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...