Ana içeriğe atla

Kur'an ve İranlılar -V-

Nahl suresi 103. Ayeti şöyledir:

·      (وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ)

·       “Biz onların, "Ona bir insan öğretiyor!" dediklerini biliyoruz. Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili a'cemi (yabancıdır, açık değildir), bu ise apaçık Arapça bir dildir.”

Ayette geçen acem kelimesi her ne kadar daha sonraları İranlılar için kullanılsa da Kuran’ın nazil olduğu dönemde buna dair bir kayıt olmadığı gibi kelimenin kullanımı da salt İranlıları değil Arap olmayan tüm yabancıları içermektedir. Zira o dönem Araplar için yeryüzünde iki sınıf insan vardı: Araplar ve Arap olmayanlar. İranlılar da Arap olmayanlar kategorisine giriyordu.  İslam kaynaklarında İranlılar için kullanılan kelime daha ziyade Fars ya da Farsî’dır. Ancak ayetin yorumuna ilişkin müfessirlerin dile getirdiği kişilerden birinin de Selman-ı Farisi olması konumuz açısından ilginçtir. Buna göre Mekke’nin ileri gelen Kureyşlileri Kur’an’ın büyüleyici beyanı karşısında onun birileri tarafından Hz. Peygambere öğretildiğini iddia ediyorlardı.

Aslında söz konusu iddia oryantalistler tarafından da sıklıkla dile getirilmiş, özellikle Mekke’de yaşayan birkaç Hristiyan köle üzerinden temellendirilmeye çalışılmıştır. Kaynaklar bu kişilerin isimlerini Beni Hadrami’nin kölesi Yaiş, Belam, Cebr, Yesar ve Selman olarak zikretmektedirler. Genellikle Hristiyan, Rum ve İran kökenli olarak zikredilen bu isimlerin tamamının acem olması tesadüf olmamalıdır. Hz. Peygamber ne zaman bunlarla oturup kalksa Mekkeliler hemen “Muhammed bu sözleri (Kur’an’ı) onlardan öğreniyor” diyorlardı. 

İlgili ayetin (Nahl 16/103) tefsirinde söz konusu acemin Selman-ı Farisi  olması hakkında dile getirilen kayıtlardan birkaçı şöyledir:

·       “Onun Selman-ı Farısi olduğu söylenir.” (قيل هو سلمان الفارسي) (Nisaburi, Ğaraib, 4/307).

·       “O Selman-ı Farisi’dir.” (هو سلمان الفارسي) (İbn Kesir, Tefsir, 8/356)

·       “(Peygambere) öğreten Selman-ı Farısi’dir.” (انما يعلمه سلمان الفارسي” (Suyuti, Dürrül-mensur, 9/117)

·       “Dahhak, Selman-ı Farısi’dir demiştir.” (قيل عنوا سلمان الفارسي قاله الضحاك) (Kurtubi, el-Cami 12/429).

·       “(bu ayet) Selman-ı Farısi’ye işarettir.” (الاشارات الي سلمان الفارسي) (Ebu Hayyan, Bahrul-muhit, 5/519)

Ayetin Mekke’de nazil olması ve Kuran’a muhatap olan Kureyşlilerin ilk tepkisini yansıtması bakımından Selman’ın olamayacağı zira onun Medine döneminde Müslüman olduğu bilinmektedir. Ancak bu, konumuz açısından birinci derecede önemli değildir. Zira en azından müfessirlerin zihninde Selman’ın Hz. Peygamber’in bilgi kaynakları arasında gösterilmesi konumuz açısından çok daha önemlidir.

Selman, İranlı bir Zerdüşt iken hakikati aramak için çıktığı yolculuklarda pek çok yer dolaşmış ve sonunda Hicaz bölgesine gelerek peygamberle tanışmış ve ona iman etmiştir. Doğup büyüdüğü yer İsfehan’dır. Babasının kendisine çok düşkün olduğu bu nedenle evden dışarı çıkmasına izin vermediği; babasının dışarı çıktığı bir günde ise bir daha geri dönmemek üzere evden ayrıldığı ve sırasıyla İsfahan, Şam, Musul, Nusaybin, Ammûriye (Emirdağ/Afyonkarahisar), Vâdilkurâ güzergahı ile sonunda bir köle olarak Medine’ye gelmiştir.

Aslında babasının bulunduğu yerin yöneticisi olmasına bakılırsa asil ve soylu bir aileden gelmiş olmalıdır. Ancak hak dini ararken çektiği meşakkatler onu pek çok kez elden ele  alınıp satılan bir köle haline getirmiştir. Bir Mecusi olarak yaşamını sürdürürken hakikat yolculuğuna çıkmış, dinini değiştirmiş ve pek çok Hristiyan rahibin yanında kalmıştır. Yanında kaldığı din adamlarının ölümü üzerine her defasında tavsiye ile farklı şehirlerde dolaştıktan sonra nihayet Medine’ye intikal etmiştir.

Medine’ye geldiğinde bir köledir. Efendileri arasında bir kadının da bulunduğu pek çok kişiye satılmıştır. Peygamberin Medine’ye hicreti sırasında oradadır. Yanında kaldığı Hristiyan din adamlarının işaret ettiği son peygamberi nihayet bulmuş, mükatebe usulüyle onun tarafından önce azad edilmiş sonra da bir daha ondan ayrılmamıştır. Hz. Ömer ve Osman devirlerine kadar yaşayan Selman 80 küsur yaşlarında vefat etmiştir.

Onun bu kısa hayat hikayesi kaynaklar tarafından tek düze anlatılmaktadır. Anlatıların bir kısmında tutarsızlıklar olduğu da görülmektedir; öyle ki onun 250, 350  ve 500 yıl yaşadığı yönünde bile bilgiler bulunmakta, hatta bu bilgiler üzerine inşa edilmiş hadisler bile uydurulmuştur. Mesela “Ey Selmân! Doğru söylüyorsan Îsâ b. Meryem ile karşılaşmışsındır” şeklinde Selman’ın İsa Peygamber ile görüşmüş olabileceği yönünde aslı astarı olmayan rivayetler kaynaklarda kendine yer bulabilmiştir.

Onun hakkında anlatılan tek düze ve aşırı övücü onlarca benzer rivayetler arasından yaklaşık bir Selman portresi çıkarmak mümkündür. Buna göre ilk dikkat çeken hususlardan biri Hendek savaşında şehrin etrafına hendek kazılması ile Taif kuşatmasında şehrin direncini kırmak için mancınık ya da (debbabe) kullanılması fikri ona aittir ve kaynaklarda ittifakla vurgu yapılan yegane konudur. Sadece buna bakarak da değil, Rumca ve İbranice bildiği ve “sahibu’l-kitabeyn” ünvanıyla (yani hem Kur'an’ı hem İncil’i bilen) anılması, okur yazar olmasıyla da onun Mekke ve Medinelilere göre yüksek bir bilince sahip olduğu çıkarsanabilir. Hz. Peygamberin vefatı ile birlikte özellikle Ömer döneminde İran topraklarının Müslümanların eline geçmesiyle Medain’e vali olarak atanması onun katip sınıfından olduğunu göstermektedir.

Kültür düzeyinin yüksekliğine işaret etmesi bakımından özellikle iki tanesi diğerlerinden ayrıcalıklıdır ve Selman’ın İranlı bir aristokrat ailenin çocuğu olarak Hz. Peygambere ve Müslümanlara çok şey kattığını göstermektedir: Bunlardan birincisi Hz. Aişe’nin anlattığı bir hadistir. Peygambere atfedilen ve Selman’ın “ehl-i beytten” olduğuna ilişkin onlarca rivayeti destekleyen bu rivayette Hz. Aişe çok özel bir bilgi paylaşmaktadır:

·       "Selman'la Hz. Peygamber geceleri baş başa kalıp geç saatlere kadar konuşurlardı. Nerdeyse Selman o’nun yanında bizden önce gelirdi." demektedir.  (قالت كان لسلمان مجلس من رسول الله صعلم ينفرد به في الليل حتي كاد يغلبنا علي رسول الله) (İbn Esir, Üsdü’l-ğabe, 2/ 268; İbn Abdülberr, el-İstiâb, 6/217).

Peygamberin Selman ile aralarındaki bu yakınlığı sadece dostane bir aile yakınlığı olarak değil çok daha fazlasını ima etmektedir. Saatler boyu konuşulan konulardan en azından bir kısmının İran kültürel çevresine ilişkin olduğunu öngörmek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

İkinci örnek ise Medine döneminde kendisiyle kardeş (muahat) ilan edildiği Ebu Derda ile ilgilidir. Ebu Derda çok ibadet eden, sürekli oruç tutan bir sahabedir. Ancak eşinin bundan pek hoşnut olduğu söylenemezdi. Selman bir gün Ebu Derda’yı kenara çekerek uzun uzun konuşmuş ve onu bundan vazgeçirmiştir. Hz. Ömer döneminde Selman Medain’e vali yapılırken Ebu Derda ise Şam’a kadı olarak gönderilmiştir. Bu örnekte de Selman'ın bilinç düzeyinin Ebu Derda'dan hayli yüksek olmasının izlerini görmek mümkündür. Aynı düzeyde olsaydı biri yönetici diğeri tebliğci yapılmazdı.

Tefsir kaynaklarında o'nun adı sadece yukarıda dile getirilen ayetle irtibatlı olarak geçmez, başka ayetlerle de irtibatlı olarak zikredilmektedir. En bilineni ve ilgi çekici olanı ise Bakara suresi 2/62'de, Yahudi, Hristiyan ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inananların kurtulacağı ve cennete gire(bile)ceğini söyleyen ayettir.

  • “Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir)” (Bakara, 2/62)

Klasik tefsirlerde ayetin nüzul sebebine dair en meşhur rivayet Selman ile irtibatlı olarak nakledilen rivayettir. Buna göre Selman, Müslüman olduktan sonra yanlarında kaldığı ve birlikte yaşadığı bazı samimi Hristiyanların durumunu Hz. Peygamber'e anlatmış, onların ahiretteki ahvalini öğrenmek istemiş fakat rivayet o ki cevap istediği gibi olmayınca çok üzülmüş ve bunun üzerine bu ayetler nazil olmuştur. (İbn Kesir, Tefsir, 1/431). Ayet nazil olduktan sonra Hz. Peygamber Selman’ı çağırıp ona “bu ayet senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce Îsa’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helâk olmuştur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...