Ana içeriğe atla

Kuran ve Samiler -I-

 Başlıkta yer alan Samiler, Irak ve Suriye başta olmak üzere Arabistan’dan Afrika’ya kadar uzanan coğrafyada özellikle Mezopotamya ve Orta Doğu halkaları için kullanılan etnik ve ırksal bir adlandırma olsa da din ve inanç bağları da baskın olan büyük bir gelenektir. Samiler (semitic), tarih içinde Akadlar, Babilliler, Asuriler, Amurrular, Aramiler, Süryaniler, Ken‘aniler, Nebatiler, Fenikeliler, İbraniler, Araplar ve Habeşler gibi çok geniş toplulukların tamamını kapsayan bir çatı kavramdır. Birbirinden bunca farklı topluluğun bu kavramın altında ele alınması, 19. yüzyılda başlayan arkeolojik belgelerin çözümlenmeye başlamasıyla özellikle bu kavimlerin dilleri arasındaki benzerlik karşılaştırmalı çalışmaların yapılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Ancak bizi burada ilgilendiren Sami dillerinin ve ırklarının tarihsel süreçteki gelişimi değil, özellikle din ve inanç bağlarıdır. Kur’an’da Sami topluluklarına ilişkin onlarca hatta yüzlerce ayet; onların kimlikleri, peygamberleri, din adamları, mabetleri ve inanç biçimleri hakkında çok detaylı bilgiler vermektedir. Bu nedenle Samilere ilişkin vurguların Kuran’da ne denli büyük bir yekûn tuttuğunun açığa çıkarılması ve gösterilmesi gerekmektedir.

Daha açık ifade etmek gerekirse, Kuran -neredeyse- baştan sona Sami topluluklarının dinleri ve geleneklerinin anlatıldığı bir metindir yargısı hiç de abartılı görülmemelidir. Bunun için Kuran’da geçen toplulukların kimliklerine bakmak yeterlidir: Yahudiler, İsrailoğulları, Hristiyanlar, Müslümanlar, Müşrik Araplar, Hanifler ve Sabiiler hep Sami topluluğunun üyeleridir. Bu adlandırmaların bazısı etnik ve ırksal bazısı ise din ve inanç merkezli tanımlamalardır. Kuran'da bu toplulukların dışında kalan istisnai tek anlatım Rum suresinde açıkça ifade edilen Bizanslılar ile ima edilen İranlılardır. İranlıların Sami olmamalarına karşın özellikle Rumlar (Bizanslılar), her ne kadar Sami ırkından olmasalar da kavramın dinsel içerimleri göz önüne alındığında en azından bu savaşa katılan Bizanslı askerlerin bölge halklarından oluşu dikkate alındığında onların da Samilerden olduğu varsayılabilir. Zira üçüncü yüzyılın sonunda Bizans devleti bir Sami dini olan Hristiyanlığı benimsemişlerdi. Kuran’da anlatılan savaşın meydana geldiği bölgenin Hicaz coğrafyasına yakınlığı ve savaşa katılanların ağırlıklı olarak bu bölgede yaşayan Samiler olduğu dikkate alındığında genel yapıya ters bir durum söz konusu değildir. İranlılara gelince, onlar da Sami topluluklarından olmasalar da yaşadıkları coğrafya Mezopotamya ve Ortadoğu olduğundan Samilere komşu halklar olduğu söylenebilir.

Kuran’da bir defa geçen Mecusilik dışarda tutulacak olursa Kuran’da anlatılan büyük toplulukların neredeyse tamamına yakını Mezopotamya ve Ortadoğu menşeli Samilerden oluşmaktadır. Onların dışında Kuran’da herhangi bir topluluğa doğrudan atıf yapılmamaktadır. Mesela Kuran ayetlerinde uzak doğu dinlerine yapılan herhangi bir atıf bulunmadığı gibi Afrika kıtası, Kuzey Asya, Avrupa ya da daha uzak coğrafyadaki dinlere dair de bir atıf bulunmamaktadır. Mekke’nin politeist anlayışı karşısında çok sert tepkiler veren Kuran ayetleri, politeizmin çok daha katmanlı bir yapıya sahip Antik Yunanlıların çok tanrılı inanç biçimlerine de herhangi bir atıfta bulunmamaktadır. Kuran’ın geldiği çağda Mekke’ye uzak sayılan bölgelerde alabildiğine yaygın olan Budizm, Hinduizm ya da Konfüçyanizm gibi dinlere dair de hiçbir şey söylenmemektedir.

Şimdi Kuranda geçen Sami topluluklarına bakalım. Öncelikle Kuran’ın en önemli muhataplarından biri olan Mekkeli müşrik Araplar kendilerini ortak ata İbrahim ve oğlu İsmail’e nispet etmeleri yönüyle en temelde Sami topluluğun üyeleridir. Mekkeli Araplar onlarca (hatta yüzlerce) ayette yerilmekte, inanç ve yaşam biçimleri teferruatlı bir şekilde ele alınmaktadır. Aynı şekilde kendilerini Hz. İsmail ve babası İbrahim’e nispet eden Hz. Muhammed ve Müslümanlar da Kuran’da yüzlerce ayetle söz konusu Samilerin bir kolu olmaktadırlar. Mekke’de yaşayan az sayıdaki Hanifler topluluğu da Hz. İbrahim’in bakiye-i diniyesi ile amel eden Araplar olduğu için onlarda Sami topluluğun üyeleridirler.

Kuran’da hud ya da yehud ifadeleri ile anılan Yahudiler en büyük Sami topluluğunu oluşturmaktadırlar. Ayetlerde ikinci bir adlandırma ile ayrıca ele alınan İsrailoğulları da en temelde Yahudi ve Sami topluluklardandır. Ancak bu iki kavram arasında bir fark gözetilir. İsrailoğulları zamansal olarak kadim dönem Samilerini ifade ederken, Yahudilik daha çok Babil sürgünü ile başlayan ve özellikle Hicaz bölgesinde yaşayan Sami toplulukları ifade etmektedir. Kuranda nasara olarak geçen Hristiyanlar da Sami geleneğe ait bir topluluktur. Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar dışında kalan istisnai topluluklardan biri olan Sabiiler, Kuranda kendilerine sadece üç yerde atıf yapılmaktadır. Bu topluluğun İbrani ya da İsrailoğullarından olup olmadıklarına dair bir işaret bulunmasa da Samilerden oldukları kesindir.

Bu kavramların dışında daha ikincil derecede Sami topluluklarına temas eden ifadeler yer almaktadır. Mesela onların din temsilcileri ve kurumlarına yönelik ifadeler de bulunmaktadır. Öncelikle Kuranda geçen peygamberlerin neredeyse tamamı Sami peygamberleridir. Hz. Peygamber de dahil Hz. İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Musa, İsa vb. isimlerin hepsi Sami geleneğinin peygamberleridir.

Peygamberler dışında din adamı sınıfını temsil eden kavramlar arasında göze çarpan ifadeler şunlardır: havariyyun, kıssısin, ahbar, rabbaniyyun, ruhban gibi bir dizi kavram nihayetinde Sami toplulukların din amaları sınıfına gönderide bulunmaktadır. Buna göre; ahbar; Tevrat’ı iyi bilen alimler anlamına gelmekte; rabbani; Hz. Harun'un soyundan gelenlere verilen bir isim; kıssısin, savami (manastırlar) sakinlerine verilen bir isim olup, daha çok mabette münzevi ibadetle uğraşanlar Hristiyan din adamları anlamına gelmektedir. Havariyyun ifadesi Kuranda Yahudiler için kullanılan İsrailoğulları ifadesini hatırlatırcasına Hristiyanlar için benzer bbir kullanıma sahiptir. İsrailoğullarının on iki kabileden meydana gelen bir topluluk olmalarına karşın havarilerin sayısının da 12 olması tesadüf olmamalıdır.

Sami topluluklara gönderi de bulunan başka genel kullanımlar da vardır: Ehl-i kitap, ehl-i İncil ve ehl-i zikr bunlardandır. Özel olarak Hıristiyanları ifade etmek için ehl-i İncil (Maide, 5/47) terkibi yer almaktadır. Kuranda iki ayette ehl-i zikr (Nahl, 16/43; Enbiya, 21/7) terimi kullanılmış, bununla Tevrat ve İncil hakkında bilgi sahibi olan, Yahudi ve Hıristiyan bilginleri kastedilmiştir.

Yahudilerin ve Hristiyanların din adamları topluluğuna yapılan bu atıflar yanında mabetlerine yapılan atıflar da bulunmaktadır. Modern dönemde Hristiyan kilisesi ya da Yahudi sinagogları ifadesi geçmez ancak bunların yerine benzer başka ifadeler geçmektedir ve bunlar özellikle 7. Yüzyıl Hicaz bölgesinde görülen mabetlerdir. Samilerin din adamları sınıfı için kullanılan terimlerin yanında ibadet yerleri için özel kullanımlar da bulunmaktadır. Savami, biye, salavat (Hacc, 22/42) kelimeleri böyledir. Yahudilere ait bu mabet isimleri yerel adlandırmalar olarak Kurana intikal etmiştir. Hicaz Yahudileri dışındakiler bu isimlendirmeleri kullanmamaktadırlar. Buna göre Biya; kubbesi olan mabetler için kullanılırken, salavat ise Sinagog anlamına gelen "Tısaluta'' kelimesinden türeyen bir isimdir. (A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Quran, s. 89). Savami ise köken olarak Habeşçe bir kelime olup genel olarak manastırlar (deyir) için kullanılmaktadır. (Jeffery, s. 201).

Tüm bu kavramları daha genişletmek mümkündür. Ancak biz Kuran’da geçen özellikle ehl-i kitap kavramını konumuz açısından çok daha önemli buluyoruz. Ehl-i kitab’ın kimler olduğu yönünde dile getirilen bir tebliğde şöyle denilmektedir:

·       “Ehl-i kitap Yahudiler ve Hristiyanlar değildir. Peki kimdir ehl-i kitap? Bu soruya, tebliğin değişik yerlerinde söylediğimiz gibi "Muhammed ümmetidir" diye cevap vereceğiz. Zira Kur'an-ı Kerim gerçek Ehl-i Kitab'ın, Allah'ın, insanlara uzattığı imdat eli (Hablullah) olan Kur'an-ı Kerim'e tabi ve "onun ehli" olanların, yani "Gerçek müminlerin vasıflarını birçok ayet-i kerimesinde bize bildirmiştir ki bunları tek tek sayıp dökmek bu tebliğin sınırlarını aşar. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki bu vasıflar tamamen "Muhammed ümmeti"nin vasıflandır.” (B. Çetiner, “Ehl-i kitap kimdir?”, Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitab, Tartışmalı İlmi Toplantı, 2007, s. 287)

2007 yılında Altunizade Kültür Merkezinde düzenlenen ilmi bir toplantıda sunulan bu tebliğde dile getirilenler tevilin “tam bir sıvama” aracına dönüştürüldüğünün çarpıcı örneklerinden biridir. Söz konusu tebliğin sahibi, Kuran’da geçen bu ifadenin Samilerin iki kolundan Yahudileri ve Hristiyanları işaret etmediğini aksine Müslümanları kastettiğini söylemektedir. Bu yorum denemesi, alanı tefsir olan birinin Kuran ayetlerine karşı “ne vereyim abime!” (anything goes) sakilliğiyle en azından bir ciddiyetsizlik örneği, daha fenası ise metnin anlamını tahrip etmesidir. Yazarın binlerce ilahiyat öğrencisine aktardığı bu paha biçilmez (!) yorum ile Kuran çalışmalarına ne denli önemli katkılar sunduğu ise bahs-i diğerdir. 


Peki kimdir ehl-i kitap? 

Kuran'da İbrahim ismi geçmekte fakat İbraniler ifadesi geçmemektedir. Aynı şekilde Samiler ifadesi de geçmemektedir. Ancak biz Kuran’da geçen ehl-i kitap ifadesinin kitapla belli ünsiyeti ifade etmesi nedeniyle içerim ve çağrışımlarının Samileri karşılamaya imkan veren bir ifade olduğunu düşünmekteyiz. Zira yazının başında ifade edilen genel Sami toplulukların gerek kutsal kitaplara sahip olmaları gerekse uygarlığın merkezi olan Mezopotamya bölgesinde okuma yazma ile olan ünsiyeti dikkate alındığında ehl-i kitap ifadesinin Samileri karşılayacak şemsiye bir kavram olduğunu düşünüyoruz. Kuran’da bu ifade en üst kavram olarak hem Yahudileri hem Hristiyanları kapsadığı gibi Sabiileri de kapsamaktadır. O nedenle bu kullanımın Kuran’da ele alınışına biraz daha ayrıntılı bakmak gerekiyor.

Kuranda farklı yerlerde geçen Tevrat, İncil, Zebur ve suhuf olarak anılan kutsal kitapların tamamı Sami halklara verilen kitaplar olması yönüyle dikkat çekicidir. Kuran’da ehli kitap kavramının konumlanması farklı açılardan tasnif edilebilirse de genel hatlarıyla şu başlıklar altında ele alınabilir:

1.   Kuran’ın onların devamı, tasdik edicisi olarak gösteren ayetler

2.   Onları olumlayan ayetler

3.   Olumsuzlayan ayetler.

Kuran ehl-i kitabı her ne kadar bir tutmasa da (2/85) aşağıdaki tablo Kuran ile Yahudi ve Hristiyan kutsal metinlerdeki ortak noktalara işaret etmektedir.

1. Allah'ın birliği            (İsra, 23);                                  (Çıkış 20/3-4)

2. Anne-babaya saygı    (İsra 17/23.)                            (Çıkış 20/12)

3. Öldürmeme                (Nisa, 4/29)                              (Çıkış 20/13)

4. Zina ve hırsızlık         (Nur 24/30; Hacc 22/30)        (Çıkış 20/14-17)

5. Yalancılık                   (Nur 24/11-19)                         (Çıkış 23/1)

6. Allah sevgisi              (Bakara, 2/165)                       (Tesniye 5/9)

7. Yalan şahitliği            (Maide 5/32)                            (Çıkış 20/14-17)

8. Kötülük yapmama     (Hucurat 49/12)                      (Çıkış 23/2)

9. Yardımlaşma,             (Nisa 4/36)                               (Levilliler 29/34)

10. Haksızlık,                 (Nisa 4/127, Duha, 93/ 9)      (Çıkış 22/22)

11. Ölçüye riayet,           (Mutaffifin 83/ 1-3)                  (Levilliler 19/35)

Kuranda otuzdan fazla ayette; “kitap ehli” (اهل الكتاب), “kendilerine kitap verilenler” (اوت الكتاب) (2/101), “kendilerine kitap verdiklerimiz” (اتيناهم الكتاب) (2/121, 146), “kitaptan pay verilenler” (اوت نصيبا من الكتاب) (3/23) geçmektedir. Ayrıca “ilim verilenler” (اوت العلم) (17/107), “zikir ehli” (اهل الذكر) (16/43), “İncil ehli” (اهل الانجيل) (5/47) gibi kullanımlar yanında "önceki sayfalar" (87/18) "öncekilerin kitapları" (26/196) ifadelerinin de ehl-i kitabı kastettiği anlaşılmaktadır.

Terim, Kuranda ümmilerin karşıtı (“ehl-i kitap olmayanlar”) bir bağlamda kullanılmaktadır. Bu kullanım hem kutsal bir metne sahip olmama anlamında hem de okunacak herhangi bir kitapla ünsiyeti olmayanlar anlamına gelmektedir. Buna göre ümmiler okuma yazma bilmeyen Arap Samileri, ehl-i kitap ise okuma yazmayı bilen Arap olmayan Samileri ifade etmektedir. Kavramın Yahudi, Hristiyan (ve en fazla Sabii)ler dışında başka dinsel grupları ifade ettiğine yönelik herhangi bir veri bulunmamaktadır. En'am 6/156'da, Kur'an vahyi ile ilişkili olarak geçen "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi” ifadesinde söz konusu edilen iki topluluğun Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğu müfessirler tarafından çok açık bir biçimde dile getirilmiştir.

Ehl-i kitap ifadesinin gerek Kuran pasajlarından gerekse hadislerden anlaşıldığı kadarıyla Hicaz bölgesi Araplarının terminolojisine ait bir terim olduğu anlaşılıyor. Ancak kavramın kapsamını genişletenler yanında daraltanlar da bulunmaktadır. Örneğin, bazıları, Yahudi ve Hıristiyanların ehl-i kitab olarak tanımlamasına sınırlama getirme eğiliminde olmuş; sadece kendilerine Tevrat ve İncil gelen İsrailoğullarına has bir niteleme olduğunu belirtip bu boya dahil olmayan Yahudi ve Hıristiyanların kavram dışında tutmuşlardır. Bazıları din değiştirerek sonradan Yahudi ve Hıristiyan olanların ehl-i kitap arasında sayılamayacağını ifade etmişler, bazıları da yalnızca Hz. Peygamber dönemi öncesi yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlara yönelik olduğunu vurgulamışlardır. Bunlara göre Hz. Peygamber’den sonra Yahudi ve Hıristiyanlığa girenler kesinlikle ehl-i kitab sayılmazlar demişlerdir. Dolayısıyla terimin kapsamına giren sadece İsrailoğullarından olan Yahudi ve Hristiyanlar ya da Hz. Peygamber dönemindeki Yahudi ve Hristiyan topluluklar tanımlamaları bizim açımızdan birinci dereceden önem taşımamaktadır. Her iki halde de Sami olan bu iki topluluğa işaret etmesidir.

Bu sınırlamalarda dikkat edilmesi gereken noktalardan biri ehl-i kitap ile İsrailoğulları ifadesini eşleştirmemektir. Zira Medine’de yaşayan Yahudiler İsrailoğulları boyuna mensup değillerdir. Bunlar genelde sonradan din değiştirip Yahudi olan Araplardır. Benzer şekilde Rum suresinde anlatılan ve ehl-i kitap olarak yorumlanan Bizanslı Hristiyanlar da ehl-i kitaptır ancak İsrailoğulları boyundan değildirler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...