Ana içeriğe atla

Kur'an ve Samiler -X-

Hz. Nuh’un üç oğlundan biri olan Sam’dan adını alan Sami halklar (semitics)’ın tamamında Nuh tufanının çok geniş bir anlatısının bulunması hiç de tesadüfi değildir. Hz. Nuh ve özellikle Tufan olayının kutsal kitaplardan çok önce Sami halklardan Akadlar, Asurlular ve Babillilerin önce söylencelerinde sonra da Gılgamış gibi yazılı kaynaklarında Tevrat-İncil ve Kuran ekseninde ele alınıp anlatılması da bu nedenledir. Bu yönüyle Samilerin Kuran’daki izlerinden biri de Hz. Nuh Peygamber’in kavminin helak olmasına neden olan Tufan olayıdır. Tufan, Sümer ve özellikle Babilonya’nın etkisiyle önce Tevrat ve İncil’de detaylı olarak ele alınmış ve çok sonraları Kuran tarafından da benzer doğrultuda kendisine yer bulmuştur.

Tufan olayı sadece Mezopotamya’da değil hemen hemen dünyanın farklı coğrafyalarında göksel felaketler ile alakalı mitlerde çok az sayıdaki insan ve hayvan dışında dünyanın tamamen yıkılıp yok edildiğini anlatmaktadır. Hindistan, Yunanistan, İran coğrafyası gibi çeşitli ırklara ve bölgelere ait çok sayıda halkın geleneğinde Tufan’a dair anlatılar vardır. Bu anlatılarda, tufan, tanrılar tarafından günah işleyen insanlarla birlikte dünyada mevcut bütün canlı varlıkları ortadan kaldırmak üzere gerçekleştirilen ve bütün dünyayı istilâ ettiğine inanılan su felâketidir. Dolayısıyla Tufan sadece Mezopotamya kültürlerine ait değildir. Ancak üç tek tanrılı dinin kutsal metinlerinde geçen Tufan, büyük oranda Mezopotamya anlatılarına dayanmaktadır. Konunun Hint kutsal metinlerinde (Catapatha Brâhmana, Mahabharata ve Bhagavata Purana) de geçmesi yine bölgesel yakınlıkla ilgili olmalıdır.

Konunun Kuran’a yansıması, Ortadoğu’da, Mezopotamya’da yaygın inanışların bir devamı niteliğindedir. Elbette öncülük Mezopotamya’da köklü bir uygarlık kuran Sümerlere ait olsa da özellikle Akadlar, Asurlular ve Babilliler gibi Sami topluluklar üzerinden kutsal kitaplara intikal etmiş; bu anlatı (söylence) önce Tevrat ve diğer Yahudi kutsal metinlerine daha sonra Hristiyanlar üzerinden Ahd-i Cedid’e ve nihayet Kuran üzerinden de Müslüman Araplara geçmiştir.

Şimdi burada tarihsel kronolojiyi tersten sıralayarak, baştan sona doğru değil de sondan başa doğru giderek, söz konusu Tufan olayının nasıl ele alındığına ve anlatıldığına bakacak; önce Kuran’da genel hatlarıyla nasıl ele alındığına bakacak, daha sonra İnciller ve Tevrat’ta Tufana ilişkin ayetleri gözden geçirecek daha sonra da Samilerin büyük katkıları ile günümüze kadar gelen ünlü Gılgamış destanında Tufan ilişkin anlatıya ayrıntılı olarak yer vereceğiz.

Kuran’da Hz. Nuh ve Tufan kıssası oldukça muhtasar ve kısa olarak anlatılmaktadır. Tufan kelimesi Kuran’da sadece iki defa geçmekte, birinde Firavun ve Mısır halkına (el-A‘râf 7/133), diğerinde Nuh kavmine (el-Ankebût 29/14) gelen su felâketi bahis konusu edilmektedir. Kur’an’da Hz. Nuh’un tebliğ faaliyeti ve kavmini Allah’a kulluğa daveti, kavminin onu dinlemeyip inkarda ısrar etmesi üzerine ceza olarak tufan musibetinin geldiği bildirilmekte, tufanın cereyan ediş tarzı ile Nuh’un ilahi emre uyup gemi yapması ve kendisine inananlarla birlikte tufandan kurtulması, inanmayanların boğulması anlatılmakta, geminin şekli ve ölçüleri, gemiye binenlerin türü ve sayıları, tufanın süresi gibi konulara yer verilmemektedir. Kıssa; A‘raf, Yunus, Şuara ve Nuh sürelerinde de geçmekte fakat en ayrıntılı biçimde Hud suresinde anlatılmaktadır. Bu surede 25. Ayet ile 49. Ayet arasındaki bölümde Hz. Nuh ve Tufan olayına yer vermektedir. Hz. Nuh ve kendisine inananların yanında olmayan kendi oğlunun gemiye alınarak kurtarılması için Allah’tan dilekte bulunmasına rağmen bu isteği reddedilir. Verilen bilgiler arasında geminin ilahi kontrol altında yapıldığı, geminin yapımının tamamlanmasıyla gemiye her canlıdan iki çift alındığı, sonrasında dağlar büyüklüğünde dalgalar arasında geminin yol aldığı ve geride kalanların tamamının yok edildiği işlenmektedir. Kıssanın en dikkat çekici pasajlarından biri surenin 44. Ayetinde geçmektedir:

  •  “Ey yer, suyunu yut ve ey gök tut! denildi. Su azaldı, iş bitirildi. (Gemi) Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan kavim yok olsun!" denildi.”
  • (وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ)

Hud suresinde özellikle oğlu ve gemi hakkında geçen bu bilgiye ek olarak Kamer suresinde (54/13) geminin yapıldığı malzemenin tahta ve çivi olduğu bilgisi yanında Tahrim suresinde (66/10) verilen bir başka ayrıntıda ise Hz. Nuh’un karısının da oğlu gibi kendisine iman etmediği, gemiye binmediği, geride kalanlarla birlikte boğulduğu söylenmekte ve özellikle Ankebut suresinde (29/14) onun neredeyse bin seneye yakın yaşadığı söylenmektedir:

  • "Andolsun ki biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik de o, bin yıldan elli yıl eksik olmak üzere aralarında kaldı." (وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَامًاۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ)

Genel hatlarıyla Kur'an’da geçen bu bilgiler büyük oranda Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedit’te de yer alan bilgilerle uyumludur. Kitab-ı Mukaddes gerek Yahudilik gerekse Hristiyanlık açısından ortak bir metin kabul edildiğinden Tufan anlatısı her iki dinde ortaktır. Yaradılış bölümünde detaylı bir şekilde anlatılan olayın Hristiyanlık açısından farklı versiyonları İncillerde geçmektedir:

  • "Nuh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlunun gelişi de öyle olacak. Çünkü tufandan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Nuh'un gemiye bindiği güne dek bunları sürdürdüler. Ne olduğunu anlamadılar, ta ki tufan gelip hepsini süpürüp alana dek. İnsanoğlunun gelişi de işte böyle olacak." (Matta 24:37-39).
  • "Nuh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlunun günlerinde de öyle olacak. İnsanlar yiyor, içiyor, evleniyor, evlendiriliyorlardı. Nuh'un gemiye bindiği güne dek. Sonra tufan geldi ve hepsini yok etti." (Luka 17:26-27).
  • "Önceden Nuh'un zamanında, gemi yapılırken Tanrı'nın sabrını bekleyenler vardı. Çok az kişi, sekiz kişi, suda kurtuldular."  (Petrus 3:20)
  • "Tanrı, eski dünyayı da esirgemedi; ama tanrısızların dünyasına tufanı gönderirken doğru kişi Nuh'u ve yedi kişiyi daha kurtardı." (Petrus 2:5)
  • "İman sayesinde Nuh, henüz görülmeyen şeylerle ilgili olarak Tanrı'dan uyarı alınca, saygıyla hareket ederek ev halkının kurtuluşu için bir gemi yaptı. Böylece dünyayı yargıladı ve imana dayanan doğruluğun mirasçısı oldu." (İbraniler 11:7).

Yahudi kutsal metinlerinde Tufan olayı çok daha teferruatlı anlatılmaktadır.  Tevrat’ın Yaradılış bölümünde ayrıntılı olarak yer alan bölümlerde Tufan’ın nedeni Tanrının yazgısı olarak nitelenmektedir:

  • "Rab, yeryüzünde insanın yaptığı kötülüğün çoğaldığını gördü… Ve Rab dedi: ‘Yarattığım insanları, hayvanları, sürünenleri ve göğün kuşlarını yeryüzünden silip atacağım.’" (Yaradılış 6:5-7).
  • "Yeryüzü Tanrı'nın önünde bozulmuştu… Tanrı Nuh'a dedi: ‘Bütün canlıların sonu geldi… Onlarla yeryüzünü de yok edeceğim.’" (Yaradılış 6:11-13).

Hz. Nuh’a geminin yapılması Tanrı tarafından tarif edilmektedir. Hangi ağaçtan yapılacağı, iç ve dış bölümlerinin nasıl olacağı ve gemiye nelerin alıp alınmayacağı anlatılır:

  • "Kendine gofer ağacından bir gemi yap… Gemiyi odalara ayır ve içini-dışını ziftle kapla." (Yaradılış 6:14).
  • "Fakat seninle antlaşmamı yapacağım… Bütün canlılardan birer çifti, erkek ve dişi olarak gemiye al." (Yaradılış 6:18-19).

Tufan başlar ve şiddetli ifadelerle yeryüzünün silinip süpürüleceği tehditkar ifadelerle dile getirilir. Bu arada Hz. Nuh’un kaç yaşında olduğu, Tufan’ın ne kadar sürdüğü ve kimlerin kurtulduğuna yer verilir:

  • "Çünkü yedi gün sonra yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdıracağım… Yarattığım her canlıyı yeryüzünden silip atacağım." (Yaradılış 7:4).
  • "Nuh’un hayatının altı yüzüncü yılında… enginlerin bütün kaynakları fışkırdı ve göklerin kapakları açıldı." (Yaradılış 7:11-12).
  • "Tufan yeryüzünde kırk gün sürdü… Ve bütün canlılar silindi; yalnız Nuh ve gemidekiler kaldı." (Yaradılış 7:17-23).

Sular çekilmeye başlar, göklerin kapakları kapanır, yağmurlar diner ve gemiden çıkışlar başlar. Kuran’dan farklı olarak, yedinci ayın on yedinci gününde geminin indiği dağın Ararat olduğu söylenmektedir:

  • "Sonra Tanrı Nuh'u ve gemideki evcil ve yabanıl hayvanları anımsadı. Yeryüzünde bir rüzgâr estirdi, sular alçalmaya başladı. Enginlerin kaynakları, göklerin kapakları kapandı. Yağmur dindi. Sular yeryüzünden çekilmeye başladı. Yüz elli gün geçtikten sonra sular azaldı. Gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu. (Yaradılış 8:1-4).
  • "Nuh altı yüz bir yaşındayken sular kurudu… Yeryüzü tamamen kuruyunca Tanrı Nuh'a, ‘Gemiden çık’ dedi." (Yaradılış 8:13-14).

Kuran ve Kitab-ı Mukaddes arasında verilen bilgilerde bazı farklı anlatımlar bulunsa da bazı bölümlerin neredeyse birebir örtüştüğü görülmektedir. Mesela Kura’nın Hz. Nuh’un yaşı hakkında verdiği 950 (bin yıldan elli eksik) sene yaşadığı bilgisi Tevrat’ın yaradılış bölümünde verilen bilgilerle birebir örtüşmektedir:

  • "Tufan başladığında 600 yaşındadır." (Yaradılış 7:6).
  • "Tufandan sonra 350 yıl daha yaşar." (Yaradılış 9:28-29).

Kıssanın temelden anlatısına zarar vermeyecek farklılıklar da bulunur. Mesela Kuran geminin indiği dağın Cudi olduğunu söylerken Tevrat Ararat dağı olduğunu söylemektedir. Cudi dağının Dicle ırmağı yakınlarında, Musul’a yakın Cizre ve Şırnak bölgesinde bulunmasına karşılık Ararat’ın Ağrı dağına ya da Van gölünün güney tarafındaki dağlara karşılık gelmesi arasındaki karşıtlık Müslüman ilim adamları tarafından Ağrı Dağının bir geminin inmesine müsait olmadığı Cudi’nin ise sahip olduğu mağaraların barınma, yiyecek ve içecek için daha uygun olmasıyla açıklanmaya çalışılmıştır. (Taberî, 8/48; Zemahşerî, 2/271). Ayrıca yine bazı Müslüman ilim adamları Cudi’nin Arabistan bölgesinde özellikle Tayy kabilesinin yaşadığı bölgede bulunan bir dağ olmasıyla da ilişkilendirmişlerdir.

Kuran ve Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Hz. Nuh ve Tufan kıssasının, Samilerin Arab ve İbrani olmayan kolları arasında da mevcudiyeti dikkat çekicidir. Geriye doğru kronolojik sıralama Babilliler, Asurlular ve Akadlar gibi Sami toplulukların tamamı bu anlatıların tamamına sahiptir. Arada geçen yüzyıllar içerisinde bir takım değişmeler olsa bile meselenin mahiyeti değişmeksizin sürmüştür. Hatta bazen öyle ki birebir örtüşmeler bulunmaktadır. Gılgamış destanının Babil versiyonunda Tablet 11’de yer alan bilgi böyledir:

  • "Gemi Nisir dağına oturdu... Dağ gemiyi tuttu, hareket ettirmedi."

Kronolojik olarak en geç tarihe götürülen bu anlatının Sümer tabletlerinde ünlü Ziusudra efsanesinde her ne kadar bir dağ adı geçmese de bir tablette yer alan şu bilgi de benzer bir nitelik taşımaktadır: 

  • "Gemi büyük bir dağın üzerinde durdu.

Şimdi Tufan anlatısının kronolojik olarak üç kutsal kitaptan önceki anlatısına, özellikle Gılgamış destanı üzerinden biraz daha yakından bakalım. Sümerlerin ilk olarak Gılgamış adı çevresinde yarattıkları dağınık söylenceler MÖ. 2000'lerde artık yörenin egemen dili olan Akkadcaya aktarıldı. Bu çeviri 1600'lerde yeniden düzenlendi. 1200'lere doğru Uruklu bilge bir ozan eliyle yeni baştan yazılıp tutarlı, dengeli bir bütünlüğe kavuşturuldu. Dolayısıyla Akkadlar başta olmak üzere Asur ve Babil gibi Sami topluluklar destanın günümüze gelmesinde büyük emek verdiler, ilaveler ile daha da geliştirdiler. Gılgamış destanının Hititçe çevirisinin fragmentleri Boğazköy arşivlerinde bulunduğu gibi, Hititçe versiyonunun bir fragmenti de bulundu. Akkadca versiyonunun bir fragmenti ise, Amerikalıların Megiddo'da (Mısır) yaptıkları kazı sırasında bulundu ve fragmentlerin çoğu bu Ninova'daki Asurbanipal kitaplığından gelen on iki tabletten oluşmaktaydı. Benzer bir fragment, yine Sami halklarından olan Hurrilere nispet edilmektedir. (Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, s. 51). S. Henry Hooke (ö. 1968), Sümerler, Akad, Asur ve Babillilere ait metinlerle Kitabı Mukaddeste tufan ile ilgili benzeşen yanlarını gösteren karşılaştırmalı bir tablo (Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, s. 157-159) yayınlamıştır ki bu tablo da Kuran’ın anlatısı yer almamakta ve fakat eklenilmesi halinde bile pek bir farklılık olmayacağı rahatlıkla söylenebilir.

Ünlü antropolog Childe (ö. 1957), Doğunun Prehistoryası’sında, Mezopotamya’nın pek çok kentinde Tufan izlerine rastlandığını söylemekte ve Tufanı özellikle Babil ile ilişkilendirmektedir:

·       “Kiş’te, Shourouppak ve Erek’te Cemdet Nasr devrinin kalıntılarının hemen üstünde, bir su baskını deposunun bazı hafif izleri bulunmaktadır. Çok daha eski olan ve ihtimal ki Ur’a münhasır bulunan “Tufan” tabakasından veya Kiş’teki çok daha genç bir tabakadan ziyade, bunlar Sümer geleneğinin Tufanını temsil ederler. Farah (Şuruppak) Babil tufanında, Tevrat’ın Nuhu rolünü oynayan Utanapiştim’in şehri idi.” (Doğunun Prehistoryası, s. 131)

Daha yakın dönem isimlerinden Eliada (ö. 1986) ise Tevrat anlatısının büyük oranda Gılgamış destanıyla örtüştüğünü söylemektedir. Ona göre, miras kalmış ya da başka yerlerden alınmış arkaik malzemelerin seçilmesi, elenmesi ve değersizleştirilmesine yönelik uzun ve karmaşık bir çalışma sonrasında, Tevrat’ın son yazıcıları, geleneksel türde bütün bir mitolojiyi korumuşlardır. (Dinsel ve İnançsal Düşünceler Tarihi, 2/211). Eliada, Dinler Tarihine Giriş adlı eserinde ise Tufan ve su arasındaki metafiziksel ilişkiye temasla, suyun metafizik değerleriyle dinsel değerleri mükemmel bir bütün oluşturduğunu; suyun işlevinin, hem günahlardan arındırma (vaftiz), hem de canlandırma olduğunu söyleyerek, antropolojik, olarak sudan doğan evren ile insan türünün sudan meydana geldiği inanışının örtüştüğünü belirtmektedir. (s. 216).

Peki Gılgamış kimdir ve destan niçin bu kadar önemlidir? Gılgamış yarı tanrı yarı insan bir kahramandır. Ancak destanda Hz. Nuh’a tekabül eden kişi o değildir. Adı Ut-napiştim olarak geçen kişi üç kutsal kitabın Nuh dediği peygamberdir. Ut-napiştim (Sümerce Ziusudra; her iki sözcük de "sonsuz yaşam" anlamına geliyor): Ubar-Tutu'nun oğludur. Sümer kaynaklarında bilge bir kral, Akad kaynaklarında Şuruppak kenti rahibi olarak görülmektedir. Tanrı Ea'nın yardımıyla bütün canlıların tohumunu Tufan'dan, yok olmaktan kurtarır, tanrılar da onu ölümsüz kılıp güneşin doğduğu yere, Dilmun'a yerleştirirler.

Destan ise her ne kadar Sümerler ile ilişkilendirilse de özellikle onlardan hemen sonra tarih sahnesine çıkan Sami toplulukların sahiplenmesiyle, metne yaptıkları katkılar ile onlarla özdeşleşmiştir. Gılgamış destanı, kimi dinsel törenlerde, topluluklar karşısında, özel bir ezgiyle söylenirdi ki bu onu kutsal bir metin haline getiriyordu. Şimdi Gılgamış Destanının 11. Tabletinde yer alan Tufan olayının gerek Kitab-ı Mukaddes gerekse Kur’an anlatısıyla ne denli örtüştüğünü görmek için dikkat çekici bölümlerini ayrıntılı olarak buraya aynen alıyoruz:

·       Ut-napiştim Gılgamış'a dedi ki:
Bak sana şimdi bir gizi açacağım,
Tanrıların bir gizini açacağım.
Bilirsin Şuruppak kentini,
bilirsin, Fırat'ın kıyısındadır;
Tanrılar eskiden orada otururdu.
Büyük Tanrılar bir gün Tufan'a karar verip
Anu Tanrı'yla görüştüler, babalarıyla; (Gılgamış Destanı, İş bankası Y., s. 106

Şuruppak kentinin bilge kralı ve büyük bir din adamı olan Ut-Napiştim’e evini barkını bırakması ve kendisine bir gemi yapması ve bu geminin içine de her canlıdan bir örnek koyması söylenir: 

·       Şuruppak adamı, Ubar-Tutu oğlu,
yık evini, ondan bir gemi yap kendine hemen!
Bırak malı mülkü, kurtar yaşamı,
neyin varsa koyver gitsin, kurtar yaşam soluğunu;
her canlıdan bir örnek koy gemiye,
elinle kuracağın gemiye.
Boyutları yerli yerinde olmalı,
eni boyuna denk olmalı,
üstünü Apsu gibi bir çatıyla kapat!" (s. 108).

Geminin yapım aşamaları an be an anlatılmakta özellikle geminin içi aynen daha sonra Tevrat Yaradılış bahsinde geçeceği üzere odalarına varıncaya kadar ayrıntılı olarak anlatılmaktadır:

·       Beşinci gün geminin kaburgası çatılmıştı;
alanı bir iku'ydu, iç bölmeleri iki kez on iki ninda,
dış yüzeyiyse çepçevre on iki kez on iki ninda.
Böylece belirledim genel hiçimi,
altı güverteye böldüm iç alanı,
gemi yedi katlı oldu böylece. (s. 109)

Tüm Mezopotamya’da yedi önemli bir rakamdır. Yedinci günde geminin yapımı bitmiştir.  Gemi o kdar büyüktür ki onun denize indirilmesi çok güç olmuştur. Kütükler ile kaydırılmıştır. Yanına altın gümüş ne varsa alınmıştır, evcil hayvanlar aile bireyleri ile birlikte bir de mahir ustalar alınmıştır gemiye:

·     Yedinci günün sonunda gemi bitmişti;
onu suya indirmek çok güç olacağından
kaydırmak için kütükler koydurdum her yanına
böğürleri yarıya dek suya batsın diye."
"Varımı yoğumu gemiye götürdüm ertesi gün,
elimde ne gümüş varsa,
elimde ne altın varsa gemiye götürdüm;
ne evcil hayvan varsa büyük küçük hepsini,
evimde kim varsa çoluk çocuk hepsini gemiye götürdüm,
yaban hayvanları bindirdim, ustalar bindirdim gemiye, (s. 109-110)

Ut-napiştim dışarıya bakar; ortalık kasıp kavrulmaktadır. Fırtına kudurmuş gibi esmektedir. Göz gözü görmemektedir. Her şeyin damın üstü gibi dümdüz olduğu ve "tüm insanların balçığa döndüğü görülür:

·      "Testi gibi kırıldı yeryüzünün temelleri.
Fırtına bütün gün esti kudurmuştan beter,
ortalığı kasıp kavurarak
ve belanın büyüğü, kaşuşu gibi,
insanların başına çöktü;
kimse kimseyi görmez oldu böylece,
ayırt edilmez oldu gök varlıkları.
Bunun üzerine Tanrılar korkup Tufan'dan
yukarılara kaçtılar, Anu Tanrı'nın göğüne, (s. 110-111)

Tufan fırtınası, altı gün altı gece ortalığı kasıp kavurur. Yedinci güne gelindiğinde fırtına yavaş yavaş dinmeye başlar. Deniz döner, rüzgarlar diner ve Tufan nihayet sona erer:

·     "Altı gün yedi gece boyunca
Tufan kasırgası yurdu kasıp kavurdu,
yedinci gün geldiğinde
sona erdi fırtına, kasırga, bora
doğuran bir kadın gibi çırpıntılar içinde.
Deniz döndü, rüzgar dindi, Tufan kesildi. (s. 111)

Gemi, nihayet bir dağın üzerine oturur. Tıpkı Tevrat’ın Ararat, Kur’an’ın Cudi dediği bir dağa. Tek fark buradaki dağın adının Nizir olmasıdır:

Gemi Nizir Dağı'na oturdu.
Dağ onu tuttu, sallanmaya komadı.
Bir birinci gün, bir ikinci gün
dağ onu tuttu, sallanmaya komadı. (s. 112)

Ut-napiştim, yedi gün bekler ve sonra dışarıya bir güvercin yollar; güvercin konacak yer bulamayıp geri döner. Sonra bir kırlangıç gönderir; o da döner. Ardından bir karga gönderir ve karga geri dönmez. Bunun üzerine Ut-napiştim, gemideki herkesi dışarıya bırakır ve tanrılara kurban sunar:

·       Yedinci gün gelince
dışarı bir güvercin saldım,
konacak yer bulamayıp geri döndü.
Dışarı kırlangıç saldım,
konacak yer bulamayıp geri döndü .
Dışarı karga saldım,
karga gitti, suları alçalıyor gördü,
kondu yere, gaga çaldı, geri dönmedi.
Bütün canlıları dört yöne saldım,
Tanrılara bir kurban kestim,
dağın doruğunda bir sunu hazırladım, (s. 112) 

·       Buyursun Tanrılar, bu sunudan pay alsınlar,
yalnız Enli! gelmesin!
Odur çünkü Tufan'ı düşüncesizce salıp
kullarımı yok etmeye kalkışan! " (s. 113) 

·       nasıl saldın Tufan'ı düşüncesizce?
Suçu suç işleyene çektir,
günahı günah işleyene çektir;
öldürmenin ne gereği var onları?
Bağışlayıcı ol, yok etme!
Daha yeğdir bu Tufan'dan
insanların aslanlarla yok edilmesi,
daha yeğdir bu Tufan'dan
(Gılgamış Destanı, İş Bankası, Yay., s.113).

Şimdi de Tufan anlatısının kronolojik olarak en son dayandığı metinlere, Sümerlere kısaca temas edip bitirelim. Sümer söylencesinde tanrılar tufan koparmaya ve insanlığı yok etmeye karar verdiklerinde tanrılardan bazıları bundan hoşlanmaz. Tanrılardan biri kral Ziusudra’ya bir tufan kopacağını haber verir ve ondan bir gemi yapmasını ister. Tufan yedi gün yedi gece boyunca ülkeyi kaplar. Ziusudra bir gemi yapmak suretiyle tufandan kurtulur, gemiden çıkınca kurban takdim eder ve tanrılar onu ölümsüzleştirerek güneşin doğduğu yere, Dilmun’a yerleştirirler. Ünlü Sümerolog Kramer (ö. 1990)’in aktardığı ilgili Sümer tabletinin metni şöyledir:

·       “Olağanüstü kuvvetli fırtınaların hepsi, bir olup saldırdılar,
Aynı anda tufan ibadet merkezlerini kapladı.
Yedi gün, yedi gece boyunca,
Tufan ülkeyi kasıp kavurdu,
Fırtınalar koca gemiyi azametli dalgalara çarpıp dururken,
Işığını yere göğe saçan Utu çıktı.
Ziusudra koca geminin bir penceresini açtı,
Kahraman Utu ışınlarını koca geminin içine saldı.
Kral Ziusudra,
Utu'nun önünde yerlere kapandı,
Bir öküz kesti kral, bir koyun kesti.”  (Tarih Sümerle Başlar, s. 192). 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...