Ana içeriğe atla

Kur'an ve Samiler -VIII-

aratılış ve ondan sonraki düzenlemeleri ifade eden kozmoloji ve kozmogoni Yunanca deyimlerdir. Düzen ve evren anlamına gelen kosmos ile doğum ve yaradılış anlamına gelen gonos kelimelerinden oluşan kozmogoni en temelde evrenin meydana gelmesini ifade ederken, akıl ve bilim anlamına gelen logos’un işin içine girmesiyle kozmoloji bunun bilimsel bir disipline dönüşmesini ifade eder.

Bütün millet ve toplulukların evreni ve dünyayı algılama biçimleri, yaradılış ve kozmogonileri vardır. Bunların çoğu mitolojik ögeler içerirler. Yabani, ilkel, arkaik, primitif, barbar denilen ve yüzbinlerce yıl önce yaşayan insanların da evrene, evrenin nasıl meydana geldiğine dair bir tasavvurları vardı. Ancak antik dönemde, uygarlığa en yakın evreye gelindiğinde bu düşünceler daha steril hale geldi. Bu dönem insanının kozmogoni anlayışı benzer nitelikler taşıyordu. Çinlilerin, Japonların, Hintlilerin, Cermenlerin veya başka ulusların kozmogonilerinde bazı farklar bulunsa da uygarlığın beşiği olan Mezopotamya’da Sümerlerden sonra Samiler ve İranlılar çok daha belirleyici olmuştur. Mısır kozmogonisinde evren gök, yer ve yer altı olarak üç katlı olarak düşünülüyordu. Benzer şekilde İranlılarda evren, kristal gökten insanlara varıncaya kadar altı safhada yaratılmıştır. Tıpkı Samilerde olduğu gibi.

Uygarlığın başladığı döneme koşut olarak ortaya çıkan ve günümüze kadar gelen Enüma Eliş aslında eski Mezopotamya toplumlarında yaradılışla ilgili tüm efsane ve mitleri özetlediği gibi temelde Mezopotamya kozmogonisini anlattığı gibi sonraki süreçte tüm toplumların evren tasavvurlarına etkide bulanan istisnai bir metindir. Mezopotamyalı Samiler aslında Sümerlerle çoğunlukla aynı tanrılara inanıyorlardı ve aynı geleneklere bağlıydılar. Bu gelenekler yazının yaygın olmaması nedeniyle uzun dönem sözlü aktarılıyordu. Daha Yahudilik ve Hristiyanlık ortaya çıkmadan çok önce, ellerinde henüz kutsal metinleri olmadığı dönemde Sümerce metinleri yazıya geçiren katiplerin çoğu Sami kökenliydiler. Dolayısıyla Enüma Eliş’in günümüze gelmesinde Samilerin çok büyük katkıları olmuştu. Sümerlerin tarih sahnesinden çekilmeleri ile bölgenin değişmez hakimleri olan Akkadlılar, Amurriler, Babilliler ve Asurlular Sami toplulukları olarak Sümerlerden büyük bir miras devraldılar. Devralınan bu miras, Sümerlerin çivi yazılı nüshalarıydı. Bu nüshalar zaman içinde Babil ve Asur yazı şekilleriyle hem daha yaygınlaştı hem de daha geniş coğrafyalara taşındı. Enüma Eliş özellikle Babil Devleti'nin Tanrı Marduk'u temel alan dini, kültürel ve siyasi mirasını da yansıtıyordu. Uzmanların esere Babil Yaradılış Destanı demelerinin bir nedeni de bu olmalıydı.

Peki insanlığın bu ilk yazılı kozmogonisinde Mezopotamyalılar, evrenin meydana gelişini nasıl açıklıyorlardı? Bugün elimizde otantik yapısıyla mevcut olan Enuma Elish’de altı epizotta sırasıyla şu konuları ele alınmaktadır:

1. Tanrıların doğuşu

2. Tanrılar arasındaki çekişme

3. Marduk’un kral ilan edilmesi

4. Marduk ile Tiamat arasında dövüş

5. Göklerin yapılışı ve insanın yaratılışı

6. Tapınağın yapılışı ve kaderlerin belirlenişi.

Enuma Elish her şeyin nasıl olduğunu betimleyerek başlar. Birinci bölümde hiçbir şey yokken tatlı (Apsu) ve tuzlu sular (Tiamat) denen kozmik varlıkların birbirine karışmasıyla Tanrılar yaratılır. İkinci bölümde tanrıların çaresizliği ve aralarındaki çekişme ile Marduk ve Tiamat evrenin hakimiyeti için savaşa tutuşurlar. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde Marduk düşmanları alt etmesiyle bütün evreni yaratır ve bugünkü dünya oluşur. Beşinci bölüm gökyüzünün yaradılışı ile başlar, Tiamat’ın parçalarının yardımıyla gökyüzü, yeryüzü, Fırat ve Dicle yaratılır. Altıncı bölümde insan yaratılır. Tanrılar, Babil'in en büyük tapınağı Esagil'i inşa eder. Esagil, Marduk'un varlığıyla evrenin merkezi olur. (Babil Yaradılış Destanı (Enuma Eliş), İş Bankası Yay., s. viii)

Antik Yunan’da Homeros ve özellikle Hesiedos tarafından Theogonia’da ayrıntılı anlatılan evren doğum, Mezopotamya kozmogonisinin Helenlere adapte edilmiş bir versiyonuydu. Yunanlılar, evreni tanrıların yarattığına inanmazlardı. Onlara göre evren tanrıları yaratmıştı. Tanrılardan önce yer ile gök vardı: Titanlar onların çocukları, tanrılar da torunlarıydı. (Hamilton, Mitologya, s. 11). Ancak Yunan’da ilerleyen zaman içinde Felsefenin bir etkinlik olarak ortaya çıkmasıyla işin içine logos girmiş ve mesele bambaşka bir veçhe kazanmıştır. İnsanlık tarihinde bu konuya en fazla kafa yoran Yunanlılar ilk defa evrenin ezelden beri var olduğunu söylediler. Yunan felsefesinin zirve isimlerinden Aristotales evrenin sonradan yaratılmadığını, onun hep var olduğunu logos aracılığıyla temellendiriyordu. O, doğa üzerinde yaptığı araştırma ve gözlemlere dayanarak varlığın ezeli olduğunu, bu ezeli varlığın yasasının da değişim ve hareket olduğunu söylüyordu. Bu değişimin oluş ve bozuluş (kevn u fesad) şeklinde sürüp gittiğini, dolayısıyla onun bir başlangıcının olamayacağını dile getiriyordu: Doğa kendini sürekli oluş ve bozuluş ile yeniden üretiyordu. (Bk., Aristotales, Oluş ve Bozuluş, s. 7).

Oysa tek tanrılı Sami dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte evrenin ve insanın yaradılışında çok köklü bir değişiklik meydana gelmiş ve bir başlangıç varsayılmıştır. Çok tanrılı inançların kozmogoni tasavvurları döngüsel bir tarih anlayışı üzerine oturuyordu; tek tanrılı dinlerin yoktan var etme doktrininin gerektirdiği delilleri bütünüyle dışlamaktaydı. Tek tanrılı dinler için evren sonradan meydana gelmişti. Döngüsel tarih anlayışına sahip çok tanrılı antik dinlerde yaratılış sonradan ortaya çıkan bir süreç değildi. Madde ve form ezelden beri var olagelen şeylerdi, ilâhlar sadece var olan ilk maddeye şekil vermişti. Yaratılış başı ve sonu bulunmayan, sürekli tekrarlanan formlar âleminde bir düzenlemeydi. Gerçekte tanrılar da bu âlemin bir parçası olup zaman açısından ondan önce değildi. Bunun en somut örnekleri Mezopotamya’da ve antik Atina’da görüldü: Tanrılar bir kısım dünyevi işlerden kurtulmak için insanı yaratmak zorunda kalmıştı.

Yoktan yaradılış demek olan ex nihilo, mutlak bir başlangıcı ve bir tek Tanrı’nın her şeyin yegâne yaratıcısı olduğunu kabul anlamına geliyordu. Her şeyin yoktan var edilmesi, tamamen iradi bir düzenlemenin sonucuydu. Bu söylemi ilk kez dile getiren Yahudiler ve Hristiyanlar daha geç dönem ortaya çıkan büyük Sami geleneğine mensup topluluklardı. Aynı geleneğin farklı bir coğrafyada ortaya çıkan üçüncü temsilcisi olan İslam dini açısından da durum farklı değildi. O da bu geleneği izleyerek aynı anlayışı devam ettirdi. Bu üç büyük dinde yoktan yaradılışın temellendirmesi sonraki dönem üç büyük isim tarafından sistematize edildi: İbn Meymun, Augustinus ve Gazali.

Ex nihilo modelinin ilk iki örneği olarak Yahudi ve Hristiyan tek tanrıcılığı, Samilerin evren tasavvuru ve kozmolojisini görünür şekilde biçimlendirdiler. Büyük ölçüde Tevrat’ın Tekvin (Yaradılış) kitabında detaylı olarak ele alınan bu yeni kozmogoniye göre Tanrı evreni “altı günde yaratmıştı”. Hem Yahudilik hem de Hristiyanlık açısından ortak paylaşılan bu inanç sonraki dönemde İslam tarafından da benimsendi. Altı günde yaratma Tevrat’ta ayrıntılı bir biçimde şöyle anlatılıyordu:

  •  Birinci Gün: Tanrı ışığı yarattı ve karanlığı ayırdı (Yaratılış 1:3-5).
  • İkinci Gün: Gökleri (gökyüzünü) yarattı (Yaratılış 1:6-8).
  • Üçüncü Gün: Kuru toprağı ve denizleri ayırdı, bitkileri yarattı (Yaratılış 1:9-13).
  • Dördüncü Gün: Güneş, ay ve yıldızları yarattı (Yaratılış 1:14-19).
  • Beşinci Gün: Deniz canlılarını ve kuşları yarattı (Yaratılış 1:20-23).
  • Altıncı Gün: Kara hayvanlarını ve insanı yarattı (Yaratılış 1:24-31).

Kitab-ı Mukaddes, Tanrı’nın, evreni altı günde yaratmasının sonunda yaptığı işi tamamlayınca Şabat/Cumartesi gününde istirahate çekildiğini söylemektedir: 

  •  “Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.” (Yaratılış 2:2-3).

Evrenin yaradılışı Hristiyanlık açısından da aynıdır. Tek farklılık, yedinci günle ilgilidir. Onlara göre kutsal gün Şabat değil, İsa Mesih’in doğduğu Pazar günüdür.

Kuran açısından da evrenin yaradılışı benzer şekilde altı günde meydana gelmiştir. Çok farklı Kur’an ayetlerine serpiştirilmiş olarak ele alınan evrenin “altı günde” yaratılması ile Yahudi ve Hristiyan kutsal metinlerdeki pasajlar arasında çok büyük farklılıklar yoktur. Hatta o kadar ki bir ayniyetten bile söz edilebilir. Dahası Mezopotamya’da Samilerle aynı coğrafyayı paylaşan İranlılarda bile bu inancın derin izleri görülür. İranlıların kozmogoni anlayışını şekillendiren, monoteist bir Tanrı inancına sahip Zerdüşt’ün Samilerin tek tanrılı dinlerindeki benzer temaları işlemesi hiç de şaşırtıcı olmamalıdır. Zerdüşti kozmogonide evren kristal gökten insanlara varıncaya kadar altı safhada (günde) yaratılmıştır. Bu durum Samilerin yaşadığı Mezopotamya’da kader birliği yapmaları ile yakından ilgilidir. Tıpkı Tevrat, İncil ve Kuran gibi Zerdüştün kutsal kitabı Avesta da evrenin aşama aşama “altı günde” yaratıldığını söylemektedir. (H. Sayım, Zerdüştilik’te Kozmogoni ve Yaratılış, s. 93)

Tevrat’ta bu günler sırayla verilmiş ve her bir günde nelerin yaratıldığı tek tek açıklanmıştır. Oysa Kur’ân’da sadece genel bir altı gün ifadesine yer verilmiş, Tevrat’ta olduğu gibi bu günlerde nelerin yaratıldığı ayrı ayrı açıklanmamıştır. Kuran’ın evrenin altı günde yaratıldığını dile getiren ayetlerde (Yunus 10/3; Furkan 25/59, Secde 32/4, Kaf 50/38 ve Araf 7/54) hep aynı kalıp kullanılmış, “yer ve gökleri altı günde yaratıldığı” ve birkaç ayette ise beynehuma lafzıyla ikisi arasında kalanların da yaratıldığı söylenmiştir. Doğrusu bu ayetlerde esasa taalluk eden bir farklılık söz konusu değildir. Araf 7/54’de şöyle denilmektedir:

  • “Rabbiniz o Allah'tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti (tahta kuruldu. O), geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter. Güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”

Ayette geçen (başka kullanımları da vardır) ilginç kavramlardan biri olarak istiva, ulema arasında her ne kadar bir kısım tartışmaların konusu olmuş, “yarattıktan sonra arşa istiva etti” ifadesi mükemmel bir sistemin devamı ve onları belli bir düzen içinde sürekli kontrol altında tutması şeklinde yorumlanmışsa da bu, en temelde, Tevrat’ta yer alan bir kelimenin mukabili olarak görünmektedir. Tevrat’ın Tanrı’nın dinlenmesi anlamında kullandığı vayishbot (וַיִּשְׁבֹּת) ifadesi köken olarak Yahudilerin kutsal günü olan Şabat (שבת) kelimesi ile aynı kökten gelir. Tevrat yorumcuları bu kök anlamı bir faaliyet durdurma ve dinlenmeden ziyade “kutsal bir duruş” anlamına geldiği şeklinde yorumlamaktadırlar. Yani Tanrı’nın yorulduğu şeklinde değil, müfessirlerin istiva kelimesine yükledikleri “mükemmel bir şekilde tanzim etti” anlamının sembolik farklı bir karşılığıdır.

Belki de Kur’an’ın en farklı ve köklü tek itirazı, Kaf suresinde (50/38) geçen “bize bir yorgunluk gelmedi” (وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ) ifadesidir. Bu ifade Tevrat ile Kuran arasındaki farklılıklardan biridir ve bu farklılık Tevrat metnine yönelik bir eleştiri mahiyeti taşımaktadır. Yunus suresinde (10/3) “arşa kuruldu bütün işleri çekip çeviriyor” (يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ) ifadesi ile Rahman suresinde (55/29) geçen yaratanın “her an bir iş üzerinde olduğu” (كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ) ifadeleri de bu anlamda yorumlanabilir. Yani  İbranilerin daha bilinçli kesimlerinin değil de sıradan halkın inandığı “istirahat” ifadesine açıkça bir reddiye anlamı ima etmektedir.

Kur'an'da ilk yaradılışa ilişkin dile getirilen başka ayrıntılı bilgiler de bulunmakta ve bunlar da büyük ölçüde Mezopotamya ve Samilerin kutsal metinleri ile örtüşmektedir. Mesela her şeyin sudan yaratılması böyledir. Aslında Su, her toplumda Tanrı’dan başka var olan ilk asli madde olarak görülmüş; mesela Mısır mitolojisinde yaratılışın başlangıç evresinde her yer su ile dolmuş, tanrılar dahil bütün evren bu sudan meydana gelmiştir. İlk Yunan filozofu Thales de suyu, her şeyin başı, ilkesi (arkhe) olarak kabul ediyordu.

Suyun merkeziliğinin tüm kadim toplum kozmogonilerindeki varlığı tesadüf olmamalıdır. Su, hayatın eşanlamlısı olarak yaşamın kaynağı, bereketin ve kutsallığın sembolü olarak görülmüştür. Bu durum en çok Dicle ve Fırat nehirleri arasında, tarımı olanaklı hale getiren ve bir anlamda uygarlığın başlamasını tetikleyen Mezopotamya bölgesi için geçerli olmuştur.  Nuh Tufanı’nın gerçekleştiği bölgenin büyük ihtimalle burası olması da bunu teyit etmektedir. Zira her Tufan bir yeniden yaradılıştır.

Enüma Eliş’te bir canavar olarak tasavvur edilen Tiamat, su kaosu olup tanrıları yaratan bir ilk varlık olarak kabul edilmiş ve Tanrıları yaratan olarak resmedilmiştir. Destanın daha en başında şöyle denilir:

  • Tanrıların hiçbiri ortada yok iken,
  • Esamileri okunmuyor iken, kaderler yazılmamış iken,
  • Suların içinde tanrılar yaratıldı. (…) (Enuma Eliş, s. 3)

Şimdi de Yahudi ve Hristiyan kutsal metinlerinde geçen su hakkındaki ifadelere bakalım:

  •  Tanrı’nın Ruhu, suların üzerinde dalgalanıyordu.” (Tekvin, Yaratılış, 1:2).
  • "Yeri temeller üzerine kurdun... Sular dağları kaplamıştı." (Mezmurlar 104:5-6).
  • "Gökler eski zamanlarda vardı, yer de sudan ve su aracılığıyla Tanrı’nın sözüyle oluştu." (Petrus’un İkinci Mektubu 3:5)

Kur’an’daki ifadeler de benzer niteliktedir:

  • “Her canlıyı sudan yarattı…” (Nur 24/45).
  • “O’nun arşı su üzerinde iken …” (Hûd 11/7). 
  • “Her canlıyı şeyi sudan yarattık…” (Enbiya, 21/30).

Kur’an’da evrenin nasıl yaratıldığı Tevrat kadar ayrıntılı olarak anlatılmaz. Ancak Kur’an ve Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bazı ifadeler neredeyse birebir aynıdır. Evrenin bir “ol” emri ile meydana gelmesi her iki kutsal metinde de benzer şekilde geçmektedir: 

  • "Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece 'ol!' der, o da hemen oluverir." (Bakara 2/117, Meryem 35, Yasin 82).
  • “İman sayesinde anlıyoruz ki, evren Tanrı’nın sözüyle yaratıldı.” (İbranilere Mektup, 11/3)

Benzer bir anlatım “yer ve göğün önce bitişik sonra ayrılmalarını” ifade eden ayetlerde de görülmektedir.

  • “O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hala inanmıyorlar mı?” (Enbiya 21/30).
  • “Tanrı, ‘Suların arasına bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın’ dedi. Böylece Tanrı göğün altındaki suları, üstündeki sulardan ayırdı. Ve bu böyle oldu. Tanrı kubbeye gök adını verdi.” (Yaratılış 1:6–8)

Enuma Eliş’in giriş bölümünde yer ve göğün bir ve bitişik oluşu sembolik bir anlatımla şöyle betimlenmektedir:

Henüz gök adlandırılmamışken,

Aşağıda yer ismi verilmemişken…

Ayrıca Tanrılar arasındaki mücadele sonucu Marduk, Tiamat’ı öldürünce onun gövdesinden göğü ve yeri ayrıştırır. Bu da öldürmeden önce bir ve beraberliği simgelemektedir.

Onu [Tıamat'ı] kurutulmuş balık gibi onu ikiye böldü,

Bir yarısını gökyüzü olarak yukarı serdi,

…..

Esgalla, Esarra (yeryüzü) ve gökyüzünü inşa etti. (Enuma Eliş, s. 36).

Kitab-ı Mukaddes ile Kuran’ın ifadeleri arasında başka benzerlikler de vardır: Yer ve gök Tanrının emri ile ona boyun eğmektedirler:

  • "Sonra duman hâlindeki göğe yöneldi; ona ve yere, 'İsteyerek veya istemeyerek gelin!' dedi. İkisi de 'İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet, 41/11).
  •  Tanrı, ‘Sular göğün altından bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün’ dedi. Ve böyle oldu.” (Yaratılış 1:9)

Modern dönem Kuran yorumcuları tarafından Zariyat suresinde geçen evrenin genişlemesi ( وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ) genellikle bilimsel bir teori ile, big bang teorisiyle ilişkilendirilmektedir. Bu ilişki ise çoğunlukla gramatik olarak isim cümlesi üzerinden açıklanır. Buna göre bir süreklilik ve devamlılık ifade eden isim cümlesiyle gelmesi, ayetteki ilmi icazının kanıtıdır. Buradan neredeyse bilimsel bir teori üretilen bu ayet şöyledir:

·       “Biz göğü kudret(imiz)le bina ettik. Şüphesiz, onu genişleten de biziz.” (Zariyat, 51/47).

Oysa eğer bu salt Kuran’a has bir mucize ise aynı anlama gelecek benzer bir ifadenin yer aldığı Kitabı Mukaddes ayeti için de geçerli olmalıdır. Zira gerek İşaya kitabında gerekse Mezmurlar’da çadır üzerinden verilen örnekte, esneklik ve genişlemeye müsait olma bakımından Kur’an’ın anlattığı aynı hakikat farklı bir şekilde dile getirilmektedir. 

  • "O, çadır gibi gökleri geren, oturmak için onları bir çardak gibi açandır." (Yeşaya (İşaya) 40:22).
  •  “Kendini ışıkla kuşanan Rab, gökleri bir çadır gibi geren O’dur.” (Mezmurlar 104:2).

Özetle her iki metin açısından daha başka benzer ve farklılıklar bulmak hiç de zor değildir. Ancak biz bu kadarla yetinip yaradılışın bir başka evresi olan insanın yaradılışı bahsinde de görülen benzerlikleri bir başka yazıya havale ederek bitirelim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...