Ana içeriğe atla

Güle Güle Gül Abla!

 Güle Güle Gül Abla!

10 yaşlarındaydım.
Babam ve amcalarımla birlikte Çiçek pasajında keyifli ve eğlenceli bir yaşamın içindeydim.
Ailedeki erkeklerin aksine daha muhafazakâr olan kadınları oranın değil içine girmek, kapısından bile bakamazdı.
Ama biri vardı ki o yıllarda pasajın adeta müdavimlerindendi.
Ve ben buna o yıllarda hep çok şaşırırdım.
Nasıl olurdu da bizim aileden biri, kadın başına Göztepe-Çemanzar'dan kalkıp Beyoğlu’nun gece mekanlarının değişmez adresi Çiçek Pasajına gelebiliyordu.
Bazen gazeteci arkadaşları ile bazen Galatasaraylı futbolcular ile bazen de tek başına...
Bu kişi gazeteci Gül Sökmen'di.
Büyük halamın kızı, Vesile Sultan’ın göz bebeği Gül Ablayı birkaç gün önce toprağa verdik.
Mezarı başında sökün eden birikmiş anılar yoğun bir duygu deryasına atıverdi beni.
Ona ancak buruk bir kalple "güle güle Gül abla!" diyebildim.

***
Gazeteciler Cemiyeti üyesiydi. Yıllarca Babıali’de bulunmuş Milliyet, Hürriyet, Akşam ve Güneş gazetelerinde çalışmış bir basın emekçisiydi. Türkiye'nin ilk bayan spor muhabiriydi aynı zamanda.
Vefat ettiği Göztepe’deki aynı evde 76 sene önce doğmuştu. 1949 senesinde.
Babası ve dedesi eski İstanbul Valilerinden Fahrettin K. Gökay, Nezih Demirkent, Reşat Ekrem Koçu gibi dönemin ünlü isimleriyle komşuluk yapan onlarla oturup kalkan İstanbullu dolayısıyla şehirli bir ailenin kızıydı.
Cumhuriyetin ilklerinden, fedakâr kadın öğretmenlerinden Hatice Sökmen’in yadigarıydı. Onun izinden giderek hiç evlenmedi.
Batılı eğitim almıştı. Erenköy Kız Lisesini bitirdi. Ardından Gazetecilik Yüksek Okulunu.
Fakülteyi bitirir bitirmez TRT’ye girecekken bunu istememiş, adeta kendisi için biçilmiş bir kaftan olan gazeteciliği seçmişti.
Hastalandığı ana kadar büyük bir aşkla ve tutkuyla bu mesleği yaptı.
***
Çocukluğum olmasa bile ilk gençlik yıllarımın en önemli figürlerinden biriydi Gül abla.
Göztepe’deki iki katlı o efsunlu evde çok anım oldu, bu anıların pek çoğunun içinde o da vardı.
Ama bunların içinde bir tanesi var ki her hatırladığımda karmakarışık olurum.
***
1980 ihtilalinin hemen ardından kendimi bir anda Fatih İmam hatip Lisesinde bulmuştum. Beyoğlu, Çiçek Pasajının o büyülü atmosferinden, merdiven altı tekkeleriyle dolu Fatih semtine bir anda ışınlanıvermiştim adeta. Bunda benim en ufak bir dahlim yoktu. Kimse de bana sormadı zaten.
Büyük ölçekte devlet baba, küçük ölçekte ise kendi babam karar vermişti.
Rahmetli babacığım sağ-sol çatışmalarının o fırtınalı günlerinden İmam Hatip lisesini sağlam ve güvenilir tek liman olarak görmüş olmalıydı. Ancak ne var ki tüm yaşam biçimim babamla birlikte bir anda değişivermişti.
Lise birinci sınıfı bitirdiğimde artık yeni bir mahallenin sakiniydim. Beyoğlu'ndan Fatih Çarşamba'ya hicret etmiştim. Arada bir İmam Hatip Lisesinin hemen yakınlarındaki İsmail Ağa Camii’ne bile uğruyordum. Babamla bir iki kez Mahmut Ustaosmanoğlu’nu ziyaret ettiğim bile olmuştu.
Babamın yaşadığı hızlı dönüşümün etkileri bende de kısa sürede görülmeye başlamıştı.
İşte bu dönüşümün yaşandığı döneme denk gelen günlerden biriydi.
Babamla birlikte Göztepe'ye Büyük halayı ziyarete gitmiştik.
Evde Gül ablam da vardı. Hoş beşten sonra çay, kahve ikramına geçilmiş ve ne olduysa o sırada oldu.
Babamla Gül Abla arasında çok ciddi bir tartışma çıkmış ve hayatımın sonuna kadar unutamayacağım bu tartışmayı sessiz sedasız uzaktan izlemekle yetinmiştim.
Gül Ablamla bağımız o günden sonra çok zayıfladı. Neredeyse tamamen kopmuştu.
Göztepe’de ailemizin büyüğü Vesile Halayı bayramdan bayrama ziyaret ediyor ama Gül Abla evde olmasın diye de dua ediyordum.
Çünkü İmam Hatip Lisesine gitmemden hiç hoşlanmadı.
Bir yandan büyük Halanın Göztepe’deki iki katlı bahçeli o büyülü evine gitmek için can atıyordum diğer yandan ise en azından bayramlarda gitmek zorunda olduğumuz için Göztepe sınırlarına vardığımda ayaklarım hep geri geri gidiyordu.
Can atıyordum çünkü Büyük Halayı ve kocası Halis Enişteyi çok seviyordum.
O evde ve o bahçede, o sokakta sayısız çocukluk anılarım vardı.
İlk bisiklet deneyimim o evin önünde olmuştu.
Eski İstanbullunun ne demek olduğunu burada öğrenmiştim.
Ailemin köklerinin bu semtle ve bu evle çok sıkı bir irtibatı olduğunu da.
Gözcü baba Camii’nden başka bir binanın olmadığı o yıllarda bomboş arazide yaşıtlarımla çok top oynamışlığım vardı.
Ama her şeyden önemlisi o eve gitmek zorundaydık.
Çünkü ailemizin en büyüğü ve direği Büyük Hala o evdeydi.
Gitmezsek incinirdi, çok da kızardı.
Üstelik ondan aldığımız bayram harçlıklarımız hiç de fena değildi.
ve her bayram mutlaka ne yapar eder cebimize ısrarla sokuşturuverirdi.
O tatsız olaydan sonra oraya her gidişimde Halam olmasa bile Gül abla ile artık tokalaşmıyordum bile. Çünkü okulda hocalarımız akraba da olsa karşı cinsten biri ile tokalaşmanın günah olduğunu, çok daha vahimi zina sayılacağından bile söz ediyorlardı.
Birkaç yıl süren zoraki bu gidiş gelişler, sonunda büyük bir travma ile son buldu. Rahmetli babamla birlikte gittiğimiz bu ziyaretlerin birinde Tevfik Fikret ile Mehmet Akif kavgası aile olarak bizi de kabak gibi ortadan ikiye bölmüştü.
Kırıcı konuşmaların olduğunu hatırlıyorum.
O dönem İstanbul Şehzadebaşı camiinde verdiği vaazlar ile efsaneleşen Timurtaş Uçar’ın bir konuşmasını kayda alan babam, kaseti çok sevdiği büyük Halaya da dinletmek istemiş ve hakaretler içeren bu vaazı duyan Gül Abla bir anda dişi bir pantere dönüşüvermişti.
Timurtaş hoca, bu vaazda, büyük şairimiz Tevfik Fikret’e açıktan açığa kafir diyordu.
Gül Abla çok sert ve büyük bir tepki vermişti.
Yıllarca bu sert tepkinin etkisinden çıkamadım. Ona çok içerlemiştim. Neticede sert tepkinin muhatabı ben olmasam da babamdı.
***
Aradan yıllar geçti. Üniversiteyi bitirmiştim.
Marmara İlahiyat fakültesinde yüksek lisansı bitirmiş doktora yapıyordum.
Bir yandan da İslamcı bir televizyon kanalında ekrana çıkmaya başlamıştım.
İşte Gül Ablam ile aramızın düzelmeye başladığı ilk büyük adımı tam da bu sıralarda o atmıştı.
Hem nasıl büyük bir adımdı.
O dönem Babıali'nin amiral gemisi olan Hürriyet gazetesinde çalışıyordu.
Bir gün bir de ne göreyim.
Gazetenin Hafta sonu ekinin Televizyon sayfasında benim programın kısa da olsa bir tanıtımı vardı.
İslamcılığı hiç sevmemesine hatta nefret etmesine rağmen sırf ben çıktığım için programın tanıtımını Hürriyet gazetesine koymuştu.
O gün ne kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.
Her şeyi unutmuştum.
O günden sonra artık tokalaşmaya da başlamıştık.
Ama ben hala İslamcı taraftaydım ve Gül Abla İslamcı tarafı hiç sevmedi.
Görüşmelerimizde hep bir mesafe oldu.
Ta ki 2016 Temmuz'una kadar.
O tarihten sonra artık ben eski ben değildim. Eski beni yıkmaya karar vermiştim.
İdeolojik bagajlarımın tamamını çöpe atmış, yıllarca sırtımda bir yük gibi taşıdığım tüm yüklerimden kurtulmuştum.
Sadece değişmemiş aynı zamanda dönüşmüştüm de.
Gül ablam ise eski Gül Ablaydı. O hiç değişmemişti.
Bu nedenle yakınlaşmamız daha doğal ve kolay oldu.
İlerleyen senelerde ailemizin tüm bireylerinin olduğu gibi benim de doğum günümü ilk kutlayan o’ydu artık.


***
Yaklaşık dokuz yıl süren sancılı bir hastalık sürecinde hep beraber olduk.
Hep eski anıları konuşuyorduk.
Ben bazen CHP'yi eleştirince eski dönemimi hatırlatıyordu.
Sonra gülüşüyorduk.
Partisi İstanbul belediye seçimlerini kazandığında birlikte kutladık.
Coşkuyla, heyecanla...
Menhus hastalık, yaşama sevincinden hiç bir şey alıp götüremedi.
Miting meydanlarındaydı.
Bayrağını sallayarak her yere koşuyordu.
Kadın hakları, hayvan hakları savunucusu olarak tüm etkinliklerde boy gösteriyordu.
Son günlerinde büyük bir sessizliğe büründü.
35 kiloya kadar düşmüştü.
ve nihayet tüm acıları bir ilkindi vakti son buldu Gül ablamın.
Şimdi sevgili anneciğiyle koyun koyuna yatıyor Merdivenköy Aile Mezarlığında,.
Büyük bir çınarın altında, ebedi istirahatgahında.
Onu toprağa verirken, yıllarca aklımdan hiç çıkmayan ve gençlik travmalarımdan birine dönüşen Tevfik Fikret tartışması yeniden gözümün önüne geldi.
Mezara indirirken adeta kulağına fısıldar gibi seslendim tabutuna:
- Affet beni Gül Abla! Sen haklıymışsın!
Onu çok sevdiğin dua cümlesiyle uğurladım:
- Güle güle Gül Abla! Işıklar içinde uyu hep!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mete Tunçay’ın ardından

 Yıllar önce ilk defa evinde ziyarete gittiğimde hediye edeceği kitabı daha önceden özenle seçmiş olduğu anlaşılıyordu. Kitap, kahve içtiğimiz sehpanın üzerinde öylece duruyordu. Hoş beşten sonra sevgili eşi Gönül hanımla gittiği en son geziyi uzun uzun anlattı. Afrika’dan getirdikleri ceviz büyüklüğündeki farklı bir portakal cinsi hakkında öyle bilgiler anlatıyordu ki şaşırmamak elde değildi. Bir süre sonra oradan getirdiği bir fideyi, bakalım burada da yetişir mi diye bahçesine diktiğini söyledi. Portakalın hikayesi bittiğinde bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyordu. Başka konulardan da konuştuk. Vakit ilerleyince izin istedim. Tam çıkacaktım ki eli hemen sehpanın üzerindeki kitaba uzandı. “Bu senin” dedi. Kitabın üzerinde David Hume yazıyordu: Din Üstüne. Çevirmen ise Mete Tunçay’dı.   "İmzalamayacak mısınız hocam” dememe fırsat vermeden ekledi: “Senin için bir de not yazdım” dedi. Teşekkür edip çıktım. Kapının önünden daha çok uzaklaşmamıştım ki day...

Hz. Hatice’nin evi üzerine

Bir önceki yüzyılda, Suudiler iki büyük kötülük yaptılar. Birincisi büyük bir kültür mirasının tarihi izlerini tamamen yok edip ortadan kaldırdılar, ikinci ve daha önemlisi, özellikle 19. Ve 20. Yüzyılda ortaya çıkan arkeolojinin imkanlarından yararlanmayı tümden yasaklayıp güya kutsalı koruma bahanesinin arkasına sığınarak hem kutsal şehri mahvettiler hem de ceplerini doldurdular. Son dönemde büyük bir şamatayla duyurulan bir kitabın yayınlanması bağlamında bu kötü izlenimi ortadan kaldırmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Söz konusu kitap, Hz. Hatice’nin ve dolayısıyla nübüvvetin en önemli tanıklıklarından biri olan evin hikayesi. Kitabın yayınlanma gerekçesi ve içeriği ise Mekke’de yapılan bir arkeolojik kazının ürünü olması. 2014 yılında yayınlanan kitabın adı The House of Khadijah bint Huwaylid. İngilizce ve Arapça olarak iki dilde basılan ve piyasaya sürülen kitabın üzerinde yazar olarak görünen isim A. Zeki Yamani imzasını taşıyor. Önce kitabın yazarından başlayalım. Kimdir Ze...

Rahip Bahira Apokalipsi

Diyanet İslam Ansiklopedisi Bahira maddesinde yer alan şu ifadeleri önce dikkatle okuyunuz:   “Esasen Bahira olayını kabul veya reddetmenin Hz. Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini bakımından herhangi bir önemi yoktur.” Gerçekten böyle mi? Bahira olayının Peygamberin şahsiyeti ve İslam dini açısından bir önemi yok mudur? Ya da bu olay, denilmek istendiği gibi önemsiz midir? Önce Hz. Peygamberin şahsiyeti açısından soralım: Hz. Peygamber’in yaşam kronolojisinde 40 yaşına kadar neredeyse en önemli olay olarak bilinen Bahira kıssası önemsiz ise önemli olan nedir. Ayrıca Bahira hadisesinin önemsiz görülmesi halinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kervanı ile Şam’a yolculuk gibi peygamberin erken dönem yaşamına dair tüm anlatılar boşluğa düşmeyecek midir? Peki ya bir kısım kaynaklarda geçen, Hz. Ebubekir, Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah gibi isimlerin Müslüman olmalarının baş nedeni olarak Bahira’nın gösterilmesi az önemli bir şey midir? Şimdi de İslam dini açısından soralım...

Lokman Hâkîm zenci miydi?

Lokman Hâkîm hakkında söz söyleyebilmek için Kuran’ı merkeze alarak artsüremli üçlü bir tasnif ve okuma yapmak kaçınılmazdır: Kuran öncesi Lokman Kuran ve Hz. Peygamber döneminde Lokman Kur’an sonrası Lokman. Dolayısıyla üç farklı Lokman prototipi ile karşı karşıyayız. Kuran öncesi Lokman, Cahiliye şiirinde sıklıkla kullanılan mitolojik bir unsur olmanın yanında özellikle uzun ömürlü olması dolayımında anlatılmakta ve onun 560, 1000, 3500, 4000 yıl yaşadığı anlatılmaktadır. Onun bu dönemdeki adı “ Lokmanü'n-nüsûr ”dur. Yani kartallar kadar uzun yaşayan Lokman demektir. Bu dönemde onun için kullanılan bir diğer ifade ise “el-Muammer” (uzun ömürlü)'dür.  Lokman, Peygamber olmadığı halde Kur’an’da adına müstakil sure olan tek kişidir. Üzerinde düşünülmesi gereken bu durumun bir anlamı olmalıdır. En azından, Hz. Peygamberin yaşadığı zaman ve mekân dolayımında gerek Arapların gerekse bizzat Peygamberin bilincinde Lokman’ın tartışmasız çok canlı, bilinen ve halk muhayyilesin...

Çiçek Pasajı: Bir Beyoğlu Efsanesi

1970-1980 arasında çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın neredeyse tamamı burada geçti. Beyoğlu’nun 20. Yüzyıldaki tüm tahrip edilmişliğine rağmen, bu dönemde hala en muhteşem günlerini yaşayan, meyhaneleri ile ünlü Çiçek pasajında. Ne çok anım var burada! Taksim ilkokulundan çıkıp, Sadri Alışık Sokak’tan, Tünel’e doğru yürür, Galatasaray lisesine gelmeden sağ tarafa kıvrılıp Çiçek Pasajının kapısından içeri girdiğimde bambaşka bir aleme yelken açar, ayaklarım yerden kesilirdi. Bazen ikinci kapıdan girerdim. Balık Pazarı’na dönen Sahne sokaktan; her türlü balık, sebze ve meyvenin satıldığı bu sokağı tercih etmemin nedeni ise özellikle kokoreç kokusunu içime çekmekti. İçeri girdiğimde, hiç kimsenin yüzünün asık olmadığı bu yerde, herkesin yüzünde aşırı bir neşe ve tebessüm, gizli bir sevinç ve mutluluk hemen fark edilirdi. Hüzün, keder buraya nedense hiç uğramazdı. En çatık kaşlı insanlar bile kapıdan içeri girdiğinde gevşer, yaşamın güzel yanlarını görmeye başlar, ‘kendi mah...